|
Diaspora’daki “örgütlü” Devrimci ve Vatansever Kafkasyalılar olarak bizler; Türkiye’deki politik ve sosyal olayları dikkatle izlemekte, düşünmekte ve yorumlamaktayız. “Durumdan görev çıkartmak” için de, dostlarımızla oturup konuşuruz.. Onlarla aramızdaki en önemli ayrılığımız, “HALK olgusuna” bakışımızdır. Dostlarımız; "Halk eğitimsizdir. O nedenle bize karşı şartlanmışlardır. Halk kendi çıkarının bizimle birleşerek, Vatan hainlerini ülkeden kovmak oldu-ğunu bilemiyor. Onlar için canımızı ortaya koyduğumuzu da anlamıyorlar. Yazık bunlara. O nedenle de eylemler sırasında bu insanlar zarar görmesin diye, dikkat edilmelidir" diyorlar.. Biz böyle söyleyen arkadaşlarımızla aynı fikirde değiliz.. Çünkü; tanıdığımız bazı eski MHP’liler bile değişmiştir. Hatta “Kahrolsun Faşizm” afişleri bile asanları vardır. Bunlar “Tanıdıkları” Devrimcilerin de, bu Vatan icin mücadele ettiğini anlamışlardır. Hapishane’de işkence görmüş olan bu “Ülkücüler” Devrimcilerin cezaevlerinde ki direnişlerinden,inançlarından sitayişle bahset-mekte ve bunlar; o nedenle de “bizlere” saygı duymaktadırlar.. Peki bu “Halk” denilenlere, yıllarca anlatıldığı ve pratikte tüm gerçekler apaçık görüldüğü halde, niçin bunlar olumlu bir değişiklik göstermiyorlar?. Bize göre sorun, “eğitimsiz olmak” değildir. Esas mesele; kişinin namuslu ve vijdanlı olup, OLMAMAYA, karar verebilmesidir.. Bu tesbitimiz nedeniyle de biz; Türkiye’de ekonomik olarak zavallı durumda olan her kişiyi, HALK olarak görmüyoruz!. BİZ, sadece Vatanseverlere, Devrimcilere ve onlara saygı duyan, destekle-yen, namuslu ve vijdanlı insanlardan meydana gelen kitleye, HALK diyoruz.. Bizim Halk kavramımızın içinde; -
Kendileri; işçi, köylü, küçük esnaf, memur, emekli ve işsiz veya geçim sıkıntısı çeken insanlar oldukları halde; onları bu hale düşürenlere karşı mü-cadele etmek yerine, bu sömürgenlerden çıkar sağlayabilmek için, “yalakalık” yapanlar, hepimizin ve ülkemizin düşmanı olanların tarafını tutanlar ve seçim zamanlarında, bunlara oy verenler yoktur.. -
Ülkenin zenginliklerini çalanlar, Hırsız ve hainleri bildikleri halde, seslerini çı-kartmayıp, onlarla birlikte hareket edenler yoktur.. -
Vatanseverleri ihbar edenler, onları hapishanelere doldurup işkence edenler ve onları öldürenler yoktur.. -
“Televole” programlarıyla, genç insanları ahlaksızlığa yönlendiren medya mensupları ve doğruları çarpıttıran Medya Patronları yoktur.. -
Kadın-Erkek eşitliğini, kadınların ailelerinden koparak, hayasızca yaşayabil-melerine indirgeyen enteller ve “ailenin kutsallığına” saldıran devrimci geçi-nen şarlatanlar yoktur.. -
Halkı Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi, etnik ve dinsel temelde bölerek, birini diğe-rine kırdıranlar yoktur. -
VATAN’ı ; ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine satmak istiyenler yoktur.. -
Allah’ı; çıkarları için kullanmakta olan takiyyeciler yoktur.. yukarıda yazdığımız suçları işleyenlerin tüm yakınları da, HALK kavramımızın içinde yokturlar. BİZ ise; “SADECE BELİRTTİĞİMİZ HALK KAVRAMININ İÇİNE GİRENLERE; HER KONUDA YOL GÖSTERMEK, ONLARI DESTEKLEMEK, ONLARI KORUMAK VE GEREKTİĞİNDE ONLARIN İNTİKAMLARINI ALMAK İÇİN VAR OLMALIYIZ” diyoruz.. “BİZE, AİLELERİMİZE VE DOSTLARIMIZA ACIMAYANLAR VE BİZLERE HERTÜRLÜ KÖTÜLÜĞÜ YAPANLARIN ÇOLUK ÇOCUĞU DA DÜŞMANIMIZDIR” diyoruz.. İŞTE BİZİM YAPTIĞIMIZ BU BELİRLEMELER; HAREKETİMİZİN HEDEFİNİ, VİJDANİ ve AHLAKİ TEMELİNİ OLUŞTURMAKTADIR.. MÜTTEFİKLİK İLİŞKİLERİMİZ DE, BU ZEMİNDE SÜRMEKTEDİR... Bugün; Ordu ve Polis, “hükümet edenler” tarafından, VATANSEVERLERE karşı acımasızca kullanılmaktadır. Profesyonel olan bu iki organize güç, ülkeye Merih’ten gelmemiştir. Onlar da, bu “HALKIN“ çocuklarıdırlar! O nedenledir ki; içlerinde Faşisti, Amerikancısı, Devrimcisi, Kemalisti, Sağcısı, Solcusu, Dincisi, yani her çizgiden insanın bulunması doğaldır.. Üstelik Ordu kadroları değişkendir. Bu yüzden de hiyerarşik yapıdaki Vatan-severlerle, diğer kesimler arasındaki güçler! dengesi aynı kalmaz.. Şu anda ki ordu mensuplarının kimisi -benim gibi- 11 yaşında, bazıları 14 yaşında, diğerleri 17 yaşında Askeri okullara girmiş, 20-21 yaşlarında ise okulu bitirip, Ordu’ya katılmışızdır.. Bizler “Bu ülke bizimdir” diye, eğitildik ve buna inandık. Ordu tabanındaki subaylar; ülkeyi rezil eden, sivillerden! hoşlanmazlar. On-ların “Etkafalılıklarından” ve “namussuzluklarından” nefret ederler. Bu neden-le de; Vatansever Subaylar; 27 Mayıs 1960, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963, 9 Mart 1971 girişimiyle, günümüz 28 Şubat‘ında ki tavır alışlarıyla “sivillere” tepkilerini, hep göstermişlerdir. Ancak bu çıkışların hepsi; “kadro ve demok-ratik kitle desteğinden yoksunluk, perspektif eksikliği ve fazla hümanist olmaları nedeniyle, kuşatılmışlar ve sonra da boğulmuşlardır..” Bu kalkışmalar ve örgütlenmeler nedeniyle; birçok General, Tabii Senatör olmuş eski generaller ve kurmay subaylar, kendi okul arkadaşı olan “diğer” subaylar ve “memetçikler” tarafından işkencelerden geçirilmişlerdir.. Binler-ce genç subay işkenceli soruşturmalardan sonra ordu’dan atılmışlardır.. Bazı subaylar ise; İ..İNÖNÜ, “erim erim eriyen” N.ERİM ve çıplak kadınların resmini yapmaya meraklı “bizim çocuklar” ‘ın başı, EVREN dönemlerinde kurşunlanmışlar ve idam edilmişlerdir.. 1960’lardan itibaren; Demokrat ve Devrimci subayların general olmasını en-gellemek için, ordu içinden ve dışından, çeşitli oyunlar ve müdahaleler ya-pılmaya başlandı.. General olan veya olma noktasına gelen arkadaşlara “boyun eğdirme” taktikleri uygulandı. Bazıları yurtseverliklerinden tavizler verdiler. Taviz vermeyenlerin görev yerleri değiştirilerek pasifize edilmeye çalışıldı. Kimileri ise kendisiyle oynanmasına tahammül edemeyerek, “Milletin sinesine dönmek üzere“ istifa ettiler.. Örgütlü ve belli bir disipline sahip olan Ordu ve Polis’e eskiden Devrimciler çok olumlu yaklaşır ve onlarla birlikte çalışırlardı. Bunun sonucunda; yüz-lerce Devrimci Subay ve Polis yetişmişti. Yurtsever Polisler POL-DER’i oluştur-muşlardı.. Ordu da ise, yüzlerce Devrimci subay ve bazı general arkadaşla-rımız, çeşitli Devrimci örgütlenmelerle, ilişki içindeydi.. Daha sonraki dönem-de, bazı işkenceci generallerin yaptıkları öne çıkarılarak; DENİZ, MAHİR ve diğer DEVRİMCİ arkadaşlarımızla birlikte yaptıkları çalışmalar nedeniyle kur-şunlanan, asılan, hapishanelerde işkencelerden geçirilen Devrimci subaylar, “yeni devrimci önderler” tarafından kitleden özenle gizlenmiştir.. Lenin konuşmasına; “İŞÇİLER, KÖYLÜLER, ASKERLER” diye, başlardı ve Askerlere ayrı bir önem verirdi. Fakat “herşeyi bilen bizim devrimci Liderler” ASKERLER’i her nedense toptancı bir anlayışla red edip, Ordu ve Polis’i tümden FAŞİST ilan ettiler.. Ardından da; Ordu ve Polis içindeki çalışmalardan vazgeçildi!.. Karşılarına sadece; işkenceci polis ve Kontrgerillayı alacaklarına, Ordu ve Polis camiasını düşman ilan ettiler.. Onları Devrimci kitlemize karşı kışkırtmak ve gerginlik yaratmak için de, ellerinden gelen herşeyi yaptırdılar... Çocuklarının ismi DENİZ ve DEVRİM olan Devrimci subayların bazıları “PKK’liler tarafından” pusuya düşürülüp öldürüldü.. Devrimci bazı Polisler ise “Türk solu” tarafından vuruldu. Vuran “örgütlere”ölenlerin yakınları tarafından durum bildirildiğinde, cevapları basit ve kolaydı. “Mermi adres sormaz!..” veya “Bilmiyorduk, yazık olmuş!” “HALK” denilenlerin, asker kıyafeti giyen çocukları da, düşman görülerek, öldürülmüştür.. Şimdi ise “Şehit ailelerinden özür” dileniyor.. Yunanistan’dan gelen Faşist subayların PKK’lileri eğittiğini öğrenen, Türk subayların büyük bülümünün; “kendilerine emanet edilmiş olan memleketi ve memetleri korumak” ve “ölenlerin intikamını almak için” daha da sertleş-tiler.. Bizler; “Kürtlerin durumuna çok acıyorum. Ben onların yerinde olsaydım, ben de silaha sarılırdım“ diyen Devrimci subayları, Gencecik bir PKK’li savaşçının cesetini kucağında taşırken ağlayan Albayı, PKK’nin “ilkesiz savaşımına” karşı “onlar Devrimci filan değil” diyerek, ölen arkadaşları ve memetçiklerin intikamını almak için yemin eden Kemalist subayları tanıyoruz.. “Devrimci Liderlerin” bütün bu “kör yaklaşımları” orduyu “bizim çocuklar“ yapmak isteyen ABD’nin ve polisi köpekleştirmek isteyen şeriatçıların işine yaradı!.. Sivil siyasilerin ve “HALKIN” içinde olduğu gibi, tabiiki ordu ve polis içinde de ABD yanlısı VATAN HAİNLERİ vardır. Fakat bu, ordu ve polisin tamamen ABD’nin güdümünde olduğunu göstermez. Biliyorsunuz, İran’da Şah Rıza PEHLEVİ’nin ordusu ve SAVAK teşkilatı da, ABD ilintiliydi ve çok güçlüydü. Ancak İran Komünist Partisi TUDEH ’in ordu ve polis içindeki vatanseverlerle olan ilişkileri sonucunda, asker ve polisin önemli bir bölümü, halk yığınlarının safına kazanıldı. Muhalifler; ordu ve polisin de dolaylı desteğini alarak, ŞAH rejimini yıktı. Ordu ve polis’in, saf değiştirmesi; Paris komününde, Çarlık Rusyasında, Osmanlı İmparatorluğunda, Küba’da, Türkiye’de, Mısır’da, İran’da, Afganistan’da, Venezuela’da yaşanmıştır ve hep yaşanacaktır da!. Devrimciler düşünmeli; Hikmet KIVILCIMLI, Deniz GEZMİŞ, Mahir ÇAYAN ve Sarp KURAY’nın Türk Ordusuna ve Polis’ine yaklaşımları tekrar hatırlanma-lıdır... Son dönemde; ordu’da olanlar ve ordu’dan ayrılmış olan kimi vatansever unsurlar, “bazı“ eksikliklerini görmüşlerdir.. O nedenle de, ”kendi kriterlerine uygun buldukları kişilerle ve onların aracılığıyla, halkın içinde taban oluşturma” çabalarını sürdürmektedirler. “Sol Kemalist kanat ağırlıklı, bu ça-lışmalara önem verilmelidir. Şövenizmin zehirinden kurtulmaları için, bile-medikleri gerçekler anlatılmalı, bugün ki sorunların nasıl çözülebileceği izah edilerek ve dostlukları kazanılarak, doğru temelde mücadele etmeleri sağ-lanmalıdır..” Bize göre bugün Devrimcilerin önündeki en önemli görev; “kendi aralarında antişeriatçi temelde birleşerek; nüfusumuzun %90’ının tepki duyduğu şeriat-çilere karşı, antişeriatçi cepheyi kurarak, Türk-Kürt boğazlaşmasından çıkarı olan Şeriatçilerin ve onların arkasındaki emperyalist ülkelerin planlarını açık-ça anlatarak, kitlesel ve hertürden eylemlere başvurarak, dünya demokratik kamu oyunu da yedeğe alarak, akan kanın durdurulmasını sağlamaktır.” BU CEPHE YARATILMADAN, AKAN KANLAR DURDURULAMAZ!.. Genel kurmay, ABD ve AKP istediği halde, Türkiye insanlarının tepkisinden çekinen AKP ve CHP içindeki bazı milletvekilleri, Irak işgali sırasında mec-listen nasıl teskereyi geçirtmediyse ve “genelkurmay” bu karara karşı, nasıl bir “şey” yapamadıysa, kurulacak olan antişeriatçi cephe de; AKP, CHP ve Devletin içindeki diğer kan içicilere karşı, hayatın her alanında, her yöntemi de kullanarak bastırmasıyla, Meclis’e “savaşı durdurma” kararı aldırabilir, Askeri, geri çekerek, onu kışlasına göndertebilir... Ülkemizde; antişeriatçi olmak, antiemperyalist olmak kadar önemlidir. O nedenle de dindar geçinenlerle; “turban yasağı veya öğrenci affı” gibi konularda eylem birliği yapmak, demokrasiden yana olmak değil, ihanete ortak olmak demektir. Hiç unutulmaması gereken olaylar vardır.. Sivas katliamını protesto edenlerin yanında onlar var mı? F tipi ceza evlerine karşı ve İşkencecilere karşı mücadelede varlar mı? IMF’ye karşı, ABD’ye karşı direnişlerde varlar mı? Hizbullahçı katillere hiç ses çıkardılar mı? Faili meçhul cinayetlere karşı çıktılar mı?.. Bu (açık-gizli) şeriatçi ABD işbirlikçileriyle, seçimlerde birlikte hareket eden-ler, Mollalar ile eylem birliği yapmış olan, İran komünist Partisi TUDEH’in acı sonundan ders çıkartmamış olanlardır .. Ayrıca ILICAK ve DEMİREL aileleriyle, “demokrasi ve hukuk, herkese lazımdır” söylemleriyle aynı cephe’de bulunmak, insana onur vermez.. Bu dinci geçinen “düzenin sübapları” ile eylem birliği yerine, kopuş ve mü-cadele, “DEMOKRATİK CUMHURiYET” hedefine varmak için, kesinlikle şarttır.. A.ÖCALAN’ı “sevelim veya nefret edelim” bu ayrı bir konudur. O, şu anda “kendi yanlışlarının” cezasını çekmektedir.. Fakat (Abdullah Öcalan 1919’lara ve 1960–1970 dönemine ilişkin 16.03.2005 tarihli avukat konuşmalarında şu tespitleri yapmaktadır. “Türk Halkı bizim gibi bir halktır. Türk halkı kardeş, iyi bir halktır. Bir avuç üstte(kiler) bu halkları birbirine kırdırdı. Bir kısım komprador–kozmopolit üst tabaka halkları istediği gibi kullanmak istiyor. Mustafa Kemal birinci perdeyi yırttı. Doğru bir ulus anlayışını ortaya koymak istiyordu. Ancak konjonktür daha fazla yapmasına izin vermiyordu” devamla “bugün Türkler (ve) Kürtler bütün Orta Doğu halklarına söylüyorum. Biraz saygılı iseler Mustafa Kemal’in devrimci kişiliğini yaşatsınlar. Eğer Mustafa Kemal’e zırnık kadar saygıları varsa, onun özgür kimliğini bu güne taşısınlar… Türk Gençliği 1970’lerde bunu yapmak istedi. Ama idam edildi. Denizlerin nasıl idam edildiğini biliyorsunuz. Ben de idam edilecektim. Bunlara söyledim beni idam ederseniz, Türkiye yi idam edersiniz dedim” diyor. Bugün A.ÖCALAN’ın PKK’si, aktif silahlı mücadeleyi bırakmak istediğini açıkladığı, silahlı güçlerini sınır ötesine çektiği ve tek taraflı ateşkes ilan ettiği halde; saldırıya uğramışdır. Bunun üzerine PKK’nin diğer güçleri de, tekrar ülkeye geri gelmeye başlamış ve aktif savunma durumunda kalmaya devam ederek, mayınlama gibi, caydırıcı ve uyarıcı eylemler koymuşlardır. Barış isteyen PKK’ye; “öl veya itirafçı bir hain ol” seçeneği dayatılmaktadır... Devlet güçlerini kışkırtan -kan’dan para kazanan iç mihraklar- PKK’nin bu barış tekliflerini, çabalarını ve fırsatı ellerinin tersiyle geri itmektedirler.. Ve bu nedenle de bugün, tekrar Kan akıtılmaya başlanmıştır.. Peki, “iç ve dış mihraklar” neden savaşın devam etmesini istiyorlar? 1. Neden; savaş isteyenlerin kendi çocukları, bu savaşta ölmemektedir.. 2. Neden; silah alım satımından komisyon alarak, daha da zenginleşmekte-dirler.. 3. Neden; silahlanma giderleri arttıkça, borç yükü artacak olan Türkiye, ABD ve IMF’ye daha da borçlanacak ve onların kucağından kalkamaya-caktır.. 4. Neden; insan hakları ihlalleri, emperyalistlerin eline “Türkiye’yi eleştirebi-lecekleri” yeni kozlar verecektir.. 5. Neden; bu savaşın, toptan bir Türk-Kürt savaşına dönüşmesi sağlanarak, Türkiye’nin bölünmesi veya enazından daha da güçsüzleşmesi kotarılmış olacaktır.. Bu sonuçların hepsi de, Türkiye’de yaşayan namuslu, insanların aleyhinedir.... Abdullah ÖCALAN; mahkeme’de ve avukat görüşmelerinde, etkisi altında ki milyonlarca kişiye yönelik olarak defalarca, özeleştiri yapmış ve PKK’nin he-definin değiştiğini açıklamıştır. Eskiden PKK’nin önüne koyduğu “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan amacının”, yani ayrı bir “DEVLET KURMAK iste-menin yanlış” olduğunu söylemiştir.. A.ÖCALAN bugün “1920’lerin güncel-leştirilerek, Mustafa KEMAL’in yapmak istediği reformların tamamlanmasını, üniter devlet yapısı içinde, eşit ve özgür yurttaşlar olarak, Türk ve Kürtlerin kardeşçe birarada yaşamasını” istiyor. “Kurtuluş savaşında emperyalistlerin Yunanistanlılara biçtiği rolü, bugün aynı çevreler Kürtlere oynatmak istiyor” diyerek, bu oyuna da karşı çıkıyor. Devleti de bu konuda uyarmaya çalışı-yor. Bu ve diğer düşüncelerini ayrıntılandırarak, yazıyor.. Buradan yola çıka-rak, “Türkiye’nin güçlü bir, Demokratik Cumhuriyet olması için, mücadele edilmelidir. Bu Kürt halkının çoğunluğunun arzusudur” diyor. Tek kişilik hücresinde, yazdığı binlerce sayfa tutarındaki “tespit ve önerme-ler” biribirinden önemli öncelikleri ve değerli sonuçları olan çalışmalardır.. “Devleti yönetenlerin içinde ki namuslu olanlar, bu yazıları okuyup, doğru değerlendirseler, hergün şehitler” olmaz, ABD ve AB ülkeleri de sevinemez- ler!.. Devleti yönetenler; “sebep ve sonuç” bağlamında, yapılan “karşılıklı” yanlış-ları görerek, akan kanın durması için, ülkenin ve Türkiye cumhuriyeti vatan-daşlarının çıkarları için “olgunluk ve büyüklük” göstererek “kan davasını” sonlandırmalıdır.. Biz, Örgütlü Kafkasya Kökenliler olarak, önemli gördüğümüz bazı örgütleri, “şöyle” değerlendiriyoruz: PKK, bugün özeleştiri yapmış ve hedefini değiştirmiştir. Eskiden önüne koydu-ğu “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan“ amacından, yani “DEVLET KURMAKTAN vazgeçtiğini” söylemekte ve “Türkiye’nin güçlü bir, Demokratik Cumhuriyet olması için, mücadele edilmelidir. Bu, Kürt halkının çoğunlu-ğunun arzusudur” demektedir. PKK bu sonuca vardığından beri; bizimle, düşünsel planda aynılaşmıştır. Çünkü biz de; 21 Mayıs 1989’den beri “Türkiyenin DEMOKRATİK ve güçlü bir ülke olması için uğraşılmalıdır. Bu hedefe varmak için de; Barış, Demokrasi, Sosyalizm ve Bağımsızlık için çalışan kişi ve örgütlerle, ulusal çıkarlarımıza ters düşmemek koşuluyla, halkların örgütlü birliği çerçevesinde, çalışılmalıdır” demekteyiz... MLSPB ve DHKP-C gibi örgütler ise; silahlı mücadele vererek, DEVRİM yapmak hedefine kilitlendikleri için, stratejik olarak KAFKASYALILAR BİRLİĞİ’nden tamamen farklıdırlar.. Onlar; ülkeyi satan Vatan hainlerine karşı, Türkiye “halkını” bilinçlendirip, ör-gütleyerek, Gerilla mücadelesi ana eksenli bir mücadele sonunda, “Halkla” birlikte, iktidarı almak istemektedirler. Bu nedenle de; eylemleri sırasında bu “halka“ zarar vermemek için çok dikkat ederler. Bu iki Devrimci örgütün genel çizgisi; Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’dir. Türkiye’yi satan Vatan hainleri ise; Devrimcilerin bu halk belirlemesini iyi bil-dikleri için, bu durumu yıllardır, kendi çıkarlarına göre, çok iyi kullanmak-tadırlar.. Sahip oldukları; Tv, Radyo ve Gazeteler vasıtasıyla yaptıkları psiko-lojik savaşla “halkı” depolitize ediyorlar. Bir bölüm insani sex, moda, dans, müzik veya futbol ile nötr hale getirerek uyutuyorlar. “Cahil” ve Lümpen’leri ise örgütleyerek, Devrimcilere saldırtıyorlar. Ülkeyi satanlar; zaman zaman, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarına başvurarak, oluşturdukları resmi ve sivil terör örgütleri vasıtasıyla yaptıkları, açık veya gizli katliamlarla, “halkın” büyük bir bölümünü sindirerek, Devrimcileri “halktan” izole ede-bilmişlerdir. Böylelikle 1960’da, 1970’de, 1980’de, 1990’da yendikleri gibi, 2000’li yıllarda da, yenmeye devam ediyorlar. Fakat Türk ve Kürt Devrimcileri; Nazım Hikmet’in “..işte böyle Laz İsmail, mesele yenilmek değil, mesele teslim olmamakta..“ sözüne uygun olarak devamlı yenilmelerine rağmen, teslim olmadan, ölümüne mücadeleye devam etmektedirler. Bugüne kadar, Devrimcilerin onbinlercesi öldürülmüş, onbinlercesi zindanlara doldurulup iş-kencelerden geçirilmiştir. Katliamlar ve yargısız infazlar halen devam etmek-tedir. Bazı Polisler, basın açıklaması yapan genç kızları, delikanlıları ve yaşlıları, televizyon kameralarının önünde, döverek, saçlarından sürükleyip işkenceha-nelere götürüyor. “Halk” denilen, şerefsizler güruhu ise, bu sadistleri destek-leyip, alkışlıyor. Demokratik hak ve özgürlükler için, ölüm orucuna yatan özgür tutsaklar direnip, toprağa düştükçe, Göbels, Göring ve Himmler so-yundan olan katiller, “bir düşman daha öldü” diye, kimileriyse, “bir KADRO daha eksildiği için” seviniyor. Bazı “Devrimci” liderler ise, entel gevezelik ve “akıllı solculuğa” devam ediyor.. Binlerce Devrimcinin ölümün esebep olan DEV-YOL lideri Taner AKÇAM da Ülkeden kaçtıktan sonra Avrupa`da “biraz Devrimcilik” yaptı. Sonra ortadan kayboldu!.. Şimdilerde Amerika ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde, arkasında “kimi vakıfların“ maddi desteğini almış olarak ve elde ettiği Profösörlük kari-yeriyle, “Lobilere“ akıldanelik yaparak elini kolunu sallayarak dolanıyor,.. Eski sendikacı “önderler ise”Ada’lara, Bodrum’a, Marmaris’e ve Alanya’ya, gizli ve “büyük“ çalışmalar “ifa etmek üzere” sevgilisiyle uçuyor.. Diğer biri ise; televizyonlara çıkıp, kaşını ve kaytan bıyığını oynatıp artistlik yaparak; halkı kandırıp, işçileri satarak “nasıl, yeniden milletvekili olabilirim?” he-saplarını yapıyor!.. Bunlar; Vedat Nedim TÖR gibileri, eceliyle öldüğü için, ihanet geleneğini ya-şatabilmektedirler.. Gerçek Devrimciler ise; “Devrimci canbazların” oyun ve uydurmalarına dergi, gazete ve internet sayfalarında cevaplar vererek, ölüme gözleri kapalı giderek, tabanı uyarabilmek için uğraşıp duruyor. “Soldan” gelen ideolojik saldırılar, devleti ele geçirenlerden ise, fiziksel ve psikolojik taarruzlar kar-şısında Devrimciler bunalıyorlar. Dişe-diş bir mücadele içinde olan Dev-rimciler; HALK tanımlamalarındaki yanlışlıkları nedeniyle; ülkeyi satanlara, onların yakınlarına ve solcu geçinenlere,“gerektiği” gibi, yönelmedikleri için, sindirilmiş ve sahtekarların etkisi altında kafaları karıştırılmış bulunan kitleyi; kazanarak, onları yanlarına katamıyorlar.. “Kurtulmak isteyen, yüzbinlerce aile ve Devrime inanan kişiler; devrimci örgütün, kötülere ve sahtekarlara, her konuda cevap verebilen bir güç oldu-ğunu görürse, ancak o zaman ona güvenir ve ayağa kalkarak, ONUN pe-şine takılır.” İşte bu belirlemeden yola çıkarak; “PKK hareketinin nasıl doğduğu, nasıl yürüdüğü, nasıl güçlendiği ve bugünki noktaya! nasıl geldiği, artıları ve eksi-leriyle, analiz edilmeli, sonra da “yeni düzenlemelere gidilerek, Devrimci Partiler kendisini yenilemelidir!“ demekteyiz.. Bu yapılırsa, legal ve illegal alanda, çok önemli mevzilerin kazanılmasının koşulları vardır. Fakat bu yapıl-madığı içindir ki, gerçek Devrimcilerle, gerçek Halk, Devrimci Örgütlerin çatısı altında, kardeşçe biraraya gelemiyor ve bu nedenle de; Devrimciler ve diğer Vatanseverler, Vatan hainlerini devirip, gerçek HALK’ı (kendilerini) kurtaramuyorlar. Biz diasporada yaşayan örgütlü Kafkasya kökenliler olarak; Devrimci ve diğer Vatansever dostlarımıza, akıl vermek ve “sizin vatanınızda” Devrim yapmak gibi, bir GÖREVİMİZ yoktur. Bu imtiyaz, ülkenin gerçek sahipleri olan sizlere aittir. İşte biz bunu ARTIK "anladığımız" için; kendi tarihsel sorumluluk-larımızı yerine getirmeye bakıyoruz. Fakat bizler (bilinen nedenlerden) halen “sizin” ülkenizde yaşamaya devam ettiğimiz ve namuslu insanlar olduğumuz için, olaylara ve gelişmelere, sizlerin tarafından bakıyor, düşünüyor, yorum-luyor ve bunları siz dostlarımıza söylüyoruz. Bu sebeple de biz, “kendi tarihsel görevlerimizi yapmaya devam ettiğimiz sırada” Kafkasya Kökenli kardeşleri-mize “Türkiye’deki namuslu insanlarla da omuz omuza” olunması gerektiğini, vurguluyor ve ona göre hareket edilmesi için çalışıyoruz. Bizler bu düşünce-lerimizi KB’nin 1989’da yayınlanmış olan kuruluş bildirgesinde; “..halkımızın çıkarları doğrultusunda, uluslararası platformlarda ve Türkiye Cumhuriye-ti’nde, barış, demokrasi, sosyalizm ve bağımsızlık yanlısı kişi ve kuruluşlarla ilişkileri geliştirmek” “..Kafkasya kökenlilerin oldukları yerlerde ki sendika-larda, derneklerde, meslek odalarında, kooperatiflerde, belirlenecek parti-lerdeki ve hayatın her alanındaki uğraşılara el atar ve koordine eder. Seçim dönemlerinde dostlarımızla birlikte tespit edilecek aday ve listeleri destek-ler“ şeklinde formüle etmişizdir. O yüzden de biz, Anavatanımıza dönebilecek durumda olanların, oraya gitmelerinin şartlarını yaratmak için uğraşırken, “bulunulan ülkelerin daha demokratik olmaları için yapılan çalışmalara katılmanın, o ülkede yaşayan bizlerin de, yararına olacağını“ belirtiyoruz. Ayrıca “Kafkasya’daki Çerkes Cumhuriyetlerinin, demokratik ve güçlü dost devletlere ihtiyacı vardır“ diyor ve “1992-Ekim 1993 yılları arasında, Türk hükümetini yöneten DEMIREL ve iNÖNÜ, demokrat kişiler olsalardı, Gürcüstan yönetiminin Abhazya’yı işgal, ilhak ve genosid kararını kesinlikle desteklemezdi.” Bizler bunu da görüp, yasadığımız için, sürekli olarak “TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİK VE GÜÇLÜ BİR DEVLET OLMASI İÇİN YAPILAN TÜM ÇALIŞMALARA, DESTEK VERİLMELİDİR“ demekteyiz... |