left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Çarşamba, 22 Kasım 2017
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Gezi’nin En Önemli Dersi... Yazdır E-posta
Yazar Gaffar YAKINCA   
Pazartesi, 30 Mayıs 2016
 Gezi isyancıları Taksim Meydanı'nda

Gezi isyancıları Taksim Meydanı’nda

Gezi yenildi mi yenilmedi mi? Bu sorunun iki yanıtı var. Bir isyan ve dayanışma ruhu olarak Gezi yenilmemiştir. Hatta denilebilir ki daha yeni doğmuştur, gelişecek, büyüyecek, kuşaktan kuşağa devredilecek ve hiç kimsenin tahmin edemediği bir anda yeniden sahneye çıkacaktır.
Bir siyasi başkaldırı hareketi olarak ise Gezi yenilmiştir. Çünkü iktidara uzanamayan her hareket nihayet itibarı ile yenik sayılır. Yapmamız gereken, “hayır yenilmedik” türünde duygusal çıkışları bir yana bırakıp yenilginin saikleri üzerine kafa yormaktır.
Olabildiğince tarafsız bir gözle o günün koşullarını anlamak, bugünün görevlerini ve geleceğin hedeflerini çizebilmek… Genel olarak “Gezi Ruhu” diye tabir edilen, isyanın özünü oluşturan – ve yenilmemiş olan – o çekirdek yeniden harekete geçtiğinde bir kez daha yenilmemek için ihtiyacımız olan budur
.

İsyanın karakteri olarak kendiliğindenlik ve örgüt
Gezi İsyanı’nın en baskın karakteri kendiliğindenliğiydi. Bu isyana dair yapılacak her değerlendirme en önce bu özelliği göz önünde tutmak zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkıp kendiliğindenliğini koruyarak (ya da korumaya çalışarak) devam eden her isyan hareketi er ya da geç yenilir. Tarihin kuralı budur.
Kendiliğindenliğin getirdiği o eşitlikçi, dayanışmacı hava şüphesiz son derece cazip ve sevimlidir. Ancak zafer kazanmaya yetmez. Ne kadar haklı, ne kadar sevimli, ne kadar güçlü, ne kadar kalabalık olursanız olun zafer için en önce örgüt gerekir.
Örgüt, yatay bir düzlemde tüm ülkeye yayılan isyanın dikey olarak iktidara uzanacak olan aracıdır. Çünkü iktidar aygıtı sadece sokaklarda, parklarda var olmaz, onun kalbi daha yukarıda bir yerlerdedir ve isyan ancak o kalbi ele geçirdiğinde zafere ulaşmış sayılabilir.
Kendliğinden ortaya çıkan isyanlar bir süre sonra kurulu bir örgüte doğru aktıklarında ya da kendi içlerinden bir örgüt çıkardıklarında o isyan adlı adınca devrime dönüşür. Bu koşul gerçekleşmezse Gezi’de olduğu gibi isyanın enerjisi pek de verimli olmayan bir şekilde çevreye dağılır ve en sonunda sönümlenir.
Zafer nedir, nasıl kazanılır?
Napolyon “zafer düşmana karşı bir saat fazla direnebilmektir” diyor. Gerçekten de öyledir, her çarpışma en az iki gücün karşı karşıya gelmesi demektir ve daha önce pes edenler kaybeder, biraz daha fazla dayanabilenler muzaffer olur.
Anımsayın, milyonlar meydanları ve sokakları doldurduğunda ülkeyi demir yumrukla yöneten başbakan soluğu Kuzey Afrika’da almış, bir hafta boyunca ülkeye dönememişti. Dönüşü bir tür karşı taarruz olarak organize edildi. Gezi’yi “vandal bir darbe” olarak niteleyen diktatörlük tüm gücüyle direnişe geçerken, isyan güçleri örgütsüz yığınlar olarak geri çekildi. Enerjisini sosyal medyaya ya da kişisel sohbetlere akıtarak zaman içinde tamamen atomize oldu.
Meydanlarda, sokaklarda yanan isyan ateşi biraz daha harlanabilse, işgal edilen alanlar biraz daha korunabilse mutlaka farklı bir sonuç ortaya çıkacaktı. Diktatörlük zaten yenilmişti, moral üstünlük ve fiziksel güç isyancılardan yanaydı. Evdeki perdeyi kıçına dolayıp havaalanına koşanların başını çektiği “kefenimizi giydik” kampanyası, tüm devlet teşkilatının el birliğiyle adam topladığı “Milli İrade Mitingleri”, havuz medyasının ürettiği çeşit çeşit yalanlar aslında diktatörlüğün yediği golü kaleden çıkarma hamleleriydi ve ne yazık ki başarılı oldu.
Evet, burası üzücüdür, sokaklarda fiilen kazanmış olan bir hareket, kendisinden çok daha güçsüz olan muarızının gecikmiş hamleleri karşısında çözüldü. Daha uzun dayanan taraf kazandı.
Neden dayanamadık dersiniz? Daha az istekli olduğumuz için mi, daha güçsüz ya da daha yorgun olduğumuz için mi? Hiç biri değil, bu sorunun yanıtı da yine aynı şey, yukarıda sözünü ettiğimiz örgütsüzlüktür. Örgüt, sizin gücünüzü onla, yüzle, binle çarpan bir manivela gibidir. Örgütlü olan taraf daha güçsüz bile olsa mücadeleyi kazanır.
Mücadelenin şuuru
Mücadeleyi kazanabilmenin bir koşulu da onun şuuruna sahip olabilmektir. Şuur, üç sorunun yanıtına hakim olmaktan geçer: biz kimiz, ne istiyoruz ve kime karşı mücadele ediyoruz. Belki şuur, tek başına kazanmak için yetmez, ama şuursuz bir direnişin kazanması olanaksızdır. Gezi’nin bir siyasi isyan olarak başarısız olmasının bir sebebi de bizim şuurumuzdaki bulanıklıktır.
Anımsayalım, ne istediğimiz konusunda kafamız netti, en azından hükümetin istifa etmesi, AKP’nin baskı rejiminin son bulması konusunda ortaklaştığımızı söyleyebiliriz. Kim olduğumuz konusu da ayaklanmanın ilk bir kaç günü içinde bir yanıta bağlandı: evet hepimiz Geziciydik işte. Şuurumuzun bulandığı nokta daha ziyade “kime karşı mücadele ettiğimiz” konusuydu.
Evet, isyan temelde mutlak bir kötülük sembolüne, diktatörün kendisine yönelmişti, bunu görebiliyorduk. Göremediğimiz şeyse o sembolün çevresini saran koruma duvarıydı. İsyanın sönmesinden sonra geçen aylar yıllar boyunca da bunu göremedik.
Biraz sert olması pahasına bazı anımsatmalar yapalım. Mesela, Gezi günlerinde “gençler parkta siyaset istemiyor” diye manşet atarak örgütlenmemizin önündeki engeli bir kat daha güçlendiren Milliyet Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni kimdi? Evet, bildiniz, sonraki yıllar boyunca bir muhalif kahraman haline getirdiğimiz o adamdan başkası değildi. İmralı Tutanakları’ndan anladığımız kadarıyla, Gezi’yi bir darbe olarak gören Apo’dan “Tayyip beyi koruyun” talimatı alanlar kimdi? Evet, bildiniz, sonrasında hepimizin oy verme kuyruğuna girdiğimiz, kurtarıcı-kahraman ilan ettiğimiz siyasetçilerden başkaları değildi.
Bu şuurun yokluğu, yani bizim bu koruyucu yan unsurları diktatörlüğün tanımına dahil etmememiz kısa ve orta vadede tüm enerjimizin sönümlenmesine yol açmakla kalmadı, uzun vadede dolaylı yollardan düşmanımıza hizmet eder hale geldik.
Oysa mücadele şuuruna sahip kitleler, kitle olarak kalmazlar, ortak hedefe yönelmiş, zekice hamleler yapan toplumsal varlıklara dönüşürler, yani er ya da geç örgütlenirler. İsyan hareketlerini likide etmenin en kolay yolu kitlelerin şuurunu bulandırmak, ortak bir mücadele şuurunun oluşmasını engellemektir ve AKP, düzenin diğer aktörlerinin de yardımıyla bu işi başarmıştır.
Seçimle mi sokakla mı?
Memleketimizde son kırk-elli yılda pek çok seçim olmuştur ama düzenin taşlarını yerinden oynatan tek olay Gezi İsyanı’dır. 70’li yıllarda CHP’nin yüzde kırkları geçtiği seçimler bile böylesi sarsıcı bir etki yaratmamıştır. Zannediyorum bu şiddette bir etki en son 15-16 Haziran işçi isyanında görülmüştür.
Demek ki büyük dönüşüm arzularının ifade edilme yolu seçim sandığının dışında bir yerdir. Elde var bir bunu bir kenara yazın. Peki ancak büyük isyanlarla ifade edilebilen bu beklentilerin gerçekleştiği herhangi bir seçim var mıdır? Yoktur. Bunu da aynı yere yazarsak manzaramız netleşir. Demek ki düzene karşı geliştirilen taleplerin gerçekleşme yeri sandık değildir.
AKP’nin propaganda makinesi de bunu farkında olmalı ki Gezi süreci boyunca ve devamında hep aynı noktayı, sandığı işaret etti. Seçimle gelen hükümeti seçim dışında bir yoldan devirmeye kalkmak darbecilikti. Peki seçim sistemini kendi arzusu doğrultusunda dizayn etmek, neredeyse tüm medyayı maniple etmek, tüm hukuk sistemini ve polis gücünü muhalefete yönelik bir komplo makinesi haline getirmek darbecilik değil mi? Bu, Gezi günlerinde hepimizin kolaylıkla sorabildiği bir soruydu. Bu koşullar altındaki bir ülkede seçimle hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyor, bunu söylüyorduk. Ancak her ne hikmetse üç beş ay sonra hepimiz tıpış tıpış seçim sandığının yolunu tuttuk. En ateşli Geziciler bile bir anda seçim, sandık, baraj, oy hesabından başka bir şey konuşmaz oldu. Doğrusu, yaptığımız AKP tarafından bir kez daha yenileceğimiz o hileli masaya dönmekten başka bir şey değildi.
İyi de bizi buna kim ikna etti? Diktatör mü? AKP mi? Yoksa o çok sevip arkasından koştuğumuz meclis partileri mi? Yanıt belli sanırım. Bu işin sorumlusu en başta CHP olmak üzere meclisteki partilerdir. En başa CHP’yi yazıyorum çünkü o dönem MHP etkisiz eleman, HDP ise AKP’nin zımni ortağı gibiydi. (Anımsayın, Gezi’ye “darbe” yakıştırması yapan iki lider vardı: Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş.) Sonuçta geriye kalan tek büyük muhalefet odağı CHP, Gezi’nin tüm enerjisini seçim hedefine aktararak boşaltmayı başardı. İşin acı yanı, bu işten kendilerinden ziyade HDP’nin karlı çıkması oldu.
Peki Gezi’nin, Gezicilerin seçimleri reddetme olanağı var mıydı? Tabi ki yoktu. Bu tip büyük çıkışlar ancak büyük örgütler tarafından yapılır. Gezi’nin dikey bir örgüte dönüşemediği noktada temsiliyet ister istemez CHP’nin, HDP’nin eline geçmiştir. Onların ne yapacağını kestirmekse güç değildir. Seçim, seçim, seçim, bir daha seçim… ve üst üste gelen yenilgilerle diktatörlüğün iyice güçlenmesi.
Partiler bir yana, biz, Gezi’den sonra kaderimize sahip olmak için ne yaptık? Doğrusunu isterseniz kalıcı olabilecek, mücadeleyi süreklileştirecek neredeyse hiçbir şey yapmadık. Bildik sol örgütlerin cılız bir iki çabası dışında hiç bir ciddi örgütlenme çabası içine girmedik. Gezi kitlelerini sahiplenecek kendi öz örgütümüzü yaratamadık. Bunu başarabilseydik eğer, enerjimizi ve gücümüzü meclis partilerine ya da siyaset bezirganlarına kaptırmazdık.
Bizler açısından Gezi’nin en önemli dersi
Bugün bulunduğumuz yerden baktığımızda Gezi’den çıkarabilceğimiz en önemli ders, “örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” sözünün tersinden doğrulanmış olmasıdır: “örgütsüz bir halkı herkes yenebilir”.
Siyasi hadiselerde berabere kalmak diye bir şey yoktur, ya kazanır ya kaybedersiniz. Eğer örgütünüz yoksa, zaten en baştan mağlupsunuz demektir.
Hiç tereddütünüz olması, Türkiye’de yeni bir Gezi olacak, toplumsal koşullar buna uygun. Diktatörlük topluma giydirdiği deli gömleğini daha da sıkılaştırmak derdinde, özel amaçlarına ulaşmak için bundan başka bir çaresi yok. Ancak öte yandan, bu elbise Türkiye’ye dar geliyor. Düzenin şeriat ve başkanlık arzusu yeni bir patlamanın yolunu döşüyor. Memleket yakın bir zamanda yeni bir isyan dalgası ile sarsılmaya başlayabilir.
Böylesi bir isyanın muhtemel iki sonucu olabilir: yeterince örgütlü ve hazırlıklıysak kazanırız, değilsek Gezi’den bile ağır bir yenilgiyle evlerimize döneriz. Bunun için, bugünün acil görevi örgütlenmekten başkaca bir şey değildir. Siyasi partileri ya da sendikaları beğenmiyor musunuz? Siz örgütlenmek istedikten sonra bunun onlarca farklı yöntemi bulunabilir; mahalle inisiyatifleri, hemşehri dernekleri, okul aile birlikleri, mezun cemiyetleri, hiç birine ulaşamıyorsak kendi aramızda kuracağımız yardım sandıkları, dayanışma öbekleri… Çoğalmanın da, var olmanın da, kazanmanın da tek yolu örgütlenmektir. İyi-kötü, büyük-küçük, az-çok demeden örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek.
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Gezi’nin En Önemli Dersi... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
Makaleler: 2757
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 31405932
Syndicate
 
left
Top! Top!
right