left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Rahmi Yıldırım arrow KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A
Çarşamba, 16 Ocak 2019
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDRIM   
Perşembe, 17 Nisan 2014

 

 

Türkiye Enerji Su ve Gaz İşçileri Sendikası TES-İŞ üyesi işçiler enerji santrallerinin ve kömür ocaklarının özelleştirilmesine karşı direnişlerini bugünlerde Ankara caddelerinde sürdürüyorlar. “Özelleştirmeye, talana ve yandaş rantına karşı” Kurtuluş Parkı’nda nöbet tutan işçiler coplanıyor, gazlanıyor. Sosyalist partiler, HDP ve bazı CHP milletvekilleri dışında sahip çıkanları yok.

Hafta başında Kızılay meydanında bildiri dağıtıyorlardı. Bildirinin başlığı “ÖzelLEŞtirme Yağma Talan ve Soygundur!

Son derece çarpıcı ve açıklayıcı bir başlık. Özelleştirmenin nasıl bir yağma ve soygun olduğu konusunda kısa sohbetin ardından bildiriyi elime tutuşturan işçiye sordum:

— Şikâyet ettiğiniz AKP hangi sendikanın genel merkezinde kuruldu?

Yanıt veremedi. Ben söyleyince acı acı gülümsedi.


Dün Kurtuluş Parkı’ndaki nöbet yerine uğradım. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı binası önünde çevik kuvvet polisleri bekliyor. İki de TOMA. Bir sokak çalgıcıları topluluğu işçilere konser veriyor.

Kızılay’da sorduğum soruyu tekrarladım. Hiç tereddüt etmeden yanıtladılar:

— AKP bizim sendikanın genel merkezinde kurulmuş.

Belli ki, Kızılay’da verdiğim bilgi Kurtuluş Parkı’nda paylaşılmış.

Soruyu devam ettirdim:

— Ne diyorsunuz bu işe?

Çok net bir yanıt verdiler:

— Besle kargayı oysun gözünü!

Sohbeti devam ettirip, “Seçimlerde AKP’ye oy veriyorsunuz, değil mi?” diye sitem etmeye içim elvermedi. Başarılar dileyip vedalaştım.

***

 

İşçilerin genellikle AKP seçmeni oldukları bilinmeyen bir şey değil. Dört yıl önce de TEKEL işçileri özelleştirme kapsamında sokağa bırakılmışlardı. Her kimlikten, türbanlı türbansız işçilerin TÜRK-İŞ önündeki direnişleri aylar sürmüştü. Açlık grevlerine şair yazar Ataol Behramoğlu ile birlikte ben de katılmıştım. Ankara’nın soğuğunda titreşen özelleştirme mağduru işçilerin 3’te 2’si AKP seçmeniydi. Ne ki açlığa yatan işçilere AKP’li bir tek belediye sahip çıkmıyordu. Başbakan Erdoğan TEKEL işçilerini çalışmadan aydan aya maaş almakla suçluyor, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmeeem!” diyordu. AKP seçmeni TEKEL işçilerine sosyalist partiler, CHP’li belediyeler ve Sakarya Caddesi emekçileri yardım elini uzatmışlardı.

 

AKP sadece işçilerden oy almıyor. Köylüler, kentlerin dar gelirli varoş sakinleri de AKP’ye oy veriyorlar. Yani normalde sol partileri destekleyeceği umulan bir seçmen kitlesi. Araştırmalar AKP seçmenlerinin diğer partilerin seçmen kitlesine göre, özellikle CHP seçmenlerine göre daha düşük gelirli, eğitim düzeyi daha düşük, daha dindar, daha taşralı, temel hak ve özgürlüklere daha az duyarlı olduğunu gösteriyor. Yaş ve cinsiyet olarak da kadınlar ve gençler AKP tabanı içinde öne çıkıyor.

 

Bu seçmen profilinin yol açtığı siyaset algısı da belli: CHP burjuva partisiyken, AKP dar gelirli ve emekçi partisi! Sosyalistler ise uzaydan gelmiş tuhaf kılıklı yaratıklar!

 

Bu algı içinde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “fakir fukara, garip gureba, öksüz yetim, işçi köylü hamisi Uzun Adam” imajıyla yer ediniyor. Yani ezilenlerin lideri!

***

 

Elbette ezilenlerin yoksulların oy veriyor olması bir partiyi ve lideri emekçilerin partisi ve lideri yapmaya yetmez. Ama realite gösteriyor ki, AKP daha çok ezilenlerden, yoksullardan, emekçilerden destek almaktadır. Son yerel seçimde de görüldüğü üzere, devasa bir seçmen kitlesi fanatizm derecesinde bir sadakatle Tayyip Erdoğan’ın peşinde gitmektedir.

 

Vahşi kapitalizmin en gözü kara partisi ve liderinin ezilenlerce fanatizm derecesinde benimsenmesi, sadece propagandanın ve siyasal pazarlamanın etkisiyle açıklanamayacak hazin bir çelişkidir; apayrı bir inceleme konusudur. Sadece bir yönüne bir cümleyle değinmiş olmak ve yinelemek kaydıyla, fikir namusundan yoksun liberallerin katkısıyla öyle bir algı ve imaj üretildi ki, AKP emekçilerin dar gelirlilerin partisidir, Tayyip Erdoğan da ezilenlerin lideri Uzun Adam!

 

Öyle bir algı ve imaj ki, yakın siyaset tarihinde ne “Çoban Sülü” diye pazarlanan Süleyman Demirel Tayyip Erdoğan’ın eline su dökebilir ne de “Tonton” diye yutturula(maya)n Turgut Özal. Bir tek “Karaoğlan” Bülent Ecevit “Uzun Adam” Tayyip Erdoğan ile tartıya çıkabilir.

***

 

Bülent Ecevit, Türkiye’nin soldan aydınlandığı 1960’lı 70’li yıllarda, ezilenlerin, işçilerin ve köylülerin çıkarlarını seslendiren söylemiyle “halkçı lider” imajı edinmiş, Karaoğlan lakabıyla anılır olmuştu. “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” derken, ezilenlerin susamışlığına tercüman oluyordu. Çelişkilere ve tutarsızlıklara karşın icraatı da “halkçı lider” imajını güçlendiriyordu. Sendikal haklar, Çalışma Bakan Bülent Ecevit’in çabasıyla işçilerin dünyasına girmişti. On yılların devletçi bürokrat partisi CHP, Ecevit’in liderliğinde sola açılmıştı. Ecevit özel hayatında da sade bir yaşam sürüyor, adı yolsuzluklarla birlikte anılmıyordu.

 

Recep Tayyip Erdoğan da “fakir fukara, garip gureba, öksüz yetim, emekçi kardeşlerim” derken ezilenlere sesleniyor ve karşılığını fazlasıyla alıyor. Ne ki, Tayyip Erdoğan söyleminde ve eyleminde Bülent Ecevit kadar dürüst değil. Daha doğrusu Bülent Ecevit’in halkçı söylemi yapay ve kurgusaldı; Tayyip Erdoğan’ınki ondan da yapay ve kurgusal.

Yine de açık sözlülük anlamında Erdoğan’ın dürüst olduğu ortada. Mesela partisini bir işçi sendikasının genel merkezinde kurdu. Kurduğu partinin ve hükümetlerin programlarında, piyasacı, küreselleşmeci, özelleştirmeci olduğunu açık açık yazdı. Buna karşın işçiler, köylüler, dar gelirliler oylarını Uzun Adam’a verdiler. Uzun Adam iktidarı boyunca işçilere sadakaya muhtaç dilenci muamelesi yaptı. İşçiler yine Uzun Adam’a oy verdiler. Şaşmamak elde değil.

***

 

AKP ve liderinin çok daha ironik ve büsbütün şaşılması gereken bir icraatı daha var ki, siyaset tarihinde benzerine rastlanır mı, bilinmez.

 

Partisini bir sendikanın genel merkezinde kuran liderin iktidara gelir gelmez, işçiler ve sendikalar lehine işler yapması beklenir değil mi? Peki, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olur olmaz TBMM’den geçirdiği ilk yasayı hatırlayan bir işçi veya sendikacı var mıdır? Herhalde yoktur. Naçizane hatırlatalım.

 

Karaoğlan Ecevit, son başbakanlığı döneminde çok günahlar işledi. Her bir icraatı, Meclis’ten geçirdiği her bir kanun, ‘halkçı Ecevit’in tabutuna çakılan birer çivi oldu. Her şeye karşın, başbakan olarak son nefesini verirken kendisini Karaoğlan yapanları anımsadı, İş Güvencesi Yasası’nı Meclis’ten geçirdi. Yasa, 10 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde işçinin haklı bir neden olmaksızın işten atılamayacağını öngörüyordu. Mesela patron sendikal faaliyet nedeniyle işten atamayacaktı. İşten atan patron, haklı bir nedenle işten çıkardığını kanıtlamak zorunda olacaktı. Atılan işçi mahkemeye başvurduğunda patron haklı bir nedenle işten attığını kanıtlayamazsa işçiyi yeniden işe almak ve tazminat ödemekle yükümlü olacaktı.

 

Taslak olarak 2000 yılında yola çıkan yasanın işçiler için taşıdığı önem apaçıktı. Patronlar tasarının yasalaşmaması için çok sert direniş göstermişlerdi. TÜSİAD ve MÜSİAD, aralarındaki pasta paylaşım kavgasını bırakmışlar, tasarıyı engellemek için kampanya yürütmüşlerdi. Patron örgütlerine göre tasarı vatana ihanet kabilinden felaket tasarısıydı. Medyada üslenmiş devşirmeler ve dönekler de tasarının piyasa gerçeklerine ne denli aykırı düştüğünü propaganda etme çabasındaydılar. Sonuçta tasarı 9 Ağustos 2002’nin ilk saatlerinde Meclis’ten geçerek yasalaştı. Patronlar, yasanın altı ay sonra, yani 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmesi şartıyla direnişten vazgeçtiler. Herhalde, o tarihe kadar kim öle kim kala hesabı yapmışlardı. Nitekim öyle oldu. Meclis bir daha toplanamadı; 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP anayasayı değiştirmeye yeterli çoğunlukla iktidara geldi. 

 

Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesi önlendiği için AKP’nin ilk hükümeti Abdullah Gül başkanlığında kurulmuştu. Nihayet, Deniz Baykal’ın himmetiyle Tayyip Erdoğan 9 Mart 2003’te Siirt milletvekili olarak Meclis’e girdi; 14 Mart’ta Başbakanlık koltuğuna oturdu. 

 

O tarihlerde Türkiye’nin başında ABD’nin Irak’ı işgal belası da vardı. Bülent Ecevit biraz da hem bu işgale razı olmadığı hem de İş Güvencesi Yasası’nda ısrar ettiği için iktidardan düşürülmüştü. Bu şartlar altında iktidara gelen Tayyip Erdoğan’ın savaştan bile öncelik verdiği konu, İş Güvencesi Yasası’nın budanması oldu. Güven oylamasını ve 20 Mart’ta başlayacak işgali bile beklemedi. “İş Güvencesi psikolojik rahatsızlık ve baskı yarattı. Kriz ve savaş ortamında işveren kesimi bundan çok rahatsız. Rahatlatıcı bir karar almamız lazım.” diyerek, tek cümlelik bir kanunu 16 Mart’ta Meclis’ten geçirdi. 

 

Kanun, İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğünü 30 Haziran 2003 tarihine öteliyordu. Patronlar sevinçliydi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, sevincini “AKP bizi çok mutlu etti” sözleriyle dile getirdi.

 

Ne ki Çankaya Köşkü’nde farklı bir Cumhurbaşkanı vardı. Ahmet Necdet Sezer, erteleme yasasının “sosyal hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmadığı, “işsizliği önleyici ve ulusal gelirin adaletli biçimde dağıtımını sağlayıcı önlemler almanın sosyal hukuk devletinin görevleri arasında olduğu” gerekçesiyle geri gönderdi. 

 

Ancak “garip gureba, işçi köylü hamisi” Erdoğan pes etmedi; İş Güvencesi’ni 10 Haziran 2003’te yürürlüğe soktuğu 4857 sayılı İş Kanunu’na dahil ederek içini boşalttı. Bülent Ecevit’in bıraktığı yasa 10 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerliyken, Tayyip Erdoğan’ın çıkardığı yasa 30 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerli oldu. Böylece işçilerin yarasından fazlası iş güvencesi kapsamı dışına çıkartıldı. İşe iade durumunda ödenecek tazminat tutarı da 6/12 aylık yerine 4/8 aylık sınıra geriletildi.

***

 

İşte böyle! 

Erdoğan’ın başbakanlığında İş Güvencesi’ni yitirmekle kalmadılar işçiler. AKP’nin 12 yıllık iktidarında özelleştirme adı altında sokağa atıldılar; sendikaları güçsüzleştirildi; sosyal güvenlik reformu adı altında kazanılmış hakları kuşa çevrildi, elde kalan son kazanılmış hak kıdem tazminatı da tabuta konmak üzere. Ezilenler, emekçiler, AKP hükümetlerinin programlarında ancak sadaka bağlamında yer bulabildiler. Buna karşın AKP hâlâ işçilerden oy alabiliyor. Uzun Adam Tayyip Erdoğan, “Biz işçinin, emekçinin aleyhine hiçbir adım atmadık, atmayız” diyebiliyor.

 

Sözü uzatmayalım.

Halkçı Ecevit’in katili Milliyetçi Ecevit oldu. Harakiri ile can çekişirken son nefesinde Karaoğlan olduğunu anımsadı; ama kendisini affettiremedi. Tabuta dönüşen seçim sandığına gömülürken kimse kalmamıştı yanı başında.

 

Peki, Karaoğlan’ın ihanetini affetmeyen dar gelirli, yoksul, emekçi, O’nun kadar temiz ve dürüst olmayan, temiz ve dürüst olmak bir yana kendisine dilenci muamelesi yapan Uzun Adam’ı nasıl oluyor da peygamber gibi sahiplenebiliyor?

 

İşçiler emekçiler Karaoğlan’ın da Uzun Adam’ın da kendilerini kurtarmayacağını, kendilerini kurtaracak olanın sadece kendileri olduğunu ne zaman fark edecekler?

 

Rahmi YILDIRIM

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Bizim işçiler, sınıf bilinci gelişmediği için, lumpen proletarya durumundadırlar. Yani sınıf bilincinden yoksun emekçidirler. Bu bilinci onlara taşıyacak olan da; aydınlar, devrimci gençlik ve de 'sarı' olmayan gerçek sendikacılardır...
Gönderen Erol Soysever on Perşembe, 17 Nisan 2014 at 2:12


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right