|
Yalçın Küçükle ilk karşılaşmamız. Tanıştık. Söz 12 Mart’a gelince “Biliyor musun?” diye söze başladı,”12 Mart öncesi yurt dışındaydım. Numan Esin yanıma geldi yapılacak ihtilalin bildirisini bana hazırlattı…” Aklımdan hiç çıkmayan 146/1 den asılan arkadaşım Deniz Gezmiş ve niceleri… Ve bunlar… Yalçın Küçük, Nesrin Turhan ve ben. Kocatepe Cami’inin altında Piramit Kitapevi’nin ilk açılış gününde yan yana masalardayız . İmza günümüz. Nesrin Turhan “İhtilalin süvarisi”ni ve yeni çıkan kitabı için burada. Ben “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri” ve kardeşim Önerin yazdığı “Ben İhtilalciyim!” adlı kitabı aile adına imzalamak için buradayım.. Yalçın Küçük ise kalın kalın kitaplarını imzalamak için burada. "Babanı çok severdik" diye söze girdi. Ben hemen soruyu patlattım: “O kadar kitap yazdınız , babamdan niye hiç bahsetmediniz? Sustu. Konuşmama devam ederek “Ben ihtilalciyim! “adlı kitapta neler anlatıldığını kısaca özetledim ve kendisine hediye ettim. Ve sordum: “Denizi kim astı?” Hemen cevapladı “Süleyman Demirel”. Güldüm. O iktidardan alınmıştı. İktidar başka gücün eline geçmişti. Hemen taarruza geçti: “Onlar bize oportünist derlerdi. Onlar Hakim sınıfları çok ürkütmüşlerdi Bu dönemde İsmet İnönü’yü yine ön plana çıkarmak lazım. Sen çok dolusun başka zaman konuşalım.” deyip kendi imza masasına geçti. Bende bir tespitin altını çizdim. “Hakim sınıfları ürkütmeden onların müsaade ettiği kadar siyaset ,solculuk, muhalefet yapılmalıydı.” Yılların tecrübeli yazarı bir cümlede bunu özetlemişti.. Hasan Cemal yazdığı “kimse kızmasın,kendimi yazdım” kitabında sözde kendisiyle yüzleşiyor. Kendine Gülay Göktürk,Şahin Alpay,Murat Belge,Cengiz Çandar gibi üst düzeyde görev alıp 12 Mart’ın sopasını görünce bir gecede doğru yolu bulanları şahit göstererek geçmişini yerden yere vuruyor. Anlattıkları, ezilenden yana olan tercihinden neden vazgeçtiğini anlatamıyor. Kıvranıyor da kıvranıyor. Edindikleri bilgiyi sunacak Sahip(Efendi) buluyorlar. Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz .”sözünü yerine getiriyorlar. Ezilen halkın bunlara verecek bir şeyi yok. Bunlar da elerindeki “bilgi meta”sını paraya çeviriyorlar. Dönek olmadığını anlatmak için çırpınıyor da çırpınıyor. Kendinden önce dönenlerden örnek vererek kendi kendine tedavi uyguluyor. Diğer ülkelerden değişenlerden örnek veriyor. Kıvrılmayı öğreniyor ve öğretiyor. Yöntemdeki yanlışları tartışmak yerine özü inkar ederek karşı safta yerini alıyor. Şöyle dese kendisi de rahatlayacak: "Ben yanlış tarafta yer almışım ,yaşananlar bunu bana öğretti. Benim yerim sömürenlerden yana olmak”, pardon bu kelime hoş kaçmıyor, onun yerine “çoğulcu demokrasiden” yana olmak . Hızla kelime ve cümle değişiklikleri. Terminoloji değişimi. 21 Mayıs 2005 de, ODTU de Sosyalist Fikir Kulübünün üyeleri, 40 . yıl dönemi’nde mimari amfide toplanıp o günleri andık Sinan Cemgil’in slayt gösterisini gözyaşları içinde seyredip ve ayakta alkışlarla O'nda simgeleşen tavrı selamladık. Oradan rektörlük önüne gittik. Zamanın ABD Büyükelçisi Komer’in arabasını yaktığımız noktada, onurlu gençliğimize saygı duruşu yaptık,.. Çoğumuz kırılmış ya da bükülmüştü.Ama gençliğimiz onurla tarihte yerini almıştı. Sonra Stadyum. DEVRİM yazdığımız yer. 40 yıldır silinemeyen o yazı önünde gururla resim çektirdik. Arkasından 5 Mart direnişinde yaşananlar anısına ODTU yurtlarına gittik. Koca yürekli gençleri barındıran yurtlar. Bizi heyecanla karşılayan yurt müdiresi bayan. Bizle tanışmaktan sevinç duyan genç hanım.Ve onun zıddı başka bir hanım. Ve o günlerden arkadaşımız olan ,sonradan yalpalayarak kendi ipini kendi çeken Gülay GÖKTÜRK. Sadece yemeğe gelen kişi. Çoğunluk öfkeli O’nun çağrılmasından. Standart giyimi ve saç kesimi ile ortalıkta dolanıp duruyor. Yüz veren yok. Devamlı onu izliyorum. Gençliğiyle yüzleşmesinden rahatsız. Çoğunluk SFK amblemli tişörtünü giymiş. O günler tekrar yaşanıyor coşkunlukla. Herkes teker teker söz alıp o günleri anlatıyor. O’na da söz verildi. Kalktı o panellerde susmayan yazar hanım başladı kem küm etmeye. “Anlıyorum sizleri. Gençlikten gelen dayanışmayı. Saygı duyuyorum.” diye kestirip mosmor olmuş suratıyla oturdu yerine. O günden itibaren Gülay Göktürk ne yazacak diye yazılarını takip ettim. Ses çıkmadı, ta ki 43 gün sonra 04 Temmuz 2005 kadar. Önce Hürriyet'te Ertuğrul Özkök rahatsızlığını belirten ve ilk sayfadan magazinleştirdiği yazısıyla, bu toplantıyı gündeme getirdi. Yazısında toplantıya katılan birine soruyor “21 Mayıs gününü özellikle mi seçtiniz?” Katılan kişi kendi bilgisiyle “yok, tesadüf” diyor. Ertuğrul Özkök bu tesadüften bile rahatsız. Bilse tertip komitesinden üç kişiden birinin Fethi Gürcan’ın oğlu olduğunu daha da telaşlanacak. Tesadüfler , bu beyler ve hanımlar için ne kadar ürkütücü. İşte Gülay Göktürk’ün “yüzleşme” değil “yüz gerdirme” yazısı: ODTÜ SFK Doğrusu ilk başlarda epey tereddüt ettim o yemeğe katılmaya... ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün 40. kuruluş yıldönümü kutlanacaktı. Adı üstünde sosyalist fikir kulübüydü ve ben artık sosyalist değildim. O zaman orada ne işin var, diyordum kendi kendime. Ama mesele bu kadar basit değildi. Artık sosyalist olmasam da, o zaman dilimi benim hayatımın bir parçası olmaya devam ediyordu ve o insanlar da benim 40 yıllık arkadaşlarım... Eskiden, insanlar arası ilişkilerde en önemli ortak paydanın siyasi-ideolojik birlik olduğunu düşünürdüm. Aradan geçen yıllar bana, dostluklarda siyasi yol arkadaşlığından çok daha önemli şeyler olduğunu; siyasi birliğin, genel olarak dünyaya bakışın ve hayatı kavrayışın çok küçük bir parçası olduğunu öğretti. İşte o yüzden, artık sosyalist olmasam da oraya gitmek istiyordum. Üstelik, içlerindeki tek "döneğin" ben olmadığımı biliyordum. Ama birçoğunun ne düşündüğü belgeli olmadığından, bir yerlerde yazıp çizmediklerinden, o toplantıdaki tek "deklare" dönek durumunda olacağımı da... Neyse... Oraya gittiğimde gördüm ki salonda bulunanların çoğu da benim gibi algılıyordu toplantıyı. Kırk yıl önce bizi bir araya getiren siyasi platform büyük ölçüde ortadan kalksa da o yılları paylaşmış olmak, güçlü bir ortak payda olmaya devam ediyordu. Ama herkes için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Küçük bir azınlık nostaljik bir buluşmanın ötesinde, "kaldığımız yerden başlayalım" havasındaydı. O zamanlar içtiğimiz su ayrı gitmeyen kimi arkadaşlarım başlarını çevirip geçtiler, kimisi elini vermeyi bile reddetti. İçlerinden bir tanesi "bana çok kızdığını" söylediğinde sordum: "En azından fikir suçuna inanmıyorsundur, öyle değil mi?" "Hayır inanıyorum" dedi. “Fikir suçuna inanmayan” Gülay Göktürk 6 Mayıs 2005 tarihinde Deniz Gezmişlerin idam yıldönümünde de şunları yazıyordu. Bilinçler rölantide Şimdi anlatmaya çalışacağım şey, aslında çok sık tanık olduğum, ama kelimelere dökmekte güçlük çektiğim bir durum. İnsanların bazı şeyleri "lafzen" kabul ettiği hatta ateşli bir şekilde savunduğu halde, ruhen bir türlü içselleştirememesi halinden söz ediyorum. Daha doğrusu bu halin, hiç ummadık bir zamanda, ummadık bir biçimde karşımıza çıktığı somut durumlardan... Ve bu somut durumlarda kimsenin bu çelişkili durumun farkına varmamasından... Benzer bir duyguyu, bugün aklı başında bir çizgiye gelmiş bazı eski 68'lilerin Denizlerden, Mahirlerden bahsedişini dinlerken yaşıyorum. O anda, "öncü savaş" saçmalığıyla ilgili bütün fikirlerini unutup, deyim yerindeyse "bilinçlerini rölantiye alıp" o eski şanlı günlere övgüler düzmeye başlamıyorlar mı; hayretler içinde kalıyorum. Hani sen bütün bunları aşmıştın kardeşim? Hani sen artık küçük bir öncü grubun silahlı mücadelesiyle devrim olabileceğine nasıl inandığına şaşıyordun? O zaman olup bitenleri sadece naif değil, ayrıca zararlı buluyordun. Şimdi nasıl böyle masum bir çocukluk aşkı anlatır gibi anlatıyorsun? Bu defa konuyu aklıma düşüren şey, bizim gazetede iki gündür sürmekte olan "Tek Gecelik İhtilal" dizisi oldu... İrem Barutçu'yu tanımıyorum. İdeolojik ve siyasi duruşunu bilmiyorum; ama darbeci olduğunu da hiç sanmıyorum doğrusu... Son on-on beş yıldır darbecilik bu kadar prestij kaybetmiş, karalanmışken, moda tabiriyle "out" olmuşken, gencecik bir kadın gazeteci neden darbeci olsun ki! O sadece dizisinin heyecanlı olmasını isteyen, dramatik bir dille yazarsa ve bütün heyecan unsurlarını yerli yerine koyarsa iyi okunur, ses getirir diye düşünen bir gazeteci. Fethi Gürcan'ın oğlunun üslubuna da bir diyeceğim olamaz. O da tabii ki, babasını kahraman gibi anlatacak. Peki ama bu diziyi okuyanlardan hiç kimse rahatsız olmuyor mu benim gibi? Saçma sapan bir darbe girişimini bir kahramanlık menkıbesine dönüştürmek batmıyor mu kimseye? Şu satırlara bir bakın: "20 Mayıs gecesi... Saatler 23.00'ü gösteriyor... Önce tank okulu yönünden, tankların motor gürültüleri duyuldu. Sonra '23.00'te ihtilal başlayacak, parola: Harbiyeli Aldanmaz' bilgisine sahip 100'e yakın Harbiyeli okulun iç bahçesinde toplanmaya başladı. Tanklar gürültüyle şehre doğru yürüyor; genç Harbiyeliler coşku ve heyecan içinde çırpınıyor. (...) Harbiyeli'nin silah depolarının kapaklarını kırması, silahlarını eline alması ve Emekli Binbaşı Fethi Gürcan'ın emrinde toplanması artık sadece birkaç dakika alacaktı. 'Tek Gecelik İhtilal' başlamıştı." Bir de şu satırlara: "Genelkurmay'dan yapılan sürekli atışlar karşısında herkes tankların arasına kendini atarak korunmaya çalışırken Binbaşı Fethi Gürcan büyük bir cesaret örneği içerisinde ayakta dolaşarak siper olunacak yerleri elindeki Thomson'u ile işaret ediyordu.(...) Sabaha karşı saat 4.30 ila 5.30 civarında Genelkurmay'a karşı tek başına ordu misali, bir eliyle cipini kullanıp diğer eliyle de otomatik silahını kullanarak Genelkurmay'a karşı saatler süren taarruzu birçok kişinin ancak Amerikan filmlerinde yaşanabileceğini düşündüğü bir kahramanlıktı." İşte bu ve benzeri satırlar benim tüylerimi diken diken ediyor. Hele bu satırların, darbe karşıtlığı bütün hücrelerine sinmiş bir yayın organında bile yer bulabilmesi daha da hayrete düşürüyor. Düşünün, bu ülkenin demokratları o dizide göklere çıkarılan "Harbiyelilik Ruhu"nu, "vatan kurtarıcılığı" misyonunu yok etmek için taa 1960'tan beri yani tam 40 yıldır çaba harcıyorlar. Şimdi sen kalk, o genç subay adaylarına bir zamanlar okullarının "ihtilal karargâhı" olduğunu övgüyle hatırlat. O genç subayların ülkeyi savunmak için ellerine verdiğimiz silahları demokrasimizin üstüne çevirişlerini coşkuyla anlat. Askerin siyasete en doğrudan müdahalesini böyle saygıyla hatırla, ondan sonra da şimdiki askerlere dönüp "Neden siyasete müdahale ediyorsunuz" diye sitem et. Oldu mu şimdi? Bu beylerin ve hanımların yüzleşmeleri daha doğrusu yüz gerdirmeleri dizi olacak. Sığınmaya çalıştıkları bir liman var. Hep gururla onu dillerine pelesenk yapıyorlar. Bernard Shaw şöyle demiş: “ Yirmisinde komünist değilseniz kalbiniz,kırkında hâlâ komünist iseniz aklınız yok demektir.” Bu beyler ve hanımlar açıkça diyorlar ki “Biz kalbimizi kaybettik, ama akıllandık.” Napolyon daha güzel özetlemiş :”Para,Para,Para” |