left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Sema Özcan arrow NE OLACAK BU “SOL MAHALLE” MİZİN HALİ ???
Pazar, 22 Nisan 2018
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
NE OLACAK BU “SOL MAHALLE” MİZİN HALİ ??? Yazdır E-posta
Yazar Sema ÖZCAN   
Cumartesi, 24 Ağustos 2013

Referandumdan beriye bir kafa karışıklığıdır gidiyor.

 

Ordu devrimci midir? Ergenekondan yatan subaylar “yurtsever” midir?

Cumhuriyetimizi koruyup kolluyorlar mıydı gerçekten?

 

Ezbere söylediğimiz ama üzerinde hiç düşünmediğimiz sözler var:

“ Türkiye’de burjuvazi kendi iç dinamiği ile gelişmemiştir.” Gibi.


İşte tam da bu nedenle devlet eliyle yetiştirilen burjuva sınıfı, hep asalak ve sinik kalmıştır. Kendi haklarını aramaktan aciz bu sınıf, devlet sınıflarına yaptırmak istediklerini, ordu ve sivil gençliğe yaptırmıştır. Sınıf karakteri taşımayan bu yığınlar ise –ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar- , sonuçta egemen sınıf tarafından kuşatılarak, burjuvazinin önünü açmış, kapitalizmin gelişmesini sağlamıştır.

 

Bu nedenle kapitalizmin sonradan geliştiği Doğu toplumlarında ne zaman ekonomi sıkışsa, ordu ve sivil gençlik “çağrılı vurucu güç” olmuştur. Ordunun koruyucu-kollayıcı karekteri buradan gelir. Dr, Hikmet Kıvılcımlı, Doğu toplumlarındaki bu tarihsel gerçekliğin, beğensek de beğenmesek de pratikte görüldüğünün altını ısrarla çizer. “ Darbelere karşıyım” diyenlere duyurulur. Depreme de karşıyız ama oluyor. Sosyal olaylar da böyledir, koşulları varsa olurlar.

 

1908 Meşrutiyet devriminde hürriyet ve özgürlük için dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi örneğinde olduğu gibi ordunun bu tarihsel geleneği 1960’a kadar sürmüştür.Genç subayların katılımı ve halkın desteği ile iktidara gelen 27 Mayıs hareketi, kaçınılmaz olarak daha 28 Mayıs sabahından itibaren kuşatılarak ideallerine ulaşamamıştır.

 

“ Biz bunun için mi ihtilal yaptık “ diyen, Alb.Talat Aydemir ve Süvari Bnb. Fethi Gürcan’ların ihtilal girişimleri bastırılarak başları alınmıştır ve 1457 harp okulu öğrencisi Harbiye’den atılmıştır.Bu nedenle 1964 yılı, ordunun tarihsel geleneğinde önemli bir kırılma noktasıdır.

 

Artık ordu, çay bahçesinde garsona “ bir gazoz, 4 bardak “ diyen halk ordusundan, verilen imtiyazlarla palazlandırılarak  Amerikan ordusuna evrilmeye başlamıştır.

Sv. Bnb. Fethi Gürcan, mahkemedeki savunmasında: “Ekonomik ve sosyal münasebetler bakımından parlamentonun ve onun sorumlu hükümetinin, Türk Ulusu’nun bağımsızlığı bir yana, uluslararası hukuka dahi aykırı olan kromit olayındaki ( *Günümüzde yaşanan Cargill olayının benzeri* ) tutumu hayrete şayandır.

Olay, neden uzatıldığını bilmediğimiz sebeple bir davanın konusu iken yerli bir firmanın bir Amerikan firmasına olan borcuna ait bir anlaşmazlığı, mahkemelerde halletmek yerine parlamentoda karar aldırıp ödemeyi, zaten adil vergileme altında bulunmayan halka yüklemesi, utanılacak bir olay değil de nedir? Bu şirketin avukatının eski bir CHP İstanbul İl Başkanı oluşu politika ve ekonomik menfaatlerinin işbirliğini iyi açıklar. Biz bu tablo hakkında sadece bir soru soracağız ve onunla yetineceğiz. Amerikalıların yardım yaptıkları memleketlerden özel alacaklarını tahsil edebilmek için çıkardıkları bir kanuna dayanarak yapılmış bir Amerikan talebi karşısında Türk Hükümeti’nin bir itirazı olmuş mudur? Olay sırasında bazı şikayetlere karşılık böyle bir tutum açıklanmadığına göre itiraz yok sayıyoruz.. Ve iddia ediyoruz ki; kapitülasyonların ekonomik ve politik sonuç olarak milli bağımsızlığımızı ve haysiyetimizi nasıl darbelediğini bilen bizler, bugün burada bu yöneticilerin nereden nereye geldiklerini büyük üzüntü ile gördük.

Bütün bunların altında nüfuz ticareti, soygunlar, akraba kayırmaları yatmakta ve ekonomik, politik münasebetleri ile, basınıyla, diğer müesseseleri ile halkın gerçek iradesinin dışında hatta karşısında kalınmaktadır.” Demiştir.

1964’den sonra artık ordu gençliğinin her isyanında başı ezilmeye başlanmıştır. ( Ordudan atılan Sarp Kuray’lar, idam edilen Ömer Yazgan’lar ) Egemen sınıftan nemalanarak semiren üst rütbeli subaylar, ordu ve sivil gençliği kendi siyasi çıkarları için harcamışlardır. 9 Mart’larda devrimci gençliğe el verip, “ mısır patlatır gibi bomba patlattırdım” diye övünen subaylar, 12 Eylül’de bakan olmuşlardır. Artık ordunun vatanı koruyucu-kollayıcı geleneği iyi niyetinden kopmuş, açıkça burjuva sınıfını koruyucu-kollayıcı rolüne dönmüştür.12 Eylül’ün hemen ardından tam gaz uygulanan 24 Ocak 1980 kararları, buna en iyi örnektir. ( Turgut Özal'ın mimarlığını yaptığı, Süleyman Demirel hükümetinin altına imzasını attığı, türkiye cumhuriyeti ekonomisinin karma ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçirildiği 24 ocak 1980 tarihli tarihi kararlar. alınmasından evvel turgut özal'ın askere verdiği "şu sıralar darbe filan yapma niyetiniz varsa ekonomiyi de elinize alırsınız, hele bi bekleyin" tadındaki brifingle darbenin geciktirildiği söylenir, ama aynı darbe, sonrasında kararların uygulanmasında çok kolaylık sağlamıştır. )

Geçenlerde 80 öncesinden tanıdığım, dürüst ve mertliğinden zerrece kuşku duymadığım devrimci bir arkadaşım, işkenceci Faik Türün’ün emir subaylığını yapmış Çetin Doğan’ı savununca hayretler içinde kaldım. 12 Mart ve 12 Eylül’de işkenceleri ve idamları ile iki genç kuşağı katleden ordumuzu ne çabuk unutabildik? AKP’ye karşı olmak için işkencecilerimizin yanında mı saf tutmamız gerekiyor? Fethi Gürcan kadar yurtsever olsalardı, suçu silah arkadaşlarına atıp, askeri hastanelerde zavallı konuma düşmezler, başlarını vermek pahasına “ Ben yaptım, bu nedenle yaptım” der, dimdik dururlardı.

Eyvah yargı AKP’nin eline geçti !

 

Pardon yargı, daha önce bizim elimizde miydi? Dev- yol davası 29 sene sürmedi mi bu ülkede? Elden gidiyor diye sahiplenen yargı değil miydi Sivas davasını 20 sene sürdüren? 7 Tip’liyi öldürenler işadamı, milletvekili olmadılar mı? Kimin, hangi sınıfın yargısını savunuyoruz? Yargı da medya da daha önceki iktidarlarda olduğu gibi şimdi AKP’nin sesi. Biz hiç iktidar olmadık ki yargımız olsun, yoksa olduk da benim mi haberim yok? Şimdilik ABD ve AB’nin çıkarına AKP uygun düşüyor. Uymazsa uyanı getiriverirler, AKP’den kurtulursunuz, olur biter. Bizler sınıf pusulasını unuturken, “şeriat gelir, gider, T.C. kaldırılıp konur, Orhan Gencebay’dan akil adam mı olur……” derken, kedinin fareyle oynaması gibi dağıtıverirler kafamızı. Gelişen sosyal olaylar karşısında gücümüz nedir? Gelişen olayları lehimize çevirmek için nasıl örgütlenebiliriz? …gibi sorular da gündemimizden düşüverir.

Mahallemizdeki kafa karışıklıklarına bir başka yazıda devam edeceğiz.

 

·          CARGİLL OLAYI : Her şey, 1998 yılında, Amerikalı Cargill'in İznik Gölü'ne yakın bir bölgede, birinci sınıf taırm arazisi üzerine fabrika kurması üzerine başladı. Bu açıkça yasalara aykırı bir durumdu. Bunun üzerine, bazı sivil toplum kuruluşları dava açtılar. Bursa 2. İdare Mahkemesi, firmaya yapı ruhsatı verilmesine ilişkin kararın yürütmesini Temmuz 1998'de durdurdu; ancak karar uygulanmadı. Ocak 1999'da ikinci bir yürütmeyi durdurma kararı verildi. Buna karşın, 1999 yılı sonuna doğru Cargill fabrikası çalışmaya başladı. Kasım 2004'te Bursa 2. İdare Mahkemesi, Bursa Valiliği'nin verdiği yapı ruhsatının iptaline karar verdi. Ancak, o zamanki Bursa Valisi Oğuz Kaan Köksal mahkeme kararını uygulamadığı için hakkında soruşturma açmak üzere İçişleri Bakanlığı'ndan izin istendi. Ancak dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, 7 Kasım 2005 tarihli yazısıyla soruşturmaya izin vermediğini belirtti. 3 Nisan 2006 tarihinde ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Köksal'ın savunmasını istedi.
Bu arada mahkeme kararlarını uygulamayan valinin yanı sıra, AKP Hükümeti soruna el attı. Önce Başbakanlık, 6 Haziran 2003 tarihli yazısında, daha önce çıkarılan Bakanlar Kurulu ilke kararına atıfta bulunarak uygulama yapılmasını Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan rica etti. Ancak, “sorun” yine de çözülemedi.
2004 yılı başında Başbakan'ın ABD ziyareti öncesinde konu yeniden basının gündemine geldi. Ziyaretin gündeminde yargı kararlarına karşın çalışmasını sürdüren Cargill tesisinin yasal bir konuma kavuşturulması ve bu firmanın da üretimini yaptığı nişasta bazlı şeker için belirlenen kotanın yükseltilmesi konularının bulunduğu basında yer aldı.
Daha sonra çıkarılan Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası ile Cargill fabrikası ve benzeri tarım arazisinde kurulmuş sanayi tesislerine af getirildi. Ancak hükümet, yasanın yürürlüğe girmemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin yasayı geri çevirme olasılığına karşı Temmuz 2005'te hazırladığı kararname ile Cargill fabrikasının kurulduğu araziyi özel sanayi bölgesi ilan ederek ayrıcalıklı bir konum kazandırdı ve mahkeme kararlarını etkisiz duruma getirdi. ABD Başkanı Bush, bununla da yetinmeyerek hükümete ikinci “rica”da bulundu. Mısır bazlı şeker üretimine uygulanan kotanın yükseltilmesini istedi. Başbakanlık'ta Cargill yetkililerinin de katıldığı bir toplantıda Danıştay'ın kararının nasıl etkisiz duruma getirileceği tartışıldı, 20 Nisan 2006 tarihli Başbakanlık yazısıyla Cargill'le ilgili yargı kararlarının hükümsüz kılınması ve tesisin işletmeyi sürdürmesi için "yeni yasa çıkarılması" Tarım Bakanlığı'ndan istendi. AKP Bursa Milletvekili Altan Karapaşaoğlu'nun, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası’na geçici madde eklenmesi hakkındaki yasa önerisi komisyonlardan jet hızıyla geçirilerek TBMM'de (27.6.2006) kabul edildi. 14/04/2013 http://www.kadinhareketi.org/content/view/1620/27/

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: NE OLACAK BU “SOL MAHALLE” MİZİN HA... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right