left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Uğuray Aydos arrow SİLİVRİ 2013...MAMAK-HARBİYE 1963
Cumartesi, 17 Kasım 2018
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
SİLİVRİ 2013...MAMAK-HARBİYE 1963 Yazdır E-posta
Yazar SÜVARİ   
Salı, 06 Ağustos 2013

BU SAATTE İHTİLAL OLMAZ

 

 

 

2013 de yüksek rütbeli subaylar yargılandı.. Darbe düşünmekten ceza aldılar...

1963 yılında Mamak  ve Harbiye'de İki mahkeme kuruldu. Mamakta genç subaylar ve 9 harbiyeli, Harbiye'de  1460 harbiyeli yargılandı. Bir Albay ve bir binbaşı asıldı. Genç subaylar ve harbiyeliler cezalandırıldı. Onlar davranmıştı.

Yaşananları Osman Yetkin (9. Bölük 4170 Yaka No’lu Öğrenci) anlatıyor.


 

Her şey, 1962 yılının bir yaz günü Menteş/İzmir kampına gitmek üzere, merasim düzeninde Kızılay üzerinden Ankara Garına giderken başladı.
22 Şubat yapılmış, başarılamamış, olaylara katılan komuta kademesi ve rütbeliler emekli edilmiş veya ordudan ilişkileri kesilmiş ancak, Harp Okulu öğrencilerinin, sınıflarına göre, bir üst sınıfa çıkmalarına veya subay çıkmalarına izin verilmişti. Ben birinci sınıfta olduğum için 2. sınıfa geçtim.
O zaman Zafer Anıtı’nın karşısına gelen yerde “Zafer Çay Bahçesi” vardı. Talat Aydemir, akşam üstleri bu çay bahçesine sık sık gelmeyi adet haline getirmişti. günleri

Bu geliş-gidişlerde kadrosu ve kurmay heyeti hep yanında olurdu. Zaten bu turlar sırasında Kızılay’daki nüfus yoğunluğu hissedilir şekilde artardı. Vatandaşın ilgisi de oldukça büyüktü. Hafta sonu tatillerinde izine çıkan biz Harbiyeliler de eski komutana ilgi duyar ve hiç bir organizasyon söz konusu olmadan, bireysel olarak ama sonuçta azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olarak bu “geliş-gidişlerde” hazır bulunurduk, uzak yakın takip ederdik.
Neden, diye sorulursa, eski komutana sevgi ve bağlılık denebilir, ama bunu tetikleyen nedenler de vardı, şüphesiz. Madem 22 Şubat oldu ve kaybedildi, öğrenci de olsak biz de bu oyunda yer aldık ki, o zaman bizde başarısızdık. Önemli sayıdaki öğrencinin üzerinde bu başarısızlığın “içten itmesi” vardı.
Bir başka neden ise, kaybedilen 22 Şubat’ın ardından 23 Şubat sabahı okula gelen hava ve deniz subayları. Havacılar çok gayretkeşti, gözlerimizin önünde tüfeklerimizin mekanizmalarını söktüler.
Bu olay hem Harbiyelileri eski komutana doğru yönlendirmiş hem de öfkelerini tetiklemişti.

İlk İsyan: Tekmil Verilirken Katılmayıp Pijamalarla İzliyoruz
Şimdi, mekanizmaları sökme işinin mi, yoksa yeni komutan General Semih Sancar’ın okula gelişinin mi önce olduğunu hatırlayamıyorum, ancak her iki olay da 23 Şubat günü meydana geldi.
Yeni komutan 23 Şubat sabahı erken saatlerde geldi okula ve ilgili ast düzey komutanlar öğrenci alayını toplayıp tekmil vermek istiyorlardı ki, bu “işin icabı” idi. Ancak, öğrenciler içtimaaya çıkmakta isteksiz davranıyor ve aksini bölük ve takım komutanları başaramıyordu. İç bahçede bulunan ve kaçmayı başaramayan, abartmak istemem ama, hafızamda kaldığına göre 8-10 öğrenci ile General komutana tekmil verdiler. Tekmil verilirken biz tüm öğrenciler, üstümüzde çizgili pijamalarımızla, pencerelerden salkım saçak aşağıdaki merasimi izliyorduk.
General Komutanın bir ara başını yukarı kaldırdığını ve bu sahneyi gördüğünü ben bizzat gördüm.
Komutan hemen tören alanını terk etti. Sonradan kalp krizi geçirdiğini duydum. Doğruluğunu bilmiyorum. General Semih Sancar o gün görevden ayrılmış. Zaten 23 Şubat günü yerine tayin edilen General Kemalettin Eken geldi.
İşte, Harbiyelinin 21 Mayıs’a doğru yöneldiğinin ilk işareti burada verilmişti.

Emekli Komutanımız Aydemir’i Selamlıyoruz

Önde bando takımı, arkasında öğrenci alayı Kızılay’dan Gara doğru yürürken, Talat Aydemir’de Zafer Çarşısı’na inen yol kavşağında, halkın arasındaymış ve bandonun tambur majörü görmüş ve asasını havaya atarak Talat Aydemir’i fark eden öğrenciler de başlarını çevirerek, eski komutanı selamlamışlar ve bu enstantaneyi tespit eden sanırım Yeni İstanbul Gazetesi fotoğrafları yayınlamıştı.

Önder Aydınlı Başkanlığındaki Gizli Komite

Menteş kampında bu resimleri de gördükten sonra, ileride Talat Aydemir’in yapacağını tahmin ettiğim ihtilalde yer alıp eski komutana yardımcı olmak niyetimi Günuğur Tecimen’e açtım. Meğer O’da böyle bir şey düşünüyormuş ki, hemen kabul etti. Hemen komitemizi oluşturmaya karar verdik. Günuğur Tecimen’e “Üstat” denirdi. Üstat; Harp Okulu’na Işıklar Askeri Lisesi’nden gelmişti, bense Erzincan Askeri Lisesinden gelmiştik Ve artık 2. yani son sınıftaydık. O Bursa ben de Erzincan lise kökenli ve Harbiyedeki kendi sınıfımızdan inandığımız, güvendiğimiz, yanılmıyorsam, yedi kişi, üzerinde mutabık kaldık. Şunlar; ben (Osman Yetkin), Günuğur Tecimen, Önder Aydınlı, Tarık Uğur, Kemal Ülkü Tanak, Selçuk Alpay, Hasan Acar, Üstat ile herkes kendi tanıdığı ile konuşup ikna etti. Seçtiklerimizden hiç reddeden çıkmadı.
Hiç vakit geçirmeden, hemen, bir akşam Menteş kampındaki yüzme trampleninin arkasına düşen sırtta toplandık. Getirdiğimiz bir silah üzerinde yemin ettik ve Önder Aydınlı’yı başkan seçerek fiilen işe başlamış olduk.
Sanırım ilk defa biz Harp Okulu’nda örgüt kurmuş olduk. İlerleyen tarihlerde ve tabii ki bizden sonra çok sayıda bireysel ve birkaç kişilik topluluklar şeklinde çalışmalar yapıldığını ve olayın detaylarını Mamak’taki mahkeme aşamasında öğrendim.
Benim kanıma göre şu denebilir ki, 22 Şubat’tan sonraki komuta kademesi öğrenciler üzerindeki komuta kabiliyetini kaybetmişti.
Komitemizin gayret göstermesine hiç gerek yoktu. Öğrenciler kitle halinde itaatsiz ve disiplinsizdi. En ast’ından okul komutanına kadar öğrenci komutan ilişkisi kopmuştu.

Komutanların İkametine Protesto Yürüyüşü Düzenliyoruz

Hemen, her gün disiplin dışı itaatsizliklerimiz oluyordu. Bunlardan birisi şöyle olmuştu:
Kampta bir yazlık sinema vardı ve haftanın belirli günlerinde subay eş ve çocukları ile beraber biz öğrenciler de birlikte film izliyorduk. Tabii ki, alanda ayrı yerlerde oturuyorduk. Kamp komutanının emri ile subay, eş ve çocukları ile öğrencilerin “sinema günleri” ayrılmıştı. Bunu protesto ettik, ama müthiş bir başkaldırıydı. Önce, deniz kenarında toplandık. Toplantı firesizdi, bir organizasyon da söz konusu değildi. Bir iki laf söz edildi, bu arada bir iki varil gaz bidonu yuvarlanıp getirildi, yığın yapılan kum üzerine dökülerek ateşlendi, etrafında danslar edildi, halaylar çekildi ve hatta üst düzey komutanların gelip seyrettiklerini fakat müdahale etmediklerini gördüm. Organize değildi, itaatsizlik adına manzara, baktığımız yere göre, muhteşem veya korkunçtu.
Sonra kortej oluşturuldu ve özellikle komutan ve subayların ikametine ayrılan istikamete doğru müthiş bir gösteri yürüyüşü yaptık. Komuta edenler müdahale etmediler veya edemediler.
Kısaca, Harbiye askeri sistem ve disiplin dışına çıkmış, ihtilâl sathı mahaline girmiş bulunuyordu.
Kamptan Ankara’ya okula ve derslere dönmüştük.

Gizli Komite’nin Aydemir’le İlk Teması

Ankara’ya geldikten sonra, şahsen tanışmadığımız ve irtibatımız olmayan, Talat Aydemir ile temas imkanı aramaya başladık önce. Şimdi nasıl kurduğumuzu anımsayamadığım bu bağlantıyı temin ettik ve ilk ziyaretimizi Önder, Üstat ve ben Komutan’a kendi evinde yaptık. Hatırladığıma göre fazla uzun olmayan bu ziyarette komutan ve beraberindekiler (yine hatırladığıma göre o gün evde Fethi Gürcan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Rıfkı Erten ve damadı Attila Altugan vardı) bizi tanıdı ve ilk tanışma olduğundan komutanların çok ihtiyatlı olduklarını hatırlıyorum, yine de biz Harbiye’nin daha doğrusu Harbiyeli’nin eğilimini, davranış ve yaklaşımlarını arz etmeye çalıştık.
Harbiyeli’nin ihtilale meyilli olduğunu ve muhtemel bir harekatta Harp Okulu’nu emirlerine amade kılmaya muktedir olduğumu arz edip ayrıldık. Birkaç defa daha ziyaretimiz oldu ama, daha fazla Fethi Gürcan ile görüşüyorduk.

Polis ve MİT Ses Çıkarmıyordu, Yoksa Bizden miydi?
Okulda ise fikri düzeyde yani 27 Mayıs’ın oturmadığı, Komitenin “yanlışlar” yaptığı, Demokrat Parti’nin hortlamaya başladığı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kof olduğu şeklinde çalışmalarımız ve öğrenciler arasında sohbetler oluyordu.
Bu arada şu noktayı önemli bulup vurgulamak istiyorum. Talat Aydemir Sümer Sokak ile Kumrular Sokağın kesiştiği, Fethi Gürcan ise şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanlığının hemen karşısında ki Subay evlerinde oturuyorlardı. Biz akşamları, tabi ki sivil, kendimize göre güya gizli yapıyorduk tüm ziyaretlerimizi. Ama şimdi düşünüyorum da, istihbaratçı ve polis için bırakın gizliyi, apaçık ziyaretlerdi bunlar. Hayret ettiğim nokta, ne yakalandık, ne okulda soruşturma ve takibat geçirdik ve ne de ziyaretleri güçleştirecek önlem alındığını gördük. Polis ve MİT atlamış mıydı, yoksa onlar da mı bizdendi?
İhtilal söylentilerinin ayyuka çıktığı ve Harp Okulu’ndaki itaatsizliğin ve disiplin dışı hal ve hareketlerin pik yaptığı bir dönemde askeri kanada ne olmuştu da fotoğrafı görememişlerdi?

Alpaslan Türkeş 21 Mayıs Harekâtı’nı İhbar Ediyor
Giderek komuta kademesi ile haberleşme, ziyaretlerinden ziyade, diğer haber kanalları oluşmaya başlamıştı.
Özellikle, 1963 yılı başından başlayıp giderek yoğunluğu artan “Bu gece tamam” söylentileri yayılıyor, o gece bütün birlikler alarma geçiriliyor ve haber “fos” çıkıyordu. Bu oyun çok tekrarlandı. Ve sonunda hiçbir ilgili ve yetkili bu kabil istihbaratı ciddiye almamaya başladı. Nitekim, 21 Mayıs’ı Alpaslan Türkeş, yeterli süre önceden, Hükümete Başbakan Yardımcısı Hasan Dinçer vasıtasıyla ihbar ettiği (Bu hususu Kendisi Mamak askeri mahkemesinde itiraf etmiştir.) halde, ihbarı ciddiye almayan Hükümet tabi ki önlem de almamıştır.

Aydemir’le Harbiyelilerin Temasını Sağlayan Bizdik

İhtilale giden yolda kendi adıma itiraf etmeliyim ki :
1- 21 Mayısı hazırlayanların herhangi bir ihsas veya empozesi olmadan, kendi inisiyatifimiz ile örgüt kurduk,
2- 22 Şubat’ın emekli edilen Subay ve komutanları Harp Okulu ile temas aramamış, tam aksine biz öğrencileri yani Harbiyeli’yi “Emre amade” kılmaya muktedir olduğumuzu arz edip güvenlerini kazanarak onları yüreklendirdiğimizi söyleyebiliriz.
3- Bizim örgütümüz (o zaman moda olan tabirle cuntamız) ihtilalin asıl örgütüne organik olarak bağlı değildi. Örneğin hiçbir toplantıya temsilcimiz çağrılmamış, Komuta konseyinde “Harp Okulu’ndan sorumlu üye” atanması yapılmamış ve bize hangi işi ne zaman nasıl yapacağımıza dair bir şablon da verilmemiştir.
Bu konuyu, bir eksiklik olarak gördüğümden üzerinde epeyce düşündüm. Komuta kademesinin bir zaafı, tedbirsizliği miydi, yoksa bizi zaten “çantada keklik” görüp, zaman harcamaya değer mi bulmamışlardı?
Mamak askeri cezaevi ve mahkemesinde komuta kademesi ile beraber bulundum, konuya hiç temas edilmediğini hatırlıyorum.
Mamak askeri ceza evi ve mahkemesinde “yenilginin doğası gereği” İhtilali Talat Aydemir ve yanındaki birkaç kişinin dışında, hiç olmazsa, komuta kademesinin diğer üyeleri sahiplenmemiştir.
Bunu şunun için söylüyorum. Mamak’ta muhtelif cuntalar vardı ama 21 Mayısçılar da tek parçalı bir bütün değildi. Doğrusu “Can Derdi” ağır basıyordu. Bu nedenle, orada yenilginin herhangi bir analizinin yapıldığını görmedim, duymadım. Tabi, bunu hiç yapılmadı anlamında söylemiyorum.
Tekrar işin kendi mantığı içindeki doğal akışına dönersek, Komuta kademesi ile irtibatımızın, doğrudan ilişki yerine, diğer kanallar ile haberleştiğimizi söylemiştik. Şimdi hareket gününe yani 20-21 Mayıs gününe gelirsek, önce bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekir.

Kayseri Valisi OIacakmışım
Yanılmıyorsam Mayıs ayı başında “Mezuniyet Sınavlarımız“ başlamıştı ve ihtilal yapıldığında herhalde birkaç dersimiz kalmıştı, sınavına girmediğimiz. Yani, 5-10 gün sonra öğrencilerin büyük bir çoğunluğu hatta belki tamamı için okul bitecek, yaz tatiline ve kampa gidilecek, 30 Ağustos’ta tören yapılıp Subay olunacaktı.
Daha özelde, konuyu kendime getirdiğimde ben, Köyden çıkıp Astsubay okuluna gittim. 1300 mevcutlu bir sınıfın içinde ilk 7’ye girerek (sonra sayı biraz artmıştır.) askeri liseye, oradan Harp Okulu’na geldim. Tahsil hayatımda hiç ikmale kalmadım. “Mezuniyet Sınavlarında da“ bir sorunum yoktu, olmazdı da zaten.
O halde, neden “Çizgi Dışına” çıktım. Gerçi, eylemlerimin kefaretini ödeyip, ceza evinden çıkarak sivil hayata karıştıktan sonra;
- Bir çıkarın olmasa girmezdin
- Kayseri valisi olacakmışsın
- Konsey üyesi, bakan olacakmışsın.
- Seni general yapacaklarmış gibi, pek çok yakıştırmalar dinledim.
Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, 21 Mayıs’a Komuta edenlerden ne ihtilale giden süreçte bir vaat, bir söz veya herhangi bir şekilde ima ve ne de Mamak Cezaevi’nde “Başarılı olsaydık, sizlere şöyle şöyle şeyler yapmayı düşünmüştük” şeklinde bir beyan veya ihsasa şahit olmadım.

Evlatlarını Yemeyen İhtilal Yoktur
Yetişme tarzımız ve yaşımız itibariyle bu kabil menfaatleri düşünecek veya hesaplayacak erginliğe ve olgunluğa da ulaşmadığımızı, bu gün daha net görüyorum. Buna karşın, arkadaşlarımla şöyle bir analiz yaptığımızı hatırlıyorum:
“Başarılı olup da evlatlarını yemeyen ihtilal örneği dünyada yoktur. Eğer ihtilal başarılı olursa başardığımız ihtilal de bizi yer. Hakkımızda yapılacak en iyi işlem, galip kadro ayaklarını yere sağlam basıp, kendilerini emniyette görünceye kadar, kendilerine nizamiye nöbetçiliği yapmamız için, bizi el üstünde tutar, o nokta geçildikten sonra tümümüzü doğu’nun en ötedeki köşesine tayin ederler, yıllık izinlerimizde bile, emekli oluncaya kadar, Ankara’ya doğru Sivas’tan geçen dik çizgiyi geçmemize müsaade etmezler”.
Aynen böyle düşünmüştük, şimdi de aynı şekilde düşünüyorum.

21 Mayıs Harekatı’nın Nedenleri
Tahminime göre, Harbiyeli mevcudumuzun önemli bir yüzdesi kırsal kökenliydi. Kendi örneğimden giderek konuyu somutlaştırabiliriz. Ben köyden çıkıp, askeri ortama girdim. Dışarıdaki dünyayı ne biliyordum ne de haberdardım. Menfaatimi hesaplayacak kültür ve çevreye de sahip değildim. Eğitim tarzımız da buna uygun değildi. Zaten o zaman böyle şeyleri konuşma, sohbet konusu yapmak “çok ayıp” sayılırdı.
Peki, madem böyle, o zaman sorunun cevabı ne?
Cevap, yukarda anlatmaya çalıştığım boyut.
Hiçbir maddi ve manevi eğitim, telkin ve yönlendirme olmadan kendiliğinden oluşan;
- 27 Mayıs ihtilali gerekli idi ve DP meşruluğunu kaybetmiş, zaten ulus ve ülkeye kalıcı, iyi hizmetler de yapmamıştı.
- DP zihniyeti, bir daha dirilmemek üzere, tarihe gömülmeliydi.
- Ama malum zihniyet politik arenada hızla yükseliyor, adeta ayak sesleri duyuluyordu.
- Celal Bayar faktörü çok önemliydi ve politika sahnesine çıkıyordu.
- Ama biz CHP’li de değildik. 22 Şubat’ın başladığı, alarm ve ihtilalin devam ettiği saatlerde, akşam üzeri, iç bahçede toplu halde iken, Tabur komutan yardımcısı Binbaşı Eroğlu, gafletimizden yararlanarak, bizi “Yaşasın Milli Şef, Yaşasın İnönü” diye bağırttırmış da işin farkına varınca nasıl pişman olmuş ve Binbaşı komutanımızı anında nasıl da dışlamıştık.
- Atatürk devrim ve ilkeleri nasılda ayaklar altına alınıyor ve sinsice sıfırlanmaya çalışılıyordu. CHP’nin bu gidişi durduramadığı zaten anlaşılmıştı. Ve hatta o “mahut, sinsi tezgahın” biraz da sempatizanı ve belki gizli ortağımıydı ne.
- Hasılı 27 Mayıs doğruydu, ama eğri gitmişti...
temeline oturan düşüncelerimiz vardı ki, işte bunlardı sorunun cevabı. Hizmet noktasında acaba ulus ve ülkeye bir katkımız olur muydu? Başka bir şey aklımıza gelmemişti.

“Bu Saatte İhtilal Olmaz”
Bize gelen haber:
- Bu gece 23:30’da ihtilal başlayacak. (Dikkat edilirse yine bir şaşırtma var ve hükümet bu kapana düşmüş, “bu saatte ihtilal olmaz, bu yine bir söylentidir” şeklinde düşünülüp söylediği, mahkememiz esnasında açıkça ortaya çıkmıştır.)
- Bu saatte yani 23.30’da 4 ekip dört ayrı koldan Radyoevine ulaşacak ve biri “İhtilal Bildirisini” okuyacak, ama olumsuzluklara karşı “Bildiri” 4 Ekipte de bulunacak.
- Hava Kuvvetlerinden, Mürted ve Eskişehir Üs’lerinden havalanacak jetler 23.30’da Ankara üzerinde uçarak hem “İhtilalin Başladığı işaretini verecek” ve hem de dosta düşmana gücümüzü gösterecek.
- İhtilalin 2. adamının (Turgut Alpagut ö.g.) komutasında çok üst düzey bir ekip o saatte Harp Okulu’nun kapısına dayanacak, eş zamanlı olarak biz öğrenciler, bizden olmadığını bildiğimiz, nöbetçi heyetini enterne ederek, kapıdaki ihtilal heyetine okulu teslim edecektik.
Haber, belki daha doğru bir ifade ile emir böyle idi. Bir not olarak; 21 Mayıs kadrosunun Harp Okulu’nda Subay ve Komutan düzeyinde hiçbir taraftar veya sempatizanı yoktu. Harp Okulu’nu, görevdeki komuta kademesine rağmen, ihtilale tek başımıza ve sadece biz öğrenciler soktuk.
Hatırladığıma göre, birkaç defa hareket kararı alınmış fakat ertelenmişti. Bu nedenle kuruluş dönemine göre biraz daha genişleyen cuntamız elemanları arasında hangi işleri kimlerin yapacağına dair işbölümü yapmıştık, ama kadromuz yine de çok dardı.

Biz Hazırdık Ama İhtilalin Kurmayları Ortada Yoktu

Ne var ki, 23.30 da ne uçaklar uçmuştu ne nizamiyeye doğru ilerleyen birileri vardı, ne de radyoda anons. Ama mutat yatma saati geçtiği halde, hem de sınav zamanında, iç bahçe cıvıl cıvıldı. Okul yönetimi, askeri yönetim ve giderek hükümet “2.80 uzun atlamıştı”.
Biz içerde hazırdık, ama dışarıda çıt yoktu. İhtilalin kurmayları, kazanılsaydı ülkeyi yönetecek takım ortalarda yoktu.
Tam hatırlamıyorum ama yarım saat, 45 dakika gecikmeyle ve Fethi Gürcan’ın diğer işlerini tamamlayıp, Harp Okulu’na gelmesi ile, okul ihtilale dahil oldu.
Sonradan “Ekip’in” koru dediğimiz ormanda, öğrencilerin ihtilali başlatıp nöbetçi heyetini enterne ederek, “beklenilmelerini” beklediklerini duydum. Ama doğrulanmış bilgi değil. Bu şekilde sohbetler oldu, Mamak’ta.
Hareket başladı, biz önceden yaptığımız iş bölümüne uygun olarak, birinci ve ikinci sınıf bütün okulu yaklaşık 1500 öğrenciye, silah ve mermi dağıtıp, tam teçhizatlı bir şekilde “Aşağıya, yani şehre, yani meçhul hedefe” doğru sevk ettik, ama kim nereye gidip, ne yapacak, hangi hedefi alacak, aldıktan sonra orada ne yapacak maalesef bunlar belli değildi.

Genel Kurmay Tarafından Yaylım Ateşine Tutuluyoruz

Meclisin önüne geldik. Bu sıralarda Radyo’dan ihtilal bildirisi okunmuş (00.12) ve hatta muhtemelen biz Meclisin önündeyken Radyo el değiştirmişti. Sonradan Mamak’ta öğrendiğime göre saat 00.57 dolaylarında Yarbay Ali Elverdi Ankara Radyosu’nu ele geçirip karşı bildirisini okuyarak, mağlubiyetimizi ilan etmişmiş.
Neyse, Harbiye komutasız ve komutansız şehre salınmıştı.
Meclisin önünde Genel Kurmay tarafından gelen müthiş bir yaylım ateşi(!) ile karşılaştık. Yaralanan ve ölen olmadığına göre, kuru sıkıymış.
O sırada oradaki yolda herhalde bir tamirat çalışması vardı ki, uzunca toprak yığını vardı. Birden, kendisini tanıdığım, Fethi Gürcan’ın, “Tümseğin arkasına yatın ve siper alın” diye talimat veren sesini duydum. Öyle yaptık, bizde bir karşı kuru sıkı gösterisi yaptık. Sonra ortalık sakinleşti.
Ben, Fethi Gürcan’a “Binbaşım, ne yapalım, talimatınız ne?” diye sordum. O da “Yanına 8-10 kişi al, İçişleri Bakanlığı’na git, kimlik kontrolü yapmadan kimseyi geçirme” dedi. Öyle yaptım. Anılan Bakanlığın önünde, net hatırlamıyorum, belki 03.30’a kadar bekledik, yolunu şaşırmış ilgisiz bir sivilden başka, ne gelen oldu nede giden.
Canımız sıkıldı, aşağıya doğru gidelim, dedim. Yanımdaki arkadaşlarla yola koyulduk, Kızılay’a doğru, ama hedef yok, elimizde plan yok, komutan yok. Kumanda bende, eksik olmasın arkadaşlar itiraz etmediler.
Bu araya bir not daha düşmek istiyorum. Meclisin önünde, ateş kesildiğinde sanırım diğer arkadaşlar, benim gibi şanslı değillerdi, onlar herhangi bir emir alamamışlardı. Çünkü Fethi Gürcan’ın çok işi vardı, hiç vakti yoktu ve zaten hemen oradan ayrılmıştı.
Tekrar serüvene dönersek, Eskişehir yolundan Atatürk Bulvarı’na döndüğümüz köşede benim takım, kimden, nasıl geldiğini hala bilmediğim orta şiddetli bir ateş daha yedik, alçak bahçe duvarlarının arkasına mevzilendik, ama karşılık vermedik. Bir süre sonra ateş kesildi, Kızılay’dan geçerek Radyoevine doğru yola devam ettik. Bu kendi kararımızdı ve bilinçli değildi.

Keyifle Şarap İçen Genç Subayları Görünce İhtilal Başarılı Oldu Sandık
Radyoevi’ne geldiğimizde ortalık bayram yeri gibiydi. Hafızama takılan manzara şöyleydi;
- Daha radyoya gelmeden Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin önünden geçiyorduk, bahçede çamların altında, sonradan Mamak Cezaevi’nde beraber olacağım, genç subaylar keyifle şarap içiyorlardı. Allah var, başarıyı kutluyorlar diye düşünmüştüm. Sanırım saat 04.30-05.00 idi. Sonradan öğrendim ki, o saatte ihtilal bitmiş hatta Komutan Aydemir komuta merkezini, Harp Okulu’nu terk etmişmiş.
- Radyoevi’nin önü tam bir başıbozuk manzarası sergiliyordu. Komuta ve düzen yoktu. Ortalıkta, Ankara’ya tekamül kursuna gelip, ihtilale katılan, benden daha fazla bilgi ve plana sahip olmayan, sınırlı sayıda, en büyük rütbesi üsteğmen ve teğmen olan, birkaç subay vardı, ama hiç birisi “komuta eder konumda” değildi. Onlar da Harbiyeliler gibi amaçsız dolaşıyorlardı.
Ben ve yanımdaki arkadaşlarım da bu amaçsız ve hedefsiz gruba katıldık, çünkü orası yolun sonuydu.
Opera kavşağına doğru “volta” atıyorduk. Kavşakta 4-5 tankın yolu Kızılay’a doğru enlemesine kestiğini gördüm. Mürettebatsız-komutansız bu tankların stop ettiğini ve çalışmadıklarını söylemişlerdi ama doğruluğunu bilmiyorum. Yalnız gece hiç çalışmadılar, sabah 09.00 sularında teslim Kavşağın öbür tarafında Gümrük ve Tekel Bakanlığı vardı; tabi ki, şimdiki köprü yoktu.
29. Tümen’in birlikleri başlarında Tümen komutanı olduğu halde karşımıza gelip mevzilenmişti. Sonra, bu komutan general Nuri Hazer Mamak’ta bir veya iki defa ziyaretimize de(!) gelmişti.

İhtilalin Başarısız Olduğundan Habersiz Sabaha Kadar Direndik

Sabaha kadar birkaç defa ültimatomlaşıldı. Yani, Paşa veriyordu ültimatomları megafonla, “Beş dakika içinde teslim olmazsanız ateş açma emri vereceğim” şeklinde. Biz ise dört dakika sallapati ortalıkta dolaşıyor, beşinci dakikada duran tanklarımızın arkasına mevzileniyorduk, ama teslim olmuyorduk. Bu davranışımızda da beşinci dakikada, bizim gibi, tankların arkasına geçmeyip, kahraman ve yiğitçe direnen Savaş Kilimci diye bir teğmenin birinci derecede katkısı vardı. Kendisini yürekten takdirlerimle anarım.
Biz 00.57’de Radyonun el değiştirmesi ile ihtilali kaybetmemizden ve 04.00 dolaylarında komutanın komuta merkezini terk ettiğinden habersiz, 09.00 dolaylarında hala direniyorduk.
Sat 09.00 suları idi. Bu sefer diğer yönden, demiryolu köprüsünün altından tam teçhizatlı birlikler üstümüze doğru geliyorlardı.
Bizim ihtilal kadrosundan olduğunu bildiğim ve kendisini tanıdığım bir eski yüzbaşı Salim Miman, nasıl olduysa hükümet güçlerinin elçisi olarak, bir ciple gösterişli bir şekilde yanımıza kadar geldi, “İhtilalin bittiğini, Aydemir’in teslim olduğunu ve teslim olmamızı yoksa çok kan döküleceğini” söyledi. Ben şahsen, doğru değil, yalan söyleniyor, böyle bir şey olsa bize mutlaka haber gelirdi diyerek vazgeçirmek için çok çalışmama rağmen, esasen komuta ve komutansız boşlukta kalmış Harbiyeliler gelen cemselere binmeye başladılar.

Menderes’in Asıldığı Maddeden Tutukluyuz ve Artık Bize “Üç Gün Sonrasının Subayları” Gözüyle Bakılmıyordu
Sonuçta hep beraber cemselerle Harp Okulu’na geldik ve giriş koridorunda silahlarımızı bırakarak içeri girdik. Şimdi yeni bir serüven başlıyordu. Artık tutukluyduk.
Kitapsız ve derssiz sınıflara doldurmuşlardı hepimizi. 20’li yaşlarımızdaydık. Tecrübesizdik. Böyle bir şeyi kitaplarda gazetelerde de okumamıştık. Bizim bildiğimiz örnek, “başarılı olandı”, 27 Mayıs’tı. Gerçi bir 22 Şubat deneyimimiz vardı, başarısızdı, ama düzenimiz hiç bozulmamıştı. Hemen ertesi gün “Bir daha böyle şeyler yapmayın” deyip sömestre tatiline göndermişlerdi hepimizi. Bu hiç birine benzemiyordu.
Herkes kendisini biliyordu. Biz cuntacılar, üstat ile ben aynı “kesimde” idik ve “bizi kurşuna dizerler” diye olaylara yorum getiriyorduk. Bildiğimize göre, sivil şahıslar asılarak, resmi kişler ise kurşuna dizilmek suretiyle infaz edilirdi.
Yemekler “er karavanasına” indirgenmiş, izzet itibar sıfırlanmıştı. Artık hiç kimse bize “üç gün sonranın subayları” gözü ile bakmıyordu.
Sınıflar-yemekhane-yatakhane üçgenine hapsolmuştuk. Değil bahçeye çıkmak, alt kata inmek, yan sınıfa gitmek bile yasaktı.
Bu durum, yaklaşık 15 gün kadar sürdü. Sonra bir savcı geldi ve “TCK. 146’ncı maddesine göre tutuklusunuz“ dedi. O zamana kadar çoğumuz olayın farkında değildik ve zaman zaman haşarı talebeliğimizi yaşıyorduk. 146’ya da pek tınlamadık, ama biraz biraz sonra biri, “Bu Menderes’in asıldığı madde değil mi?” diye sorunca kıyamet koptu. Ağlayanlar ve bayılanlar oldu. Sınıfta durumu en ağır benimle üstat idi, ama durumu açık etmemeye çalışıyorduk. Ne var ki, yine de bayılanları ve ağlayanları lavaboya götürüp “ilk yardımda bulunmak” bana düşmüştü.
Sonra ifadeler, sorgular ve savcı entrikaları... Elebaşıları ve fiili olanları tespite çalışıyorlardı, ama ellerinde hiçbir belge ve bilgi yoktu.
Doğal olarak, Bizans oyununa başvurdular. Birimiz diğeri, bir diğeri de öbürü hakkında suçlamalarda bulunacak ve bu temele oturtulan iddianame ve mahkeme ile adalet tecelli edecek (!) Türk milleti adına hüküm veren bağımsız yargı bir kısmımızı mahkum edecekti.

Beni Eleveren İfadeleri Reddettim

Ben uzunca bir süre kendimi gizlemeyi başarmıştım, ama sonunda keşfedildim. Bir arkadaşımız, komutan odasındaki sorgulanmasında, “Cephaneliğin kapısını Osman kırdı ve bize verdiği mermi sandıklarını nizamiyeye taşıdık” demiş. O dakikadan sonra bir dakika popomun üstüne oturtmadılar beni. Hemen çağırdılar Komutanlık makam odasına. Arkadaşın ifadesini okudular. Tabi reddettim. Dedim ki, evet ben bir çok insanla birlikte cephaneliğin bulunduğu bodrum kata indim ama, kapıyı kırmadım, dolanıp çıktım. Ayrıca mekan karanlıktı, yanlış görmüş olabilir, dedim. Komutanlar arkadaşa, zaten yanımda duruyordu, tekrar sordular. Dedi ki, “Hayır efendim çok net gördüm”. Bundan sonra savcı peşimi bırakmadı.
Anladığıma göre, böyle toplu soruşturma ve yargılamalarda amaç 3-5 günah keçisi yakalamakmış. Bu ifade üzerine, benimle, birini yakalamıştı Savcı.

Nöbetçi Her Geldiğinde Kurşuna Dizmeye Götürecek Sanıyordum

Zaten yerimde duramıyor, geceleri çok huzursuz yatıyordum. O günkü aklımızla gece götürüp kurşuna dizecekler diye bekliyordum.
Derken ilginç bir gelişme oldu. Bir akşam yatıp uykuya daldıktan sonra nöbetçi gelip beni uyandırdı. Vesveseli yattığım için çok terlemişim, “Su içinde kaldım” derler ya işte öyle. Birden uykudan kaldırılınca bir anda buz gibi olduğumu ve taş kesildiğimi hatırlıyorum şimdi.
Nöbetçi, beni komutan odasının oradan birkaç basamak inilerek gidilen, ilk defa gördüğüm, bir yere götürdü. Kapıyı açtım ki, bizim ekibin hepsi orada. Bir ben kalmışım.
Dediler ki, “Komutanlar, her şeyi açık seçik anlatırsak, affedileceğimizi ve bu işten zarar görmeden sıyrılacağımıza söz verdiler, biz de bildiğimiz her şeyi rapor yapıyoruz”. Ve başladık yazmaya. O zaman sarı saman kağıtlar vardı. Bu kağıtlara ve kurşun kalemle gerçekten tüm detayları yazdık, hatta son sayfada yer kalmadı, yeni ve boş bir sayfayı yine kurşun kalemle imzaladık. Hiçbir sayfada paraf ya da imzalarımız yoktu. Sayfalar arasındaki tek bağlantı kurşun kalemle yazılmış sayfa numaraları idi.
O zaman böyle bir belgenin hukuki değerinin olmadığını biz bile biraz olsun biliyorduk.
Komutanlar niye böyle bir raporu kabul ettiler. Neden tekrar tape ettirip yeniden imzalarımızı almadılar, üstelik savcının, hakimin bol olduğu bir ortamda. Bir amaç mı vardı, bilmiyorum?
Gerçi Sıkı yönetim mahkemelerinde “hukukilik” çok da gerekli değil onlar “Sıkıyönetim şartlarında” çalışır ve karar verirler.
Bu rapordan sonra, zaten çok da bastırıyordu, savcıya; 2. defa cephanelik deposuna indiğimde kapı açıktı ve bir sandık mermi alıp, nizamiyeye bıraktığımı ve hatta sandığın yarı dolu olduğunu, söyledim. Bu da kafi geldi. Birinci derecede suçlu, elebaşı olarak seçtikleri 9 kişilik listenin içine koyarak, Mamak Ceza evine, asli sanıkların arasına ve 1 No.lu Sıkıyönetim yetki alanına gönderdiler.

Artık 1. Ligde Oynuyorduk: Aydemirle Birlikte Tutukluyuz

Şimdi artık 1. Ligde oynuyorduk. Kimler yoktu ki.. bütün şöhretler oradaydı.. Talat Aydemir ve kurmayları, Alpaslan Türkeş ve kadrosu, Dündar Seyhan, Halim Menteş, Necati Ünsalan, Talat Turhan ve daha niceleri. Tabi ne kadar grup varsa o kadar bağımsız Cumhuriyet var demektir. Hatta her grubun kendi alt grupları bile var.
Herkes kendini biliyor ya, baş aktör Talat Aydemir ve yerini onun yanında seçen Fethi Gürcan. Bunlarla beraber kıyama kalkan, ama madem ortada başarısızlık var, Aydemir grubundan ne kadar uzak dururlarsa sıyıracaklarını, hiç olmazsa, “Hafifle” kurtaracakları hesabını yapan bir dolu kader arkadaşları (!). Diğer Cumhuriyet, yapılan ihtilalle ilgisi oldukları için değil, şu kritik dönemde dışarıda çıban başı olmasınlar, yeni bir maceraya filan heveslenmesinler diye, tedbir olsun, azıcık da, hevesleri varsa gözdağı olsun diye içeri atılmışlardı. Aman efendim, yiğitliğin, kahramanlığın bini bir para bunlarda.
İşte, 1.No.lu Sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılama aşamasına böyle gelindi.

Ali Elverdi Aydemir’in Ayaklarına Kapanmış

Ama bir not daha düşmem gerekiyor.
Ali Elverdi’yi Harbiyeliler Harp Okulu’na Talat Aydemir’in huzuruna çıkarmışlar. Adına lüzum yok, ama o Harbiyeliden dinledim Sonra Mamak’ta, Talat Aydemir’den de dinledim ve doğru. Huzurda Aydemir’e çok yalvarmış, nelerini yiyeyim dememiş ki. Hatta, o Harbiyeli ona vuruyormuş Talat Aydemir son anda ve doğal bir refleksle önlemiş ölümünü.. Bunun üzerine minnet hisleriyle Aydemir’in ayaklarına kapanmış.
Ama hemen sonra Aydemir tutuklanıp Mamak’ta hücreye kapanınca ertesi gün Ali Elverdi gelmiş ve bin bir türlü hakaretler edip, kahramanlıklar yaparak “Senin kanını Moskova’da akıtacağız“ demiş. Ama parmaklıkların arkasındakilerden gerekli cevabı alıp zılgıtı yiyince, arkasına bakmadan orayı terk etmiş ve bir daha gelememiş.

Aydemir ve Gürcan Dışında İhtilali Üstlenen Çıkmadı

Sonra geldik mahkeme aşamasına. Biz 9 Harbiyeli büyüklerin arasında, kimlik tespitinden sonra, ilk ifadelere gelindiğinde birde ne görelim? Gençliğimizi istikbalimizi uğurlarında harcadıklarımızın 21 Mayıs ihtilali ile hiç ilgileri yokmuş. Sadece Talat Aydemir, Fethi Gürcan ve daha birkaç alt rütbeli emekli subay işi üstlendi. Ağzımız açık kaldı. Ve bu hal sonuna kadar böyle devam etti.
Mamak Cezaevi’nde hücreler 10 metrelik bir koridor üzerine dizilmişti. Ve A takımı ordaydı ama en az iki parça birbirlerine küslerdi. Hücre dediğime bakmayın. Cezaevinde kapalı kapı yoktu. Hatta geceleri, yalnız “Gezinti Avlusunun” kapısı kilitlenirdi, sonraları ora da kilitlenmedi.
Rütbeler tesirini kaybetmişti. Protokol yoktu, herkes birbirine gidip geliyordu rahatça, tabi küçükler büyüklere gidiyordu daha çok.
En hareketli grup Türkeş’inki idi. Onlar bu batan gemiden parsa toplamak için, oradaki A takım, çok gayret sarf etti ama 9 olan sayılarını 10’a çıkaramadan tahliye oldular.
Mahkemede Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Erol Dinçer, Rıfkı Erten, Teyfik Saltoğlu gibi sınırlı sayıda kişi yapılan işe sahip çıktılar ve sonuna kadar haysiyetlice götürdüler bu sehabet duygusunu. Tabi bunun bedelini ödediler, kimi idam edildi, kimi de “müebbedi” yedi. Peki hem A takımından olup hem de 3 maymunu oynayanlar. Onların en babayiğidi dört sene iki ay aldı. Ben yarım dolu mermi sandığının ucundan tuttum diye 5 yıl yedim. Başka bir Harbiyeli Önder Aydınlı “müebbedi” yedi.

Mahkemeler Bizim İçin Evcilik Oyunu Gibiydi

Mahkeme safahatı da ilginçti. Mahkeme edenler, daha dün, mahkeme edilenlerin, “hayranı veya taraftarı” idi. Ama şimdi hayatın cilvesi tersine tecelli etmişti.
Bu durum duruşmalara da yansıdı. Heyet, hiçbir zaman “çiğlik” yapmadı. Nerdeyse biz bize evcilik oyunu gibiydi. Yer yer matrak şeyler de oluyordu. Bir defasında, her halde ayakları çok yanmış olacak ki, şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum, birisi ayakkabılarını çıkarmış, bir diğeri de şaka olsun diye çıkarılmış ayakkabılara voleyi patlatınca ta ön sıralara kadar gitmiş ayakkabılar ve tam o sırada ve tamamen tesadüf ayakkabısız olanı Hakim, ifade için mikrofona çağırmıştı. Bir an duraklama oldu, mikrofona gidemedi. Heyet durumu kavradı, şakayı olgunlukla karşıladı ve öndeki ayakkabı biraz da açıktan arkaya ulaştırıldı ve ilgili ifade vermek üzere mikrofona gitti.
Zaten aramızdaki ilişki hakimler heyeti sanık ilişkisinden çok, böyle bir oyun oynayan çocuklara benziyorduk. Tepedeki birkaç kişinin dışında biz işin gırgırında idik, işin vahametini kavrayamamıştık.
Tabii Talat Aydemir, Alpaslan Türkeş ve Halim Menteş’i ayrı tutmak lazım. Bunların liderlik vasıfları öne çıkıyordu hep.

Gürcan: “Bu Gençleri Bırakın, Bizi Asın. Adalet Tecelli Eder”
Fethi Gürcan’ı Yakup Cemil’e benzetirlerdi. Yiğitliği, kahramanlığı ve korkusuzluğu ile onun önüne geçerdi belki, ama onun yanında onun da liderlik özellikleri vardı. Zaten bulunduğu grupta tartışmasız başkan o olurdu. Ama, aynı zamanda çok mütevazi idi, haddini bilirdi ve vefalıydı. Mahkemede çok rasyonel ve saygın hareketler yapmıştı. Herkesin dostu idi, geniş takdir topladı. Yenilgiden önceki çizgisinden yenilgiden sonra da hiç sapma göstermedi. Tok sözlüydü. İhtilalin önünde ve tepesinde olanlar, başarılı olunsaydı çok saygın görevler alacak olanlardan bazıları, mahkemede mikrofon karşısında yalpa yapıp üç maymunu oynayınca rahmetli Gürcan çok kızdı, ayağa fırladı ve mikrofonu kaparak;
“Sayın Heyet, ben dahil üç maymunu oynayanlar (geriye dönüp arkada bizleri göstererek) yani biz, bu gençleri ihtilale soktuk. Bizler tabancamızı alıp gittik ihtilale, onu kolayca bir yerlerimize sokup gizleyebiliriz. Ama şu teğmen ve üsteğmenler bize güvenip tankları ile katıldılar bu ihtilale, nerelerine sokup nasıl gizlesinler onlar. Ne yani suçlu onlar, masum biz miyiz? Sayın yargıç bunların hepsini bırakın. Biz 15 kişiyi asın, adalet tecelli eder,” demişti. Mailen de, lafın muhatapları bir yerden düşen karpuza dönmüşlerdi, bir an.
Mahkeme heyeti de haklısın, ama ne yapalım, burası sıkıyönetim mahkemesi der gibi, boynu eğik ve sessizdi.

Lider Benim. Hesabını Benden Sorun.
Talat Aydemir şahaneydi, tıpkı bir abide gibiydi. Dimdikti, Fethi Gürcan gibi. Ve hep öyle kaldılar. İdam kararları yüzlerine okunduğu zaman bile. Acizane bendenize göre de Aydemir’in liderliği, eylem komutanlığı tartışabilirdi, ama kişiliği, karakteri ve dava adamlığı asla.
Yaşıyorlar ve isimlendirmeyeceğim ama onların arkasında daha küçük yaş ve rütbede ama sınırlı sayıda kişilikleri, kahramanlıkları ve vefaları her türlü takdirin üstünde olan harika insanlar vardı. Tabi, sadece ilk çemberde olanlardan söz ediyorum.
Talat Aydemir, “21 Mayıs benimdir, benim eserimdir. Lider benim. Hesabını benden sorun” demişti de, “Yargıç peki anlat niye yaptın, neydi amacın?”, diye sormuştu.
Aydemir; ”Amacımız Yüce Türk Ulusuna hizmettir. Saati durdurduğu yerden 9’u 5 geçeden çalıştırarak hizmet edecektik“, demişti.
Gerçekten traji-komik olaylarla dolu bir mahkeme süreci...
Bir gün mahkeme hakimi Albay Özdalga ile Muzaffer Özdağ arasında nasıl başladığını şimdi hatırlayamadığım, “Hak, haklının mı, kuvvetlinin mi?” Tartışması açıldı. Özdağ ‘haklının’ Hakim ise, ‘kuvvetlinin’ tezini savunuyorlardı. Tartışma biraz uzadı, ama esas vurgulamak istediğim sonucu. En sonunda mahkeme yargıcı Özdalga, “Burası sıkıyönetim mahkemesi, yukardan emir geldiğinde ellerimiz yanımıza iner“ deyivermişti.
Yine bir gün laf ihtilalin yapıldığı güne gelmişti ve yargıç Özdalga öylemi böyle mi gibi sorular sorarken Fethi Gürcan sözün gidişine göre cevap veriyordu. Dedi ki “İhtilali Salı günü yapmadık, Salı uğursuzdur.” Bunun üzerine dinleyici sıralarından bir hanım “ukala” demişti. Hanımın ses tonu ve tarzı öyle “kadınca” idi ki, Heyet dahil tüm salon gülüşmüştü.

Hakim Ali Cesur’un Çantasından Çıkan Kadın Kilotu
Yargıç Özdalga ile Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural’ın ve daha yukarıdakilerin bir sorunumu oldu, bilmiyorum, ama bir gün duruşmaya geldiğimizde mahkeme yargıcı değişti ve duruşmaya Ali Cesur adında bir yargıç çıktı. Usul kanunları gereği Ali Cesur, “Bundan sonra duruşma yargıcının kendisi olacağını ve duruşmaları yöneteceğini” söyledi ve itirazın olup olmadığını sordu.
Talat Aydemir mikrofona geldi ve kendisinin hakimliğini reddettiğini söyledi. Yargıç, gerekçesini sordu.
Talat Aydemir, “Biz birlikte Kore’deydik ve beraber döndük. Siz mevzuata aykırı yolcu-beraberi eşya getiriyordunuz. Ben komutandım. Emir verip iki valizinizi açtırdım. İçlerinden tamamen kadın külotu çıktı ve hakkında işlem yaptırdım. Siz tarafsız olamazsınız” demişti. Ve heyet duruşmaya ara vererek “karara” çekilmişti. Beş dakika sonra heyet salona geldiğinde Ali Cesur yoktu, yine Özdalga yerini almıştı. Ve Ali Cesur bir daha hiç görünmedi.

İdam Kararı Okunurken Aydemir ve Gürcan Taş Gibiydi

Güle oynaya geçiyordu duruşmalar, ama “sona” gelmiştik.
Bir gün sabahleyin duruşmaya geldik. Kararlar açıklanacaktı. Bu sefer, protokol kararın derecesine göre oluşuyordu. İdamlardan başladı. Önce Talat Aydemir ardından Fethi Gürcan. Ayağa kalkılıyor ve karar sanığın yüzüne okunuyordu. Böyle bir olayı izleme fırsatı hayatımın “en müthiş tecrübesidir”. Kararı okunanları çok iyi izledim, gözlerini yakalamaya çalıştım. 7 kişinin hepsi yiğitti, kahramandı, ama Aydemir ve Gürcan bir başka harikaydı... Sanki heykeldiler. Taş gibiydiler. Bırakın sendelemeyi, yalpalamayı, benizleri bile sararmadı. Çok vakur ve yiğitçe karşıladılar kararı. Yani “sallanmadılar”, sanki kararların haksızlığını, adaletsizliğini haykırıyorlardı. O metanet, yaşadığım sürece gözümün önünden hiç gitmedi.
Hepimize muhtelif cezalar verildi. Ben 5 yıl aldım. Beraat edenler oldu. 21 Mayıs ile doğrudan ilgili olmayan “Diğer grupların” tamamı beraat etti.
Askeri Yargıtay’a başvurduk hepimiz. Ama Sıkıyönetim ortamı, her yerde egemendi. Hatırladığıma göre, Yargıtay’dan büyük ölçüde “tasdik” geldi. Tasdik gelenler, sivil ceza evlerine nakledildi. Ben Adana Cezaevi’ne gönderildim.
KİTABIN TAMAMI  http://www.onergurcan.org/      SÜVARİ YAYINLARI
Son Güncelleme ( Salı, 06 Ağustos 2013 )
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: SİLİVRİ 2013...MAMAK-HARBİYE 1963 ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right