left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Sağdan mı İstersin Soldan mı ? Yazdır E-posta
Yazar Ömer Gürcan   
Wednesday, 12 March 2008

TARİH YARATAN ADAM-NUMAN ESIN
ÇOK YÖNLÜ İHTİLALCİNİN ANILARI


İlkokulda en büyük arzusu "tarih yaratan adam" olmaktı.

27 Mayıs'ta yıldızını parlattı. Kendi anlatımına göre 27 mayıs öncesi bir çok toplantılara katılmıştı. "27 mayıs"ta da İstanbul Sıkıyönetim Karargahı'nda Binbaşı X olarak görev yapmıştı. Buradan ihtilal hareketini “ idare “ etmişti.

Bu kadar çalışmasının bedelini almak için Ankara’ ya koştu. Türkeş’in arkasında saf tutarak MBK üyesi oldu. O kadar komite çalışmalarına kendini vermişti ki ,ne olduğunu anlamadan 13 Kasım 1961 de kendini İspanya'da buldu. Madrid de aileden gelen bezirgan yapısı nedeniyle, ileride yapacağı kavun ticaretinin özelliklerini öğrendi. Çok değerli bilgili kişiydi. Herkes ona gelip akıl danıştı. O da gelenlere akıl ve öğüt verdi.

Türkiye ye döndü. Baktı, genç subayları Talat Aydemir kandırıyor, dayanamadı. Bulduğu genç subaylara öğüt vererek onların 21 Mayıs hadisesine katılarak ceza almamaları sağladı.

21 Mayıs 1963 hadisesini, kitabında yazdığına göre “her silah patlayışında yatağın altına saklanan Alpaslan Türkeş’le” birlikte izledi.

Korkusuz Başbuğu ile beraber MHP yi oluşturdular. Arkadaşını hiç yarı yolda bırakır mıydı? Başkan yardımcısı oldu. Sağ dinamikleri örgütledi. Ucu ucuna milletvekiliğini kazandı. Ama iptal ettiler, yanlış hesaplanmış. Arkadaşlık bitti. O zaten "ulusal solu" yaratmak için ordaydı. Ama Türkeş’le olmuyordu. Her yerde ve her şeyde hep birinci olan bu zehir gibi kurmay, bunu anında anladı. “Türkeş şüpheliydi, ama demokrattı.” “Dündar Taşer’i o öldürtmüş olamazdı”

Sol dinamikleri örgütlemeye başladı. O doğuştan örgütleyiciydi.Çocukluk anıları bunlarla doluydu. Örgütlemek için can atıyordu. Yeterki ona "ha" desinler.

27 mayısın 31. yıldönümünde (1991 senesinde İrfan Solmazer’in öncülüğünde yapılan “27 Mayıs Hareketinin içine nasıl ettik”"27 Mayıs"ın ne hale geldiğini görerek gururlandılar. Ne kurmaymışız diye övündüler. Çizgi dışına çıkan Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Saffet Alp, Ömer Yazgan ve niceleri cezalarını çekmişlerdi. Onlar ise "çizginin " içine girmişler gereken çevrelere güven vermişlerdi. Vehbi KOÇ çocuklarının düğünlerinde nikah tanıklığı yaparak O'nu onurlandırmıştı.

"27 Mayısçı yüzbaşı" gerilerde kalmıştı. Gözü TRT de oynayan filme takıldı. “Abdülhamit Düşerken” filmindeki o subayla ne anlatılmak isteniyordu. Dışişleri bakanı asılırmıydı?. O İttihat Terakkinin en önemli üç üyesinden biri idi. Kendisi de öyleydi. Rahatsız oldu. Kanal değiştirdi.

 

O artık zengin bir işadamıydı. 27 Mayısçıydı. Binbaşı Fethi Gürcan 27 mayıs uğruna ipte can vermişti ama ,kolay mı,O da vakıflar kurarak, roteryan olarak, 27 mayıs uğruna lobilerde,otel salonlarında mücadele veriyordu. Onda ki yeteneği görüp işadamları onunla çalışmak için can atmışlardı. Sonrada Yüce Tanrı "ya yürü kulum" demişti. O da kitabında sayfalarca iş tecrübelerini anlatıyordu.Gençler faydalansın diye. 12 mart anılarına gelince, keskin bir fren..... Birkaç sayfa yeter.

Solcusuyla sağcısıyla iç içeydi. Her ne kadar 9 mart 1971 sonrası, neredeyse Ziverbey’de gazi oluyordu, ama neyse ki kendisinin "camiden geldiğini" ispat etmişti. Sonrasında da sola ihanet etmediğini, çıkardığı Vatan gazetesi ile ispat ettiğini düşünmüştü. MBK-MHP- Devrim gazetesi-Ulusal solculuk-Ziverbey............. Nerden nereye. İnsan dediğin kuş misali, bugün burda yarın orda.

Şimdi Ziverbey dostlarıyla beraber ve işadamlarıyla omuz omuza vakıflarda, Avrupa yollarında.27 Mayısı da unutmadı. 1961 Anayasası ve Çağdaş Demokrasi Vakfının başındaydı.

Kökü dışardan örgütlerden sakınırdı, yakın dostları ve dünürü ikna etti.Beyoğlu Rotary Kulübü'ne üye oldu ve 2000 yılında başkan oldu.Yüksek tempolu bir çalışmaya girdi.En önemli sosyal yaramız "sokak çocukları" konusuna idealistçe yanaştı.

Soldaydı, sağdaydı, radikaldi, nakliyeciydi...... Neyse ne…. Size ne . Tasası bize mi düştü?

Bildiğim tek şey var: Numan ESİN adlı kişinin “Devrim ve Demokrasi Bir 27 Mayısçının anıları” ibretle okunacak bir kitaptır. Benim hayret ettiğim bu kişilerin “27 Mayısçı” kimliğiyle ortalıkta gezinmeleridir. Tabi bunlara, onlarla aynı yapıdaki “27 Mayısçı” geçinen medya çanak tutmasa ,gezebilir mi?

Suratlarına geçmişleri, yaptıkları vurulmuyor. Yaptıkları yanlarına kar kalıyor. Tabii ki en büyük suç bizde. Geç kaldık bu kişileri sergilemeye.

1993 de bitirmiş kitabını.Yüzü tutmamış herhalde o zaman yayınlamaya. İhtilalin Süvarisi kırbaçlamış olacak bu çıkışı. "İhtilalin süvarisi'nden" 2004 yılında gazete de çıkan bir yazı ,nedeniyle haberdar olmuş ve kitabı alıp okumuş. Böylece Fethi GÜRCAN ı tanımış. Ona ve Talat Aydemir’e “27 mayısın şehitleri” unvanını uygun bulmuş. Anılarının sonuna bunu eklemeyi unutmamış.

O kurmaydı. Verilen savaşta elbet şehitler olacaktı. Önemli olan kalanlardı. Kalanların 27 Mayıs için yaptıkları ve 27 Mayısın vardırıldığı nokta gurur kaynakları. Ne kadar övünse az. Kalkıp ayakta alkışlamalıyız onu.

Beraber okunmalı bu iki kitap.

Ama buradan ilan ediyoruz ki elimiz kalem tuttuğu müddetçe, bu yapıları sergilemeye devam edeceğiz. Arkadaşlarımızın mezarları üzerine bunlara saltanat kurdurtmayacağız.

. "Tarih yaratan adam" anılarını“yazmıştır. 9-12 Mart' taki rolünü ve "yarattığı tarihi " yakında çıkacak kitabımızla sergileyeceğiz.

Aşağıda Ziverbey'de işkence altında alınan ifadesini yayınlıyacağız. Bunu kitabında göremedik. Biz işkence altında olmadan çok şey yazacağız. Banka soydu, devleti yıkacaklar diye bir avuç genci asan ,öldüren zihniyetin yüzündeki örtüyü kaldıracağız. Deniz-Hüseyin-Yusuf 6 Mayıs 1972 de asıldılar. 146/1 den. Tam bir sene sonra bu beylerin kulağı da çekiliverdi. Ah Faruk GÜRLER ah..... Bir feryat bir feryat....Buyrun okuyun...Ama unutmayın bunlar işkencede uydurulmuş ifadeler..... Bu yüzden beraat ettiler

 


NUMAN ESİN'İN İFADESİ (31 Mayıs 1973)

"1969 yılının ilkbaharında muhtemelen haziran ayında Anka­ra'da bulunduğum bir gün işyerime telefon ederek Orhan Kabibay beni Ankara Güvenevler semtindeki evinde yemeğe görüşmeye da­vet etti. Orhan Kabibay'ın bu çağrısı üzerine, arabamla Orhan Kabibay'ın evine gittim. Yanılmıyorsam, evinin altında mobilyacı veya bir postane vardı, ikinci katta olan ve "L" şeklinde salonu bulunan evde bir köşeye çekildik. Ve ikimiz günün aktüel konuları hakkın­da görüşmeye başladık. Bu, arada Orhan Kabibay, bana "Memleketin bir keşmekeş içerisine girdiğini, siyasî ve iktisadî durumun kötüye gittiği­ni, iktidar partisinin vaziyete hakim olamayacağını ve bu durum karşı­sında ordunun iktidara er geç el koyması gerekeceğini veya duruma mü­dahale edeceğini" söyledi. Kendisinin bu mülahazayla o dönemde Hava Kuvvetleri Kumandanı olan Orgeneral Muhsin Batur, 2. Ordu Kumandanı olan Orgeneral Faruk Gürler ve Donanma Kumandanı olan Oramiral Kemal Kayacan ile eski Millî Birlikçilerden Ekrem Acuner'le ve Mucip Ataklı ile temasının olduğunu, ayrıca Ekrem Acuner ile Mucip Ataklı'nın da, ayrı ayrı bu üç kumandanla temas ve münasebetinin sürdürüldüğünü, bu irtibattan ve münasebetten amacın mevcut siyasî ve iktisadî durumu takip ederek, gelecekle doğabilecek ihtimallere göre zamanında tedbir içinde olmak ve müdahale etmek olduğunu bana ifade etti. Ve arkasından bu yük­sek kumandanlarla temas ve işbirliği halinde bulunduğunu da an­lattı. Bana bu durum içerisinde kendisiyle çalışıp çalışmayacağımı sordu. Ben de kendisine bu kumandanları yakinen tanımadığımı, fikir ve inançlarım yakinen bilmediğimi söyledim. Beni temin etti. Her bakımdan güvenilir ve değerli kimseler olduğunu söyledi- Ve ar­kasından da bu çalışmalara Mucip Ataklı ve Ekrem Acuner'in de da­hil olduğunu fakat Ekrem Acuner'in kumandanlardan ayrılarak ken­di başına bir çalışma içerisine girdiğini, bu sebeple Faruk Gürler'in Ekrem Acuner'e karşı cephe aldığını anlattı. Orhan Kabibay'a kumandanların, bu konuda ne dereceye kadar istekli ve kararlı olduk­larını sordum. "Tamamdır, kesin olarak kararlı ve isteklidirler, ben ken­dileriyle her hususta hemfikirim ve onlarla beraberim, daha ne istiyor­sun" karşılığını verdi. Ben de yukarıda zikrettiğim gibi Faruk Gürler Paşa ile Muhsin Batur Paşa'yı yakından tanımadığımı, sadece Oramiral Kemal Kayacan Paşa'yı 1963'ten beri tanıdığımı söyledim. Bana,

"Zamanla sen de bu. kişileri tanıyıp beğeneceksin ve sayacaksın" dedi. Böylece teklifini olumlu karışlayıp, bu faaliyetlerin içerisine girmiş bulundum.

Bu ilk buluşma ve konuşmamızdan sonra tahminen 10-15 gün kadar sonra Orhan Kabibay beni tekrar aradı. Bu defa da evine ça­ğırdı. Gittim. Orada bana bu faaliyetlerle ilgili olarak Doğan Avcıoğlu, llhami Soysal ve İlhan Selçuk'la da anlaşmış olduğunu, onları da bu faaliyete dahil ettiğini, daha doğrusu yapmış olduğu teklifin bu kişiler tarafından da kabul edildiğini söyledi. Ve bu arkadaşların be­ni aralarında görmekten kıvanç 'duyacaklarını da beyan etti. Ben de kabul ettim, llhami Soysal'ın Çankaya Gazeteciler Sitesi'ndeki evin­de bu maksatla verdiği yemeğe katıldım. Orada llhami Soysal, Do­ğan Avcıoğlu, ilhan Selçuk, Orhan Kabibay ve ben toplandık. Hem yedik ve hem de karşılıklı görüş teatisinde bulunduk. Ve bu toplan­tıları sık sık tekrarlamaya ve buna göre çalışmalarımızı sürdürmeye karar verdik. Bu toplantımız tahminen 3.5-4 saat kadar sürdükten sonra evlerimize gitmek üzere oradan ayrıldık.

İlhami Soysal'ın evindeki toplantıdan tahminen 10 gün sonra bu defa Orhan Kabibay'ın evinde toplanılmasına, yemek yenilmesine lüzum görüldü. Orhan Kabibay'ın vaki daveti üzerine anlaşıldı. Nitekim kararlaştırılan günün akşamında Orhan Kabibay'ın evine gittim. Ben eve gittiğimde içeride Orhan Kabibay, llhami Soysal, il­han Selçuk, Doğan Avcıoğlu bulunuyorlardı. Birlikte oturduk, ko­nuşmalardan bu üç yazar arkadaşa da, Orhan Kabibay tarafından, kumandanlarla yaptığı temas ve faaliyetleri hakkında bilgi verilmiş olduğunu anladım. Böylelikle aramızda bir gaye birliğinin doğmuş olduğu görülüyordu. Toplantı esnasında Orhan Kabibay, oluşturulan bu grup içerisine Fakih Özfakih'in dahil edilmesinde fayda mülaha­za ettiğini öne sürdü. Ve bu konu hakkında, bizlerin fikrini aldı. Ben şahsen Fakih Ozfakih'i tanır, beğenir ve takdir ederdim. Hattâ ona güvenirdim de. Bu hissiyatımı bu toplantıda dile getirdim. Diğer arkadaşlar Fakih Özfakih'i yakinen tanımadıklarını, bizim karara tezkiyemiz üzerine itirazları olmadıklarını belirttiler. Orhan Kabibay'ın, Fakih Özfakih'e durumu açmasını ve ona teklifi yapmasını, müsbet sonuç aldığında müteakip toplantımıza davet etmesini söy­ledik. Bu toplantımız da bir önceki gibi 3-3,5 saat kadar sürdükten sonra dağıldık.

3. toplantımızı, Fakih Özfakih'in Ankara, Kocatepe semtindeki evinde yaptık. Evde, Av. Fakih Özfakih, Orhan Kabibay, Ilhami Soy­sal, Doğan Avcıoğlu, ilhan Selçuk toplandık, ilhan Selçuk ikâmet yeri istanbul'da olduğundan toplantılara ya kendisi Ankara'da bu­lunduğu bir sırada katılıyor veyahut da Orhan Kabibay tarafından telefonla davet edilmesi üzerine geliyordu. Bu toplantıda bulunan Fakih Özfakih aslen Konyalı olup, Taşkent kazası halkındandı. Ay­nı zamanda avukattı. 1965 senesinden beri de Orhan Kabibay'la be­raber CHP milletvekilliği görevini yapmaktaydı, ikisi arasındaki dostluk partiden gelmekteydi. Fakih Özfakih aynı zamanda Orge­neral Faruk Gürler'in avukatı ve yakın adamı idi. Bu arkadaş da, bu üç kumandanın (Gürler, Batur, Kayacan) bir faaliyet içerisinde oldu­ğunu ve bizlerin de bu faaliyet bünyesinde harekete katılmış oldu­ğumuzu biliyordu. Bunu Orhan Kabibay kendisine daha evvel söy­lemiş. Bu evdeki toplantıda bir yayın organına ihtiyacımız olup ol­mayacağı konusu görüşüldü. Neticede fikirlerimizi aksettirecek haf­talık bir derginin çıkarılmasının lüzumlu olduğu kanaatine vardık. Ve bir gazetenin çıkarılması hususlarını planladık. Gazeteyi yani haftalık dergiyi Doğan Avcıoğlu sevk ve idare edecek, sorumlu mü­dürü olacak, Ilhami Soysal ile ilhan Selçuk da yazıları ile dergiyi takviye edeceklerdi. Derginin finansmanı için Cemal Reşit Eyuboğlu ağırlığı teşkil edecekti. Bizler de bu dergi için mali yardımda bulunacaktık. Burada yapılan konuşmalardan sezinlediğime göre, Ce­mal Reşit Eyuboğlu, Doğan Avcıoglu'na bağlı olarak faaliyete katıla­caktı. Daha doğrusu faaliyette idi. Çıkarılması düşünülen haftalık gazetenin finansmanına bir adî ortaklık yoluyla gidilecekti. Bu or­taklığın büyük payını Cemal Reşit Eyuboğlu verecek, ben, Coşkun Bölükbaşıoglu (Ankara'da münteşir, iş ve Ekonomi gazetesi sahibi) ve Doğan Avcıoğhı mahdut hisselerle katılacaktık. Benim katılma payım 6.000.- TL idi. Coşkun Bölükbaşıoğlu ve Doğan Avcıoğ-lu'nün hisseleri bu miktar civarında idi. Sadece Cemal Reşit Eyu-boğlu'nunki 100.000.-TL idi. Bunun için bir adî ortaklık mukavele­si yaptık. Bu mukavele örneklerinden biri benim şahsî evraklarımın arasında mevcuttur Gerekirse bunu ibraz edebilirim. Toplantımız 3 saat kadar sürdükten sonra evden ayrıldık.

Bu sırada, yani 1969 yılı ağustos ayı başlarında, ben işim sebe­biyle Tahran'a ve Kuveyt'e gittim. Bu seyahatim 20 gün sürdü. An­kara'ya dönüşümde Orhan Kabibay'ı aradım. Kendisini yazıhane­me davet ettim, geldi. Bana, "Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın kendisiyle görüştüğünü, Doğan Avcıoğlu, ilhan Selçuk ve ilhamı Soy-sal'ın bu iki zatın aramızda bulanmasını arzu ettiklerini, benim buna bir diyeceğim olup olmadığını" sordu. Ben de Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal'ın benim için meçhul olmadığını, kendilerini çok iyi tanıdığımı, kendileriyle değil böyle bir konu için, herhangi başka bir iş için dahi beraber bulunmayı arzu etmediğimi kesinlikle ifade ettim. "Adımı her ikisinin adının yanına koyduramam" dedim. Her ikisinin kişiliklerinin bizce belli olması yanında, bu arkadaşların bizim dışımızda gizli bir faaliyet içinde bulunmaları sebebiyle ara­mıza alınmalarının tehlikeli ve zararlı olacağını yine kesinlikle Or­han Kabibay'a anlattım. Orhan Kabibay bana "Prensip itibariyle hak­lısın, ama bu görüşünüzü o arkadaşlara nasıl kabul ettireceğiz, bunu bi­lemiyorum" dedi. Derhal toplantıya arkadaşları çağırmasını istedim. Orhan Kabibay'ın evine geldiğimin ertesi günü toplandık. Bu top­lantıya Orhan Kabibay, Fakih Özfakih, Doğan Avcıoğlu, llhami Soy­sal, ilhan Selçuk katılmıştık. Orhan Kabibay'ın ilk konuşmasından sonra sözü ben aldım, Cemal Madanoğlu ve Osman Koksal hakkın­da görüşlerimi açıkça ifade ettim. Ve "Cemal Madanoğlu ile Osman Koksal bu topluluğa girerse ben çıkarım" diyerek ağırlığımı koydum. Arkadaşlar bana "Sen hissi hareket ediyorsun, 13 Kasım'ın acısını hâlâ unutmamışsın, halbuki memleket meselelerini görüşmekte şahsî hisler değil, akıl ve mantık rol oynar" diye karşılık verdiler. "Cemal Madanoğlu'nun 1960'dan bu yana fikir bakımından çok yetiştiğini, memleket meselelerini çok iyi kavradığını" söylediler. Bu hususta bil­hassa, üç yazar, yani ilhan Selçuk, Doğan Avcıoglu ve ilhamı Soy­sal direttiler. Ve kendisinin memlekette büyük şöhreti olduğunu, her türlü harekette şöhrete ihtiyaç bulunduğunu, o bakımdan ken­disinden yararlanmak icap ettiğini söylediler. Ben buna da karşı çıktım. Toplantı benim bu itiraz etmeme rağmen bir karara varıla-madan nihayet buldu.

Tahminen 1969 yılı eylül ayına rastlayan son toplantıdan sonra, bir iki defa şahsen Doğan Avcıoğlu ve llhami Soysal beni iknaya ça­lıştılar. Fikrimde ısrar ettim. Bunun üzerine birkaç gün sonra da, il­han Selçuk, Doğan Avcıoğlu, llhami Soysal beni ziyarete yazıhane­me geldiler. Fakih Özfakih ve Orhan Kabibay'a da haber vermişler. Fakih Özfakih geldi. Orhan Kabibay gelmedi, ilhan Selçuk, diğer arkadaşları, yani Doğan Avcıoğlu ve llhajni Soysal adına "Artık bi­zimle beraber olmak istemediklerini ve faaliyetlerini ayrıca kendileri yü­rüteceklerini" beyanla, soğuk bir hava içinde yanımızdan ayrıldılar. Biz de Fakih Özfakih'le bunu kabul ettik ve sonucu Orhan Kabi­bay'a bildirdik.

Bu arada 1969 yılı ekim ayı seçimleri araya girdi. Bu mülahazay­la çalışmalarımıza ara verdik. Orhan Kabibay'ın İstanbul’dan CHP milletvekili seçilmesi için ben de çalıştım ve kendisine destek ol­dum. Orhan Kabibay'la 1959 yıllarından beri iyi tanışır ve görüşür­dük. 27 Mayıs ihtilâlinde İstanbul’da beraber hizmet gördük. Komitede beraber çalıştık, 14’1er olayında o da benim gibi yurt dışına gönderildi. Kendisini sever ve beğenirdim. Bana nazaran daha yaş­lı, rütbeli ve tecrübeli bir büyügümdü. Kendisine saygım vardır, ih­tilâl döneminde kendisi yarbay rütbesinde, ben ise yeni yüzbaşıy­dım. Orhan Kabibay 1969 seçimlerini İstanbul’da CHP listesinden kazanarak milletvekili oldu.

Orhan Kabibay milletvekili olduktan sonra, 1970 yılının baharın­da emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan hakkında bana bilgi verdi. Kendisini çok eski yıllardan beri tanıdığım, her bakımdan güvenilir, dürüst ve akıllı bir kimse olduğunu, bu arkadaşı da kadromuza da­hil etmekte fayda mülâhaza ettiğini söyledi. Ben, Orhan Kabibay'ın bahsetmesinden önce Talat Turhan'ı bir iki defa emekli Kurmay Al­bay Dündar Seyhan'ın evinde görmüştüm. Kendisi hakkında da o zaman, müspet bir intibam vardı. Orhan Kabibay'ın fikrine ben de katıldım. Orhan Kabibay kuvvet kumandanlarıyla ilgili faaliyetleri­ni Talat Turhan'a nakletmek suretiyle ona da teklifte bulunmuş, o da bu teklifi kabul ederek aramıza katılıp bu yolda çalışmayı yüklen­miştir. Böylece Orhan Kabibay'a bağlı olarak faaliyet gösteren gru­bumuz bünyesine yeni bir arkadaş daha girmiş bulundu. Zaman za­man Orhan Kabibay ve Fakih Özfakih'in evinde yapmış olduğumuz toplantılarda Orhan Kabibay ordudaki çalışmalarla ilgili bilgileri bi­ze nakleder ve ordu müdahalesinin gittikçe yakınlaştığını anlatırdı, söylerdi.

Orhan Kabibay'la birlikte faaliyet içinde bulunmam sebebiyle Orhan Kabibay'ın İstanbul’da kendisine bağlı Silâhlı Kuvvetler men­suplarından bir grup oluşturduğunu ve bu grup içinde Levazım Yar­bay Hasan Yalçınkaya, Tank Yarbay Mehmet Şahin, Piyade Albay Bedri Buluç, Piyade Albay Orhan Dengiz adlı subayların bulunduklarını, Talat Turhan'ın da bu subaylarla temas halinde olduğunu öğrenmiş­tim.

1970 senesi içinde bir gün İstanbul’a geldiğimde Talat Turhan, beni kendisine bağlı olan ve birlikte faaliyet yürüttükleri Dr Mem-duh Erenin Kadıköy'deki muayenehanesine götürdü. Ben, Dr. Mem-duh Eren'i 27 Mayıs ihtilâlini müteakip günlerde şahsen ve ismen tanırdım. Fakat aramızda bir bağ yoktu. Dr. Memduh Eren orada bir arkadaşı bana göstererek "Bu kişi köprüde çalışan, yani Boğaziçi Köp-rüsü'nde çalışan jeologdur, size Boğaziçi Köprüsü hakkında istenilen iza­hatı yapar" dedi. Ve bu arkadaş bize Boğaziçi Köprusü'nün ayakları hakkında ve evsafı hakkında yeteri kadar bilgi verdi.

Bilâhare, bu grubumuza irfan Solmazer'i de kattık. Böylece Or­han Kabibay'a ve dolayısıyle Muhsin Batur, Faruk Gürler ve Kemal Kayacan'a bağlı olarak faaliyet gösteren grubumuzun mensubu beş kişiye çıkmış oldu. Bu grup, faaliyetini, öz olarak ifade etmek gere­kirse ben, Orhan Kabibay'a bağlı olarak Deniz Kuvvetleri'nin genç subay kesimiyle ve aklımda kaldığına göre bu subaylardan Sarp Ku-ray ve iki arkadaşıyla, Orhan Kabibay ise Kara Kuvvetleri mensup­larıyla, Fakih Özfakih parlamento, .Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilişki Ve faaliyette bulunuyordu. Talat Turhan ise Orhan Kabibay'a bağlı olarak İstanbul',da hem cuntaya dahil or­du mensuplarından bazıları, hem de sivil kesimin belirli şahıslarıyla ilişkilerini sürdürüyordu.

Samimi olarak itiraf etmek gerekirse, Cemal Madanoğlu cuntası ile birlikte çalışmak istemememi gerektiren husus, bu kişinin sevk ve idaresi altında bulunan arkadaşlarının fikir yapıları bakımından tasvip etmediğim kişiler olmasıdır. Meselâ ilhan Selçuk benim de­ğerlendirmeme göre Marksist-Lenininst bir yazardır. Doğan Avcıoğ-lu ise "Marksist'tir. Ilhami Soysal için ise belirmiş bir kanaatim yok­tu. Böyle bir kadronun görev aldığı bir faaliyet içerisinde bulunmam uygun olmazdı.

Talat Turhan, bir konuşmasında, bana Hava Yer yüzbaşısı Fevzi Özkaya adında bir arkadaşın da, kendisine bağlı olarak kadro bün­yesinde faaliyet gösterdiğini söylemişti. Fakat ben bu yüzbaşıyı hiç görmedim. Yine bir gün Talat Turhan'la buluşmamda adı geçen ba­na Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu mensubu olduğunu iddia ederek eyleme geçen ve çeşitli anarşik olaylar çıkaran Deniz Gezmiş hak­kında "Biliyorum Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu olaylardan ötürü ida­ma mahkûm edildiler. Bunların idam edilmemden için kampanya açmak ve bir faaliyete geçmekte fayda görenler var, bu iş için bana Hasan Basri Akgiray adında bir savcı muavini müracaat etti. Osman Deniz de buna taraftar, bir kampanya açalım mı? Siz ne diyorsunuz?" dedi. Ben de "Böyle bir şeye lüzum yoktur" dedim.

Ankara'da faaliyetlerimizle ilgili konular hakkında irfan Solmazer'le görüşürken irfan Solmazer'in yanında Deniz subayı Sarp Ku-ray ve Askerî Tıbbiye öğrencisi Cengiz Kılıç'ı gördüğümü, bu arada şahsen gördüğüm takdirde tanıyabileceğim başka subay ve öğrencile­re de orada tesadüf ettiğimi hatırlıyorum.

Rafet Kaplangı da faaliyetimiz içerisinde bulunan ve görev almış olan bir arkadaştı. Kendisi temas ve faaliyetlerini Talat Turhan, Ce-lil Gürkan ve Orhan Kabibay'la, sürdürürdü. Ben bu arkadaşı Talat Turhan'ın ve irfan Solmazer'in yanında müteaddit defalar gördüm. Şahsen kendisini sevmememe ve itimat etmememe rağmen maale­sef kadromuza mensup arkadaşlarımla temas ve münasebetteydi. Emniyet Genel Müdür Muavini olan Adnan Çakmak'i 1965'ten be­ri tanırım. Bu tanışıklığım, Adnan Çakmak'ın Dündar Seyhan'la sa­mimi oluşundan ötürüdür. Kendisiyle fazla bir münasebetim olma­mıştır. Sadece Talat Turhan'la Adnan Çakmak arasındaki münase­betin iyi olduğunu ve birbirlerinin evlerine gidip geldiklerini biliyo­rum. Adnan Çakmak'ın Talat Turhan'la gizli bir faaliyet içinde bu­lunduğunu bildiğini zannediyorum.

Muzaffer Yılmaz'ı tanımam. Taksim soygununu, İrfan Solmazer, Talat Turhan ve ekibi benim malûmatım dışında yapmışlardır.

Bundan 8-8.5 ay evvel işim icabı Almanya'ya gitmiştim. Orada, İrfan Solmazer'i ziyaret ettim. Daha doğrusu o beni gelip büromda buldu. Konuşmamız esnasında adı geçen bana Mihri Belli'nin ken­disiyle görüşmek için haber gönderdiğini, bu kişi ile görüşüp görüş­meme hususunda tereddüte düştüğünü, bu husus hakkında benim ne düşündüğümü sordu. Ben de "Sakın bu adamla konuşma, sonrabununla görüştüğün öğrenilirse senin için hiç iyi olmaz, zira burada Mil­lî istihbarat Teşkilatı'nın adamları da var, üstelik bu adamla ne görüşe­ceksin?" dedim.Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan'a avukatı ben tuttum. Zira bomba ve cunta olayları ile ilgili olarak eninde sonunda tutuklana­cağımı da biliyordum. Doğrusu içim rahat değildi. Talat Turhan'a tutmuş olduğum avukat Gülçin Çaylıgil ile avukat Ziyanur Erun'a bende bu olayla ilgili olarak vekâletnamemi vermiştim. Talat Tur­han'ın avukatlık ücreti 20.000.- TL. olarak kararlaştırıldı. Ben bu­nun 10.000.- TL.'sini vermeyi tekeffül ettim ve 5000.- TL.'sım peşin olarak verdim. Mütebaki olan 10.000.- TL.'sını da Talat Turhan'ın ailesi ödeyecekti. Bütün bunlara rağmen benim elimde muteber, yurt dışına çıkmaya geçerli, temdit edilmiş bir pasaport olduğu hal­de, adalet önünde rahatlıkla hesap verip ,vicdanen huzur içinde ol­mak amacıyla yurt dışına İrfan Solmazer gibi kaçmadım.Cunta hareketinin muvaffak olmasından sonra kurulması düşü­nülen Kurucu Meclis ve Devrim hükümetinin işleyiş ve kurulması­nı düzenleyen Anayasa taslağının, hazırlanmasında Hâkim Yarbay Emin Değer, Hukuk Fakültesi mezunu Topçu Pilot Albay Hidayet Ilgar, Avukat Fakih Özfakih ile Hava Kurmay Albay İlyas Albay-rak'ın katkıları ve çalışmaları olmuştur

Cuntanın İstanbul kesiminde faaliyet gösteren arkadaşlardan Le­vazım Albayı Hasan Yalçınkaya'yı Orhan Kabibay'ın çok yakını ve aynı zamanda faaliyet içinde bulunan arkadaşı olması hasebiyle ta­nırım. Kendisini Ankara'da ve İstanbul’da da görmüşümdür. Zaman zaman cunta faaliyeti ile ilgili olarak Hasan Yalçmkaya Ankara'ya ge­lir, ben ve Orhan Kabibay'la mezkûr konu hakkında görüşürdük. Kendisi yanılmıyorsam o dönemde Kazlıçeşme'de 601. Levazım Ta­bur Kumandanı idi. Benim de bu yere yakın bir yıkama-yaglama is­tasyonum vardı. Zaman zaman yerime giderdim. 1970 yılının hazi­ran ayında, Talat Turhan'ın Ankara'dan dönüşünde, akşam üzeri, evine uğramıştım. Çıkarken bana içinde ne olduğunu bilmediğim 2 paket kutuyu Hasan Yalçınkaya'ya götürmek üzere emaneten verdi. Arabanın bagajına bunlan koydum. Geceyi Levent'teki evimde ge­çirdikten sonra, ertesi gün öğleyin Hasan Yalçınkaya'yı taburunda ziyaretle ona emanetleri verdim. Ve odasına girerek bir kahve içtim. Bu paketlerin ağırlıkları yaklaşık olarak 15'er kilodan 30 kg. idi. Bu paketlerin içinde patlayıcı veya yanıcı bir madde olup olmadığını bilmiyorum. Çünkü açıp bakmadım. Bundan başka 1972 yılı tem­muz ayı başlarında yine Mercedes arabamla Talat Turhan'ı Kumka-pı'daki inşaatında ziyarete gitmiştim. O dönemde emekli olup Ak­saray'da lokanta açtığını söylediği Hasan Yalçmkaya'yı ziyaret ede­lim, dedi. Ben de bu teklifini olumlu karşıladım. Gitmeden evvel bana "Burada Hasan'a götürülecek 2-3 paket var, onları da yanımıza alalım" dedi. Ben de kabul ettim. Yanına aldı bu paketleri ve aynı arabayla lokantaya gittik. Orada Hasan Yalçınkaya'yı gördük. Ve Ha­san'a bu paketleri Talat Turhan teslim etti. Paketlerin üzerinde bir­takım Almanca yazılar vardı. Bunların ağırlığı da bir önceki paket­lerin ağırlığındaydı. Fakat içinde olanı bilmiyorum

İrfan Solmazer, yurt içindeyken, yani Ankara'dayken, daha önce elinde yurt dışına çıkmak için pasaportu yoktu. Çıkışından çok kısa bir süre önce Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden temin ettiği pasa­portla , uçakla Almanya'nın Münih şehrine gitmiştir, İrfan Solmazer o tarihlerde kurulmuş ve faaliyet halinde bulunan "Demos-Su Ürün­leri Anonim Şirketi’nin Avrupa'daki işlerini tedvir için Almanya'ya görevli olarak gitmişti. Kendisini' bu şirketin murahhas azası Ömer Boyar, Fethi Çelikbaş (şirketin idare meclisi reisi), Süreyya Koç (mezkûr şirketin idare meclisi azası) ve aynı zamanda İrfan Solmazer'in yazıhanesine sık sık gelip giden ve fakat mezkûr şirketle ilgisi olmayan Urfa Mebusu İbrahim (soyadını hatırlamıyorum. Cumhu­riyetçi Güven Partisi üyesidir) tarafından bahis konusu iş için gön­derildiğini biliyorum. Demas'ın o tarihlerde Almanya'da bir şubesi yoktu. Bu şube açılıncaya kadar İrfan Solmazer bizim şirketimizin Münih şubesinden işleri için yararlanmıştır, İrfan Solmazer'e firma­sının bu işle ilgili olarak 2500 Mark aylık verdiğini biliyorum. Bu firma büyük ölçüde limon ihracatı yapan bir firmadır, İrfan Solma-zer'in parlamento çevresinde CHP ve CGP milletvekillerinden ar­kadaşları vardır. Bu arkadaşlarından en çok samimi oldukları ve se­viştikleri parlamenterler eski Tarım Bakanı Turan Şahin, CGP'den İhsan Karadayı, bir müddet Adalet Bakanlığı yapmış olan Fehmi Al­paslan'dır.

Dr. Memduh Eren, Talat Turhan, Orhan Kabibay birlikte bir si­vil kadro listesi tanzim etmişler ve bunu Celil Gürkan'a götürüp ver­mişlerdir. Bunu Dr. Memduh Eren Ankara'ya geldiğinde kendisiyle evimde yapmış olduğum konuşmada bana söyledi.

Muhabere astsubayı olup 1. Ordu Karargâhı'nın Kripto merice-zinde görevli olduğunu bildiğim muhabere astsubayı Mahmut Dondurmacı'yı tanırım. Kendisini Talat Turhan'ın yanında gördüm, Talat Turhan'ın bu arkadaştan muhabere hizmetlerinde yararlandığını ve kendisinden bazı bilgileri aldığını biliyorum. Mahmut Dondurmacı da Talat Turhan'a bağlı olarak oluşturmuş bulunduğumuz kad­ronun bir mensubu idi.Gerek Talat Turhan'ın ve gerekse İrfan Solmazer'in temasta bu­lundukları genç subayların genel olarak Marksist-Leninist düşünce­ye sempati duyan ve hatta Marksist-Leninistligi benimseyecek kadar işi ileriye götüren kişiler olduğunu duymam ve bu arada memleket­te Marksist-Leninistler tarafından sürdürülen silâhlı eylemlerin vahameti ve bu kişilerle tanımadığım ve bilmediğim bazı genç subay­ların da işbirliği içerisinde bulunduklarımı öğrenmem, bende haklı olarak kaygı ve endişe yarattı, işte, bu anda düşünce ile hareket ede­rek yapacağımız devrim hareketi muvaffak dahi olduğunda, bu ko­münist hareketleri bastırmanın güçlüğünü idrak etmiştim. Bu dü­şünceyle cunta hareketinin İstanbul kesiminde görevli bulunan , Kurmay Albay Feridun Besler'e endişelerimi söyleyerek şimdiden gerekli tedbir almalarını ve ona göre planlı hareket etmelerini bildirdim. Bu arada yine İstanbul’da Vilâyet Sivil Savunma Uzmanlığı’nda görevli olup da bizim örgütsel faaliyetle ilgisi bulunmayan emekli subay üsteğmen, soyadını şimdi hatırlayamadığım Ergun'a ve An­kara'da emekli kurmay albay eski İstanbul Emniyet Müdürü ve bi­zim örgütsel faaliyetle ilişkisi bulunmayan fakat aşın milliyetçi olan Muammer Şahin'e de bu endişelerimi açıkladım. Ve kendilerinden bana bu konuda yardımcı olmalarını rica ettim,Olaylar hakkındaki bilgi, görgü ve faaliyetlerim bunlardan iba­rettir. Şimdi çok pişmanım. Yüksek adalet önünde hesap vermek amacıyla Anayurt'ta kaldım. Aksi halde firmamın dış bürolarının birine veya başka bir ülkeye yanımdaki pasaportla yurt dışına çıkardım. Bir hatâ yaptım. Cezasını çekmeye razıyım, dedi. Yüksek sesle okuduğu ifadesinin doğru yazıldığını beyan ettiğinden, altı birlikte imza edildi.


Necati TAN Recai ÜNAL
Em.Ş.I.Kom.Mua. Em.Ş.I.P.M.


Numan Sabit ESiN
Sanık
31 Mayıs 1973

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Sağdan mı İstersin Soldan mı ? ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5469401
Syndicate
 
left
Top! Top!
right