|
Ömer Gürcan, idam edilen Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın 4 çocuğundan biri. Ankara’da yaşıyor. O da bir “süvari” ve o da bir muhalif. İdam edilen darbeci bir babanın oğlu ve bir başka darbenin, 12 Eylül’ün mağduru Ömer Gürcan ile darbe, idam ve bugünler üzerine:
-Babanız, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan idam edildiğinde kaç yaşındaydınız?
15 yaşındaydım. 1949 doğumluyum
-Babanızın Ankara Merkez Cezaevi’nde idam edildiği 27 Haziran 1964 tarihini nasıl anımsarsınız? O gün sizin için nasıl geçti?
27 Haziran günü sabahleyin öğrendik. 26 Haziran günü akşamı Kızılay’da akşam gazeteleri idam edileceğini yazıyor, satıcılar bağırıyordu. İnanmazsınız belki ama çok metindim. Akşam gözüm hep gökyüzündeydi. Babamın arkadaşlarının uçurucağı uçakları bekliyordum. Babam bizi öyle yetiştirmişti ki; “Arkadaşını satan, vatanını satar” düşüncesi hakimdi. Babamın arkadaşlarının korkup saklanacakları, aklımın köşesinden bile geçmemişti. “Babamın arkadaşlarının uçuracağı uçakları bekliyordum” derken, nasıl bir umuttu bu? Babamın karakterinde olduğunu düşünüyordum arkadaşlarının. İhtilal öncesi bizim evi dolduran subayların babamı kurtaracaklarını düşünüyordum. Babam olsaydı, ortalığı birbirine sokardı. Biz, Deniz Gezmiş arkadaşımız asılırken, elimizden gelen her olanağı kullanmıştık. O güne dönersek. Beklerken uyuya kalmışım. Sabah 06.00 civarında, annemin çığlığıyla uyandım. Babama mahkemelerde hayran olan bir astsubay, zili çalmadan içeri bir kartvizit atmış. Üzerinde, “Katiller Binbaşım’a kıydılar” yazıyordu. Annem (Esma Gürcan) bunu duyunca, “Fethim’e kıydılar” diye haykırdı. Gözyaşlarımızı tutuyorduk. Ablam (Gülderen Gürcan), erkek kardeşim (Öner Gürcan) ve 1.5 yaşındaki kız kardeşimin (Sema Gürcan) ne yaptığını hatırlamıyorum. Ama ben sanki meydan okurcasına dikiliyordum. Bizi yıldıramayacaklarını haykırıyordum bu dikilişimle. Anneanne dediğimiz ailenin tek dindarı teyzem, Allah’a yakarıyordu: “Eğer olsaydın, Fethim’e bunu layık görmezdin” diye. Bir daha teyzem namaz da kılmadı. Dayım geldi. Bizi mezarlığa, Cebeci Mezarlığı’na götürdü.
-Siz de daha sonra Hava Harp Okulu’na girdiniz değil mi?
Hayır. ODTÜ’de elektronik mühendisliğini kazanmıştım. Askerlik bende bir tutkuydu.1963 yılında babam hapisteyken Kuleli Askeri Lisesi’ne başvurdum. Babam nedeniyle almadılar. Bu sefer Hava Kuvvetleri hesabına, elektronik mühendisi olarak okumak için başvurdum. Başvurumu kabul ettiler. Ancak 15 gün sonra Fethi Gürcan’ın oğlu olduğumu öğrenince üniformamı geri aldılar. Ben de hukuk ve medya savaşı başlattım. 8 ay sonra tekrar üniformamı geri verdiler. Babamın hapisteki arkadaşlarını ziyarete, üniformalı olarak gittim. Hepsi sevinçten ağlıyordu. Sanki üniformayı kendileri giymiş gibi. Üniforma bizim şerefimizdi. Karşı tarafa bırakılmamalıydı.
-Fethi Gürcan, idama giden yolculuğunda, Ankara Merkez Cezaevi’nde kimlerle koğuş arkadaşlığı yaptı, kimlerle o süreci paylaştı?
Babam son günlerini diğer idam mahkumu 3 arkadaşı ile geçirdi. Meclis ikisini müebbete çevirdi. Bunlar Albay Talat Aydemir (İdam edildi), Yarbay Osman Deniz ve Üsteğmen Erol Dinçer.
-Kaç kez ziyaretine gittiniz, anımsıyor musunuz?
Hemen hemen her hafta gidiyorduk.İdam edilmeden üç gün önce de ziyaretine gitmiştik. İdamı, Meclis ile Senato arasında gidip geliyordu. Karar kesinleşmemişti. Son üç günde bitirdiler.
-En son görüşmenizde aranızda ne diyalog geçti? Neler konuştunuz?
Her zaman şakacılığı üzerindeydi. Benim siyasal tahsili yapmamı arzuluyordu. “İhtilal ve Darbeler Tarihi” adlı kitabı okumamı istiyordu. Şaşırtıcı ama bütün aile fertleri; başta dayım ve annem olmak üzere dimdiktik. Gözyaşımızı birbirimize göstermiyorduk. İçimize akıtıyorduk. İçimize akıttığımız gözyaşının bizi dingin, kararlı kıldığı inancındaydım.
-Babanız idam edileceğini hissediyor muydu?
Bu mevzuyu hiç konuşmuyorduk. O bizi olduğu kadar, içerdeki Harbiyeliler’i, genç subayları, onların ailelerini düşünüyordu. “Çıkarsam yine ihtilal yaparım” sözünde, o genç subaylara yapılanlara karşı tepkisi doludur.
-“Tabii ki fiili hareketi yapan gençlerdir. Bir süvari atını nereye saklasın, bir teğmen tankını nereye saklasın? Tank çuvala sığmaz. Onlara bu yolu gösteren biziz. Bizi asın, bu çocuklara yazık etmeyin” demiş babanız.
Evet. Kendi canı değil, gençlerin ezilmesi onu kahrediyordu. Ondan aldığımız karakter nedeniyle, kendimizi düşünmeyip gençlerin ailerine koşuşturuyorduk. Dayım, annem, hep o gençlerin aileriyle ilgiliydi.
-Gürcan saat kaçta idam edildi?
Bize yazdığı mektup: 27 Haziran, saat: 02.55 ibareli.
-O ölüm anını, o atmosferi hiç dinlediniz mi birinden?
Osman Deniz’in anılarından detayı öğrendik. Bir de o gün cezaevindeki mahkumlardan... Mahkumlar hiçbir şey görmemişler. Sadece babamın idama yürürken kararlı ayak seslerini anlatıyorlar. Bu gururlu yürüyüşün çıkardığı ayak seslerinin, hala kendilerinin tüylerini ürperttiğini söylüyorlar. İdamdaki şakacı ve kararlı tavrının, tüm idamı seyredenleri sarstığını öğrendik anılardan. “Benden korktuğunuz için beni asıyorsunuz. Ama ben korkmuyorum. Ben ihtilalciyim. Bin Fethi Gürcan feda olsun bu vatana” diye haykırarak, kendi iskemlesini tekmeliyerek yaşama veda etmiş. Babam yaşasaydı, ‘68’in tüm sağ ve sol gençliği onun peşinden giderdi. Ne (Alparslan) Türkeş, ne de sol görünümlü cuntalar barınamazdı gençliğin içinde.
-İnfazın ardından babanız nasıl teslim edildi aileye? Hiç onun yüzünü gördünüz mü?
Dayım (Mustafa Türker), kardeşim Öner ve beni mezarlığa götürdü. Yıkanırken babamı gördük. Hiçbir şey olmamış gibi uyuyordu. Her yer asker doluydu. Görevli subaylar da ağlıyordu. Gömerken, tabut taşımada kullanılan atlı arabanın atının şaha kalkıp kişnemesi, hepimizi alt üst etti. At, süvarisini yolcu ediyordu. Metafizikçi değiliz. Devrimciyiz ama bu olan olay bizi şaşırttı.
-Atlar, süvarisini yolcu mu eder?
Deyimi, öbür dünyaya onuruyla gitmesi, selamlaması anlamında kullandım. Babanızın süvariliği nereden geliyor? Atlara olan sevgisi Harp Okulu’nda mı başlamış, yoksa çocukluktan gelen bir tutku muymuş? Babamın babası da subay. Her yere at sırtında gitmişler. Yoğun bir hayvan sevgisi vardı. Evimizde kedi, köpek eksik olmazdı. İnsanları sevdiği gibi hayvanları da severdi. At, onun bir parçasıydı. Hergün atla ilgili bir hikayesini dinler, mest olurduk. At kokusu benim için de bir tutku.
-Fethi Bey’in atlarla ilgili bir hikayesini aktarmanızı rica etsem.
Tabii. Babam Harbiyeliler’e anlatmış. Onlar bana aktarmıştı: 21 Mayıs Hareketi’nden önce, İstanbul Aksaray’da giderken, arkasından biri koşup gelmiş. “Efendi efendi! Atım sizi gördü, yerinde duramıyor” demiş. Babam gitmiş arabacının atının yanına. Bakmış; yıllarca önce yarışmalara katıldığı at. At, diz çökmüş, başını babamın omzuna koymuş. Ağlamaya başlamış. Babam da ağlamaya başlamış. Babamın bir şey yapacak durumu yok. Yakında ihtilale öncülük edecek. Sahibine atla ilgili anılarını anlatmış. “Bunu arabada kullanma. Kendine yeni bir at al. Bunu sadece binek olarak kullan” demiş. Arabanın sahibine de yeni at alması için, bir yıllık bakım parası tutarını vermiş. Sonra da babam ağlayarak atından uzaklaşmış
-Aile kökleriniz nerede?
Babam’ın babası Kütahya Simav’dan. Babaannem Tekirdağ. Annem, Afyon Dinar’dan.
-Siz at tutkunuzu babanıza mı borçlusunuz? Eğitimcilik de yapıyorsunuz bu alanda.
Evet, kendimi bildim bileli ata binerim. İlk hocam babamdı. Onla beraber Dikmen’de, karlar içinde, at sırtında birlikleri teftiş ederdik. Sonradan eğitim alarak diplomalı eğitici oldum. Kendime ait Merter adlı İngiliz atım var.
-Babanız nasıl biriydi? Aile ilişkileri nasıldı?
Babam sevgi doluydu. Her konuyu onla konuşabilirdik. Evimiz akraba çocuklarıyla doluydu. Yarışmalara, yurtdışına çıkıp geri döndüğünde, elleri oyuncak dolu gelirdi. Yalnız bize değil, bize ne aldıysa, komşu çocuklara da aynısından getirirdi. Ablama bebek getirmişse, gecekonduda oturan komşumuzun kızına da bebek getirirdi. Etrafı hep insan ve genç, çocuk kaynardı.
-Yarışmalardan kastınız, binicilik yarışmaları değil mi?
Evet, kendisi milli biniciydi. Viyana’da hem at terbiyesinde, hem de engellide birinci olması, aynı zamanda uluslararası yarışmada attan düşüp kolunu kırmasına karşın, tekrar kalkıp ata binip dönemin İngiltere Kraliçesi’ni (Elizabeth) selamlayıp bayılması, onu ordu içinde efsaneleştirmişti.
-Annenizle babanızın ilişkisi nasıldı? Bir aşk evliliği mi?
Evet... Tabii, biz detayı Nesrin Turhan’ın yazdığı “İhtilalin Süvarisi” adlı kitaptan öğrendik. Yazar, halamla, yengelerim ve babamın arkadaşlarıyla ve tabii ki bizlerle yaptığı konuşma ve bilgi toplamayla enfes ve çok kaliteli bir belgesel roman yazdı. Tüm gençliğin bu kitabı okuması gerektiği inancındayım. Onlar için can veren kişiye sahip olmaları gerekir.
-Ben sizin gözünüzle anne ve babanızın ilişkisini merak ediyorum ama. Hiç didişmeler olmaz mıydı?
Annem ile babamın kavgasını hiç görmedik. Yanlız bir keresinde bir davetten gelmişlerdi. Annem söylenip duruyordu. Babam bizi kolları arasına almış gülüyordu. Amerikalı bir kadın subay, babamı dansa kaldırmış. Onun kocası da annemi kaldırmak istemiş. “Buna sen fırsat verdin” diye söyleniyordu annem.
-Ya sizin babanızla aranızda oyunlar, ritüeller?
Babamın bir özelliği de hepimizi toplayarak kitap okumasıydı. Bilhassa, Aziz Nesin’in hikayelerini okuyup, ailecek gülerdik. Ayrıca hatırladığım Yaşar Kemal’in İnce Memed’i. Bir de hepimizi matematik çalıştırır, “Aramızda kim daha hızlı çözecek?” diye yarıştırma yapardı. Harp Okulu’nda boksörlük de yapmış. Sonradan bırakmış. Bana ve Öner’e, yakın döğüşme ve boks eğitimi de yaptırmıştı. Bir odamızda eşya olmazdı. Yerde yatak vardı. Üzerinde bir örtü; boğuşur, dururduk. Ablam, en özel sorunlarını annemden önce babama açardı.
-Anneniz, babanızın yargılanma ve idam edilme sürecinde mi politize oldu?
Hayır. Daha önce de devamlı kitap okuyan biriydi annem. “Politize olma” kelimesi, annem için yanlış olabilir. Annem, sessizce ve ön plana çıkmadan babamın ve bizlerin arkasını doldurdu. Babamın ve bizim arkadaşlarımıza sofrasını açtı. Biz konuşurken çaylarımızı yetiştirdi. Devamlı dinledi. Gelen insanlara huzurlu bir ortam sağladı. Yürüyüşlere katılmadı. Ama polisin kovaladığı insanlara, kapısını açarak içeri aldı. Evini arayan polise ve askere mızmızlanmadan, komik ama misafir etti. Hep sakin oldu. Her olayda sakinliği ile şaşırtıcıydı. Bizi almaya gelen polis dahi, onun sakinliği karşısında duruldu. Gelenin gidenin saygınlığını kazandı. Kimseye düşman olmadı. Bizi de öyle eğitti. Babam kadar annemden de sevgiyi öğrendik.
-Ya kardeşleriniz idam sürecini nasıl yaşadı? Çok ama çok ağır bir durum olmalı.
Sema; en küçük kardeşim, 1.5 yaşındaydı. Babamın öldüğünü sonra öğrendi. Deniz Gezmiş’in idamlarında idamı öğrendi. Ablam Gülderen, babama çok düşkündü. Çok sarsıldı ama dimdik durmasını annemden öğrenmişti. Kardeşim Öner, 12 yaşındaydı. Bana çok benzer biçimde, babamızdan bayrak aldığımız düşüncesiyle davrandı. Ağladıysa içine ağladı. Dayım ve teyzelerim bize kol kanat gerdiler. Dışarıya verdiğimiz tek mesajı verdik: Ot gibi yaşamaktansa babam gibi ölmek, babamıza yakışır evlat, eş akraba olmak…
-Deniz Gezmiş’in idamına dek Sema’ya nasıl açıklıyordunuz durumu?
Babamın yurtdışında müsabakalara gittiği şeklinde. Fakat babamın acısı… Arkasından büyük teyzem Sıdıka, Sıtkı dayım, Yahya dayım arka arkaya ölünce yavaş yavaş ölümü anlamaya, birilerinin dönülmeyen bir yere gittiğini anladı. Evde ağzımızdan kaçan idam kelimesininin anlamını ise, yine ailece aynı acıyı yaşadığı mız Deniz (Gezmiş), Hüseyin (İnan) ve Yusuf’un (Aslan) idamlarında anladı. Yedi yaşında, o da bizim gibi birden büyüyüverdi. Onun da omuzlarında babamızın şeref ve onuru vardı. O, Fethi Gürcan’ın kızıydı.
-Ya siz Ömer Bey... “Çok metindim” diyorsunuz. Sizi hiç uykunuzda darağacında sallandırmadılar mı?
Kesinlikle hayır.
-Peki…
Benzer bir olayı 12 Eylül’de, DAL (Dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde, çeşitli işkence tekniklerinin denendiği, Derin Araştırma Laboratuarı) grubunda yaşadım. Gözlerim kapalı, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün en üst katına çıkarılıp, aşağı atma mizansenini yaşattılar. Kendimi test etmemi bu olay sağladı. İnanç, yaşanılan zorluklar, korkusuz yapıyor insanı. Gücümüz de buradan geliyor.
-Talat Aydemir, Fethi Bey’in idamına yönelik bir açıklama ya da not bıraktı mı geriye?
Hayır. Bildiğim kadarıyla haberi olmamış. Bir de son haftada yazdıkları yağmalanmış. Sonradan (Gracchus) Babauf’un, “Devrim Notları” kitabına yazdığı notlar çıktı ortaya.
-İçeriği neydi?
İdam edilmeden once, Fransız devrimi sonrasında, Babauf’un tahlillerini, şaşırtıcı biçimde 27 Mayıs sonrasına benzetiyor. Devrimin hemen yozlaşıp, hakim sınıflarla kaynaşıp, halktan ve devrimden nasıl uzaklaştığını notlarıyla belirtiyor. Babamın savunmasında da bu noktalarda aşırı benzerlik var
-Aydemir’in bir arkadaşı, 21 Mayıs ihtilalinin başarısızlığını, “Kelleyi koltuğa alıyorsan, kelle almayı da göze alacaksın... Bir ihtilal liderinin gözü kara olmalıdır” sözleriyle açıklıyor. Babanız ve arkadaşları kelle almayı göze alamadı mı?
Bence hayır. Babamın tabiriyle, “ihanet ve yalpalayan ihtilalci görünümlü kişiler”in tutarsızlığı nedeniyle... Görev kabul eden subaylar, görevlerini yapsalardı, kan dökülmeden hareket başarı kazanacaktı. Göreve gelmeme, görevden kaçma, hareketin başarısızlık nedenidir. Bir avuç genç subay ve Harbiyeli’nin yaptığını diğerleri yapsaydı, yürekleriyle görevlerini yapsalardı, yeterdi. İnsanoğlu riske girmeden başarı bekliyor. 27 Mayıs’ta alışmışlardı kolayca ihtilalci olmaya. Herşey bittikten sonra, herkes bu beylerin kahramanlık öykülerini dinlemişti. Hareket kazanılsaydı, yine bu beyler saklandıkları ve kaçtıkları delikten çıkar, yine öyküler düzerlerdi.
-21 Mayısçılar, sizin deyiminizle kimlerin ihanetine uğradı?
Öncelikle kendi içlerinden. Yedi kişilik lider kadrosundan beşi görevlerini yapmamıştır. Bunlardan hele birisi ihanetin mükafatı olarak, idamdan beraate, oradan ortanın solu politikasıyla Ecevit kabinesine bakan olmuştur; Bakan Mustafa Ok. (26 Ocak 1974’te kurulan Birinci Ecevit Hükümeti’nin, Köyişleri ve Kooperatifler Bakanı.) Radyonun el değiştirmesi üzerine beklemeye, kazananın yanına geçmeye hazır subaylar, hareket çatışmaya dönünce kaçan kurmaylar subaylar. Hatta sabaha kadar beraber hareket ettiği Harbiyeli’yi tevkif eden subay. Ne yazık ki; bu subay kadrosu, aynı senaryoyu başka şekilde oynayarak ‘68 kuşağını yemiştir.
-27 Mayıs’ın sahte kahramanlarından kimleri kastediyorsunuz?
Cemal Gürsel emekliliğini istemiş, 27 Mayıs’tan 20 gün önce İzmir’e gitmiştir. Osman Köksal, Muhafız Alayı’ndaki görevini yapmamış, babamların sayesinde Köşk’e (Cumhurbaşkanlığı) alınmıştır. Türkeş, 03.30’da okuması gereken bildiriyi, Köşk düştükten sonra okumuştur. Olaylara katılanlar, ikili üçlü gruplar halinde ortalıkta gezinmiş, her an kaçmaya hazır durumda bulunmuşlardır. Tek çıkan Alay, 43. Süvari Alayı’dır. Arkadan Harbiye harekete katılmıştır. 27 Mayıs’ın nasıl yozlaştığına bakarsak, sahte kahramanları hemen görürüz. Örneğin, “Devrimi korumak için” tabi senator, kontenjan senatörü olan zatlar, koltuklarının rehavetiyle 1963’de iki subay arkadaşlarının asılmasını, Harbiyeliler’in ezilmesini, 1970’de, üç gencin asılmasını, diğerlerinin sokak aralarında, dağlarda öldürülmelerini, el kaldırıp indirerek seyretmişlerdir. 27 Mayıs’ın diğer kahramanlarından Haydar Saltık, Bedrettin Demirel nihayet 12 Eylül’de görevlerini noktalamışlardır. Hangisini sayayım ki; Muhsin Batur , Faruk Gürler; 12 Mart’ın mimarları. Orhan Kabibay sol cuntaların mimarı. Alpaslan Türkeş, faşist gençliğin mimarı. Saymakla bitmez. 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü anlamak için 21 Mayıs anlaşılmalı. 21,12’in tersidir. 27 Mayıs’taki çorba, sonradan ayrışıp yerini bulmuştur.
-Bugüne kadar Türkiye’de kaç subay idam sehbasına gönderildi? Biliyor musunuz?
1960 öncesini bilmiyorum. Babamla Aydemir’in dışında, 1983 yılında piyade teğmen Ömer Yazgan asıldı. Bir de benim gözümde toplu idam sayabileceğim 1970 sonrasında Kızıldere katliamı vardır. Orada da Mahir Çayan’ın yanında öldürülen Havacı Üsteğmen Saffet Alp vardır.
-Ömer Yazgan’ın babası Osman Nuri Yazgan, oğlunun infazından önce, “Ben oğlumu size 15 yaşında teslim ettim, ortaokulu bitirince teslim ettim. Onbeş yaşındaydı o zaman. Ve şimdi siz bana onun cesedini teslim etmek istiyorsunuz. Ortada bir suçlu varsa, bu sizin suçunuzdur. Ben size teslim ettim, siz bu hale getirdiniz” sözleriyle feryat etmiş. Babanızın idamının ardından sizin feryadınız oldu mu?
Bizim feryadımız olmadı. Babamızı anlamaya çalıştık. O nedenle tarihimizi ve babamın olaylarına benzer olayları inceledik. Bilimsel sosyalizmle buluştuk. (Doktor) Hikmet Kıvılcımlı’nın, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Eleştirisi”, “Tarih Tezi”, ve “Osmanlı’nın Maddesi” gibi kitapları düşüncemizi geliştirdi. Ordu ve öğrenci gençliğin, tarihten gelen bu karakterinin nedenlerini öğrendik. Feryadımız, halkımıza ve gençliğimize oldu. Öğrendiklerimizi, onlarla paylaşarak zenginleştik
-Babanızın içinde yer aldığı 21 Mayısçılar, “Talat Aydemir’in 3.5 adamı” sıfatıyla sol hareket tarafından yer yer küçümsenmiş. Bu ifade biçimi, ihtilal girişiminin başarısız olmasından mı, yoksa Kemalizm’e bir vurgu mu?
Kadro, Yön, Devrim gibi gazetelerden gelen bir gelenek vardır. Bu gelenek, tarihten gelen ordu-gençlik karakterini kullanmak ister. Kullandığı zaman yüceltir. İsmet İnönü, bunun tipik bir örneğidir. Babamlara, Harbiyeliler’e, “maceraperest” der. “Talat’ın 3.5 adamı” der. ‘68 kuşağına, Deniz Gezmişler’in idamının görüşüldüğü Meclis oturumunda, “Hasta ruhlular” der. Atatürk’ün devrimci özünü yok ederek, ordu gençliğini finans kapitale yem yaparlar.
-Maceraperest olmak kötü bir durum mu?
Macerası olmayanın rüyası olur mu? Bence güzeldir. Ama onlar, karşı cephe; kendinde olmayan özelliği bize söylüyor. Evet; hastayız halkımıza, gençliğimize…
-21 Mayısçılar’dan Zihni Çetiner, yeniHarman’a, “Talat Aydemir’in 3.5 adamı” sözünün, THKO Lideri Mahir Çayan tarafından kendisine yöneltildiğini söylemişti.
21 Mayıs’ta radyo, karşı güçlerce ele geçtikten sonra, İnönist Subaylarca kullanılan bir yakıştırma. Mahir Çayan, Zihni Çetiner’i kızdırmak için kullanıyor. Ve kızdırmayı başarıyor. Sonunda olan kendine oluyor. Atılan fişek nedeniyle topallıyor. Mahir’in bunu sol adına, 21 Mayısçılar’a yapmasına imkan yok. Çünkü kendisi o sıralarda Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’la flört ediyordu. Muhsin Batur, Talat Aydemir’le mukayese bile edilemez. Her ikisinin tarihte yeri bellidir.
-Babanız 27 Mayıs 1960’ı, 21 Mayıs 1963’ü, siz 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü yaşadınız. Falcı değilsiniz biliyorum ama sizin çocuklarınız neler görecek tahmininizce?
Aynı oyunlar her zaman gündemde. Daha 8 ay önce irtica kapımızdaydı. Kocaman kocaman paşalar, rektörler, Ankara Sanayi Odası’nda boy gösteriyorlardı. Ne oldu da sustular? Bu beylerin oynadığı iki mesele vardır:İrtica, Kürt. Canları sıkıldığı zaman sofraya koyarlar. Finans kapitalle, Türkiye’nin boğazına kadar borca sokulup bağımsızlığımızı yitirmemiz dertleri değildir. Atatürk ün, “bağımsızlık” karakteri “halkçılık” sevdası yerine, İnönü’nün başlattığı “Amerikan” ve “IMF” Atatürkçülüğünü “Kemalizm” diye piyasaya sürerler. Kendimize güvenmeliyiz. Türkiye çok genç nüfusa sahip. Yaratacağımız Anadolu Devrimi, tüm çevreyi etkileyecek, oynanmak istenen oyunları bozacaktır. Yoksa kısırdöngü devam edecektir.
-Evlisiniz değil mi?
Evet. 20 yaşında bir oğlum var. Ayrıca Alman kurdu cinsi köpeğim var
-Kaç yaşındasınız?
55.
-Yaşınızı öğrenmiştim. Pardon… Çalışıyor musunuz?
TRT’den emekliyim. Binicilik yapıyorum. Ayrıca çalışmalarımızı ve edindiğimiz bilgileri kitaplaştırarak kalıcı olması için çaba sarf ediyorum. Kardeşimin yaptığı çalışma, “Fethi Gürcan” adıyla yakında piyasaya çıkacak.
-Kardeşiniz Öner Gürcan’ın çalışması mı?
Evet. Kardeşim 10 Ağustos’ta vefat etti. Son ana kadar kitap üzerine çalıştı.
-Başınız sağolsun. Sizin bir çalışmanız var mı?
Benim de, “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri” adlı çalışmam basılmak üzere. ‘68 kuşağının önderlerinden Tuncay Çelen ile birlikte, “12 Mart Gençliğin Yok Edilişi” adlı çalışmamız devam etmekte.
-Hava Kuvvetleri’nden atıldıktan sonra kaç kez yargılandınız?
Resmi olarak iki kere. 1981’de 8 ay, 1984’de de 2 ay cezaevinde kaldım.
-Peki hangi davadan?
Sarp Kuray’la ilişkili olarak alındım. Asıl alınmamın sebebi 12 Eylül’ün gelişini milletvekillerine bildirmem. Süleyman Genç’in başını çeken bir grup, Cumhurbaşkanlığı seçimini engelliyorlardı. Cumhurbaşkanı adayları da ilginçtir; Muhsin Batur’du. Babamın Arkadaşı Erol Dinçer ile birlikte kendisine giderek ikaz ettik. Haydar Saltık’la olan ilişkisini vurguladık. İnkar etti. Gün, saat olarak söyledik. Apıştı kaldı.
-CHP İzmir Milletvekiliydi Süleyman Genç.
Evet. Aynı zamanda 21 Mayıs’ta ordudan atılan bir Harbiyeli’ydi.
-Tepkisi ne oldu?
Lafları geveledi, durdu. Devrimci Yol’un Demokrat gazetesi sorumlusu Oğuz Türkyılmaz’ı uyardık. Sicilli cuntacıların gazete köşelerinde fink attığını, dönen dolapları anlattık. Dinledi. İşte Sarp Kuray’la ve Erol Dinçer’le bu oyunu bozmaya çalıştık. Bizi bu nedenle aldılar. Bizi sorgulayan emniyetçiyi, -sonradan öğrendik ki; tek kopya ifade ile Kenan Evren’e gidiyormuş- konuştuklarımız ürkütmüş olacak ki; ifademizi Kenan Evren’e götürmeden, Ankara Sıkıyönetim Komutanı’na haber vermiş. Gelen komutan, “Kaç kopya var?” demiş, “Bir” deyince, çakmağını çıkarıp ifade tutanağını yakmış. Bizim sorgulayıcı daha da ürkmüş. Sağlamcı olduğu için bir kopya daha varmış. Direkt Kenan Evren’e ulaşmış. İkinci alınışım da daha komik. 1981’de beni sorgulayanları örgütlemekten alındım. Arkasından bilinen MİT raporu patladı.
-“12 Eylül’ün gelişini milletvekillerine bildirdim” dediniz. Bu bir öngörü müydü? Yoksa içeriden bir istihbarat mıydı?
Hem içeriden, hem de dışardan. Artık kokusunu alır olmuştuk. Bilinen aktörler sahnedeydi. Tabi senatörlerimiz Demokrat gazetesinde fink atıyor, yabancı yayın organları gelişi müjdeliyor. Kafaoğlu kardeşler sağ da ve sol da görev başındaydı. Bana sorguda da aynı soruyu sordular. Onlara cevabım, “Biz bu filmi üç kere gördük” oldu. Düşünün; Bülent Ecevit kendisine tebliğin, partili emekli generalden gelmesine sevinebiliyor. Bazı sol mihraklar, Kenan Evren’i solcu lanse ediyor. Haydar Saltık, solcu geçinen zatlarla temasını sıklaştırmış. Nurettin Ersin Paşa, MHP merkezinden çıkmıyor. Sağ gençlik durumdan memnun. O da bu şekilde oltaya geliyor.
-Finans kapitalden söz etmiştiniz. Arkadaşınız Sarp Kuray da, Nasrullah Ayan ortaklığı ile bir finans kapital kurumu Türkinvest’te sansasyonel bir iflas yaşadı...
O konu daha değişik. Sarp Kuray, yurtdışına kaçırılan tüm devrimcilerin kaçırılma masraflarını Nasrullah Ayan’dan alarak sağlamıştır. Nasrullah Ayan, benim bildiğim inanarak tüm servetini, o dönemde devrimci mücadeleye akıtmıştır. Bunu tüm devrimci camia bilir. Parayı alırlarken iyi ama adam yıkılırken, “Aman! Bize değmesin” kaçışması… Fatoş Güney’in, Halil Ergün’ün susmamaları, konuşmaları lazım. Bu devrimci tavıra yakışmaz. Sarp Kuray, geçen Kasım ayında 50 sayfalık açıklamasıyla bu konuları aydınlatmıştır. Yakında çıkacak kitabıyla da, suskun beyleri anlatıma çağıracaktır. İnsan satışı bu kadar ucuz olmamalı.
-Fatoş Güney’in, Halil Ergün’ün anlatması gereken neler var? Sarp Kuray’ı, Nasrullah Ayan’ı kimler sattı?
Sarp açıklamasında kısaca değiniyor. Onlara aktarılan Yılmaz Güney’in film ve seçim çalışması için Ayan’dan aldıkları para. Konu dışına çıkıyoruz. Bu ayrı bir görüşme konusu. Muhatabı da Sarp Kuray.
-‘68 kuşağının önde gelen adlarından, Avukat Bozkurt Nuhoğlu’nu tanır mısınız?
Samimiyetim yok.
-Kendisi 12 Eylül’le hesaplaşmak gerekçesi ile MHP’li çete lideri Alaattin Çakıcı’nın avukatlığını üstlendi. Bu durum sizi rahatsız etti mi?
Adamın MHP’li olması değil mesele. Çünkü onlar kulanılan piyonlardı. Derin devletin, Türkeş eliyle kullandıkları maşaydı. O noktada kalsalardı o kadar sorun değil. Türkeş Bey’in mezarı Ankara’nın göbeğine yapıldı. Biz tetikçileriyle uğraşıyoruz. Derin devlet bunlarla doğrudan ilişkiye geçti. Kullandı. Bozkurt Nuhoğlu’nu tanımadığım için üzerinde durmuyorum. ‘68 gençliği o günüyle güzeldi. Ondan sonra bozulma gelir. Herkesin nefesi yetmez. İginçtir; Sarp Kuray’a en çok saldıranlardandı; Nasrullah Ayan için. Yaşayarak göreceğiz taşların yerine oturmasını…
-İdam cezasına karşı mısınız?
Evet. •
Savunmasından
20-21 Mayıs askeri ayaklanmasına fiilen ve fikren katılmış bir sanık olarak huzura getirilmiş bulunmaktayım. Ben bu harekata evvelemirde memlekete ve millete hizmet gayesi ile katıldım. Bu fiilimde asla şahsi bir menfaat ve endişem olmamıştır. İnandığım, doğru ve faydalı telakki ettiğim bir işe karıştım. Hareket tarzımız hakkında en adil kararı tarih verecektir. Duruşmaların başladığı günden karar gününe kadar suç telakki edilen fiillerimin hesabını en küçük teferruatına kadar naklettim. Biz haklılığımızın savunmasını modern devlet görüşünde bulmaktayız. Bu görüşe göre, devletin bir fonksiyonu ve bu fonksiyonu gerçekleştirmek için de bir otoritesi vardır. Bu fonksiyonun gayesi halkın mutluluğunu sağlamaktır. Ve mutluluk sağlandığı müddetçe meşru bir devlet otoritesi var demektir. Yoksa bu otorite gökten inmemiştir. Diğer bir deyimle bir yanda devletin amacı halkın mutluluğunu sağlama öte yandan bu mutluluğu sağlamanın amacı da devlet otoritesidir. Bu itibarla kanunlar ve devlet müesseselerinin verdiği her türlü hukuki emirler özü itibariyle bu amaca karşı olamazlar. Aksi taktirde meşru değildirler.
Emekli Süvari Binbaşı Fethi Gürcan
Son Mektup
27 Haziran 1964 Cuma saat 02:55
Canım karıcığım ve yavrularım,
Ölümümden dolayı üzülmeyiniz. Bu benim alın yazımmış. Kalben müsterih olarak öteki dünyaya göç ediyorum. Kendimi vatana ve millete adamış insanların gönül rahatlığı içindeyim. Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonuna kadar muhafaza edeceğinizden eminim. Yavrularım annenizi üzmeyiniz. Tahsilinize devam edin. Vatana ve millete yararlı insanlar olmak için çalışın. Allah sizi fena insanlardan korusun. Hepinizi önce Allaha sonra asil Türk milletine emanet ediyorum. Hepinizi ayrı ayrı kucaklar son defa gözlerinizden öperim.
Sizi çok seven babanız Fethi Gürcan
yeni Harman 1 Şubat 2005 Sayı 78 |