|
TARİH : 18 EYLÜL 1961 PAZARTESİ GAZETE: MİLLİYET 1. SAYFADA HABERLER: Manşet haber
MENDERES İDAM EDİLDİ
GÜRSEL “Kararlar ders olacaktır” dedi
2.sayfa TAŞ köşesinde ÇETİN ALTAN’ın olayı yorumu (İki DP li bakan önce asılmıştı)
Sebepler değişmezse... Fransızların bir sözü vardır: --Biftek, ihtilal ve zifaf kansız olmamalıdır, derler. 1793 te yalnız Paris'te üç bine yakın insan kesilmişti. Aralarında on dört yaşında çocuklar, çok güzel kadınlar, âlimler, şairler ve büyük hatiplerle kuvvetli gazeteciler de vardı. Bütün Fransa'da ise idam edilenlerin sayısı yirmi binden aşkındı. Rus ihtilâli çok daha kanlı olmuştur, öldürülenlerin sayısı altı milyondan fazlaydı. Çin ve İspanya iç savaşlarında yüz binler kaynayıp gitti. Celali isyanlarımda Kuyucu Murat Paşa otuz bin kişinin kellesini vurdurmuştu. Milli Mücadele yıllarında Ankara'da oturanlar, Taşhan'dan Samanpazarı'na kadar uzanan sehpaların gölgesinde sabah kahvelerini içerlerdi. Anadolu'daki çeteler içinde boynunda iplerle dolaşan cellât bölükleri mevcuttu. İhtilâl, toplumun kendisine dar gelen kabuğu parçalayıp lime lime etmesi demektir. İhtilallerde toplumlar çıldırırlar ve kendilerine en uygun yatağı buluncaya kadar taşar, köpürür ve devirirler.
İhtilâl ya aşağıdan gelir, ya yukarıdan... Her ikisinin de amacı, toplumu bazı zümre menfaatleri uğruna cendere içinde tutan ve gitgide sıkan geleneksel düzeni yıkmaktır. Böyle bir amaç taşımayan ihtilâller, sunî kalırlar ve kısa zaman. da anlamlarını kaybederler. İhtilallerde on binler ölebilir.Ve bu on binlerin kanıyla değişen tarihi istikametlerin rotası çizilir. Fakat hiçbir şey değişmemişse, hiçbir rota çizilmemişse, kağıt üzerinde kalmaya mahkum mevzuat yeniliklerinin kana hiç de ihtiyacı yoktur.
Frengili bir bünye düşünün, arada sırada uç veren sivilcelerden bir kaçını cehennem taşıyla yakmanın ne faydası vardır? O bünye o sivilceleri, yeniden yeniden ve yeniden çıkartacaktır, Asıl mesele o bünyedeki frengiyi kökünden kazıyabilmektedir. Böyle bir kazıma bir kola, bir bacağa bile mal olsa, tarih gözünde mubah sayılabilir. Fakat kısa zamanda yerine mutlaka başkalarının çıkacağı bir kaç sivilceyi yakmak toplumu yadırgatır ve dudak kıvırtır. Çünkü frengi mikrobu bununla tenbih olmayacak ve melanetine devam edecektir. İhtilâller, fikirlerle geleneksel düzenlerin çatışmasından çıktığı vakit tarihin ortasına abide gibi bağdaş kurarlar. Fikrî bir kaynaktan, beslenmemiş hareketler ise değiştirmek istedikleri sayfaların üzerinden bir harfi bile silemeden kardan bir heykel gibi eriyip, akar giderler. Şeker yerine vaktiyle içine tuz atılmış bir kazanda reçel kaynatmaya kalkınız. Tadına bakmak için ağzına alacağınız her tane yüzünüzü buruşturacaktır. Bir taneyi tükürdünüz, ikinci taneyi de tükürdünüz, üçüncü taneyi de... Suyu değiştirmedikçe yeni su ve yeni şekerle yeni bir reçel kaynatmadıkça, bir kaç taneyi yere tükürmek neyi halledecektir? Kazandaki tanelerin, yere tükürülenleri görünce kendiliklerinden tatlılanacaklarını mı sanırsınız?
Kazan devrilinceye kadar yüzünüzü buruşturan tanelerin üste çıkması devam edecektir. Sebeplerle neticeler arasındaki bağları kuramıyoruz. Sebepleri değiştirmeden neticeleri değiştirmeye, neticeleri cezalandırmaya kalkıyoruz. Boşuna bir çabadır bu.
YIL :1963 YER :MAMAK 1 NO LU SIKIYÖNETİM MAHKEMESİ DURUŞMA SALONU FETHİ GÜRCAN KONUŞUYOR “Türk Halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat ta hayatı değişmedi, Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti. 27 Mayıs sonrasını ise burada konuşuyoruz. Bir mukayeseye geçelim. Hükümet Başkanının adalete baskı addedilebilecek bir sorumsuzluk ve pervasızlıkla en şerefsiz diye adlandırdığı 20-21 Mayıs hareketi ile 27 Mayıs hareketini karşılaştıralım. 27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır. 27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değil ise milli iradenin gerçekleşmesine bir sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir. Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayısı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır. O manilerin kalkması kişileri yok etmek ya da ağızlarını tıkamakla değil zinde kuvvetlerin köklü reform diye oy birliğine vardığı statükoyu değiştirici devrimlerin, reformların yapılmasına bağlıdır. Bu reformlar gerçekleştirilmemiş, yani halkın gerçek iradesi ile devletin tutumu arasında ayniyet kurulamamışsa 27 Mayıs öncesi için ileri sürülen meşruiyetsizlik iddiaları bugün de temelde aynı değeri taşıyor demektir. Bir diğer ifade ile hadiseleri 27 Mayısa götüren ruh bugün de daha yaygın daha şuurlu olarak yaşamaktadır. Biz Anayasayı ihlal, ilga, tağyir ve TBMM'yi ıskat ve vazifesini men'e teşebbüs etmekle itham ediliyoruz. Şimdi gerçeği biz anlatalım : Görülecektir ki itham edilmesi gerekenler biz değil, aksine parlamento ve başkanı ile birlikte onun sorumlu hükümetleridir.
|