|
{ Ben oğlumu size ortaokulu bitirince teslim ettim. Onbeş yaşındaydı o zaman. Ve şimdi siz bana cesedini teslim etmek istiyorsunuz. Ortada bir suç varsa, bu sizin suçunuzdur. Ben size teslim ettim, demek ki siz bu hale getirdiniz..."
Piyade Teğmen Ömer Yazgan’ın babası Osman Nuri, 12 Eylül paşalarına böyle haykırıyordu.
Meclisi fesheden, partileri kapatan paşalar kendilerinin yargılanması gereken 146. maddeyi, tercihini halktan yana koyan Teğmen Ömer Yazgan ‘a uyguladılar. Teğmen, beraber davranış gösterdiği üç kişiyle birlikte asıldı; Ramazan Yukarıgöz, Mehmet Kanbur ve Erdoğan Yazgan. Ömer 'in Erdoğan’la akrabalığı yoktu. Soyadı benzerliğini, yaşamda da paylaştılar. Onlara ceza verip kalemini kıran “emir kulu” yargıç’ın aynı zamanda “para kulu olduğu meydana çıkmıştı.
“Kendilerine bu cezayı uygun gören yargıç, “Kurtuluş davasında” idamla yargılananların ailelerine,istediği parayı vermeleri halinde bu cezaları yirmi yıla indirebileceğini söylemiş ve parayı alırken de suçüstü yakalanmıştı. Adalet Bakanı Cevdet Menteş'in yeğeni olan Deniz Hakim Kıdemli Yüzbaşı Eyüp Menteş'e, rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan sekiz yıl ceza verilmiş ve verilen ceza, Askeri Yargıtay'ca da onanmıştı.”
Yargılayan yargıç, ailelerden “borç para” istemişti ve yakalanmıştı. Bu bile kararın tekrar gözden geçirilmesi için gerekçe olmamıştı. Paşaların acelesi vardı. Egemen çevrelerin acelesi vardı. Görevler hızla yerine getirilip “Demokrasiye” dönülecekti. Devrimci unsurlar yok edilecek , toplu hareketi ve davranışı sağlayan her delik kapatılacak ve iştahla görev bekleyen sivillere memleket teslim edilecekti. Asker hokkabazların yerini sivil hokkabazlar alacaktı. Bizim ülkemizde “Demokrasi” böyle oynanır. Halkın iktidara talip olma momentlerinde “Demokrasi” rafa kaldırılır. Asker görevliler “Demokrasi” için gereken temizliği yapar, sonra yerlerini gönül huzuruyla sivil görevlilere devrederler. Basınımız bu görevlileri “çoban sülü”, ”karaoğlan”, ”tonton”, ”baba”, ”bacı” lakapları ile topluma sevdirir. Asılanlar, öldürülenler, ezilenler bu ”demokrasi çorbasının” tuzu karabiberi olurlar . Demokrasi çorbasını “Aga” lakaplı meşhur işadamımız içerken, basınımıza “demokrasimizi” över , sivil ve asker görevlilere “demokrasi “anlatımını, iş hayatından verdiği örneklerle zenginleştirir.
“Devlet " yarının güvencesi" olarak gördüğü gençleri, bu siyasi sorunlarda kendine göre şekillendirmeye koyuldu. Ömer'in de içinde bulunduğu Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerine, dönemin devrimci hareketleri dış güçlerin ,özellikle de Sovyetler Birliği'nin yönettiği ve kışkırttığı bölücü, vatan haini güçler olarak tanıtıldı. Askeri okulların ders programlarında anti-komünist düşünceler giderek daha fazla yer almaya başladı. Genç subay adayları, Amerikan hayranlığı ile dolduruluyorlardı.”
Ama aynı okulda vatan için ölmeyi, onuru, şerefi, Mustafa Kemal’i, Samsun’u, Amasya’yı, Erzurum’u ,Sivas’ı ,Ankara’yı, Kurtuluş Savaşı’nı ve devrimleri de öğreniyorlardı.. Ne yaman çelişkiydi bu.
1970 lerde görevini yapan paşalar görevlerini sivillere devrettiler. ” Karaoğlan,” arkasından “ Baba” geldi. Ortalığı Sosyalizm rüzgarı sarmıştı.70 öncesinden daha gürdü kuvvetliydi.Her şeyi altüst etme tehlikesi vardı.Çatılar uçacaktı.
Dışardan esen sosyalizm rüzgarı Kara Harp Okulunun pencerelerinden içeri süzüldü. Gencecik asker delikanlılarının ciğerlerine oradan beyinlerine aktı. Ömer Yazgan da onlardan sadece biriydi.
21 Mayıs 1963 de yargılanan Harbiyeli heyecanını “Ben Atatürkçü,İhtilalci bir Harbiyeliyim.” şeklinde, 1968 deki Harbiyeli “Tüfeklerimize mermi yerine devrimci düşünce sürme zamanıdır “ biçiminde koydu. Şimdi söz ve davranış sırası 78 li Harbiyeli’deydi.
78 li teğmen anlatıyor: . "Harp Okulu'nda ilk devrimci olanlardan biriydi. Siyasi bazı oluşumlar vardı ama, bizde siyasi ayrılıklar henüz fazla önem taşımıyordu. Bu ortamda Ömer, önde gelenlerden biriydi. Bizleri organize eden ve Marksist eğitim veren arkadaşta TEP'liydi; Mihri Belli taraftarı. Birlikçi söylemi vardı; “fraksiyon ayrılıkları önemsizdir, önemli olan birlikte mücadeledir” gibi. Bizler onun etrafındaydık.
1975'te İstanbul'a geldim. Kardeşlerim Dev-Genç'liydi. Ve. Dev-Genç’in düşüncelerinden etkilendim. Okula döndüğümde-Dev-Genç'in düşüncelerini bizim etrafında toplandığımız arkadaşı kazanmak için, önce ona açtım. ”Ben bunları biliyorum ama, bunların hepsini size açmadım. Fraksiyonculuk yanlıştır. Ve Mahir Çayan'da kötü insan değildir” gibi şeyler söyledi, Sonra sorunu Ömer'e açtım. Mahir Çayan'ın yazılarını temin etmiştim. -O zaman teksir halindeydi- O da okuduktan sonra bir süre tartıştık. Ömer ikna olunca da biz, zaman içinde onlardan koptuk. Dev-Genç çalışması başlattık okulda...
"Ömer'in Mahir Çayan'ın düşüncelerini benimsemesi, fazla zaman geçmeden bizim Harp Okulu'nda egemenlik kurmamıza yol açtı. 78 döneminin Osman Tiftikçi gibi en önemli en iyi insanlarını kazandık. Çünkü Ömer bayağı sevilen, sayılan, güvenilen biriydi." Dev-Genç bir çatıydı ve altında birden çok grup bulunuyordu, 1973 sonunda başlayan tartışmalar, MLSPB, Acil gibi grupların kopmalarına karşın, hala sürüyordu. 1976 yılında gerçekleşen Kurtuluş grubunun ayrılması da tartışmayı bitirmemişti."
Teğmen Hazma Yalçın anlatıyor:
"Dev-Genç içinde çeşitli hizipleşmeler vardı, örneğin Ankara'da Oğuzhan Müftüoğlu-Nasuh Mitap, İstanbul'da Ahmet Güvercin, Dursun Karataş grupları. Bir bakıma Dev-Genç, bu grupların bir koalisyonu gibi bir şeydi. Bizim ilişkimiz Ahmet Güvercin ileydi: 1977'de Dev-Yol Bildirgesi çıkınca biz bildirgeye katılmayıp ayrıldık. Dev-Genç’li kaldık. Dev-Genç içindeki çekişmelerden ayak oyunlarından rahatsızdık, otonom yapıların kolektif çalışmanın örgütlenmesiyle birliğe gidilmesi taraftarıydık. 1978'de Dev Yol ile Dev Sol ayrışmasına da katılmadık. Bu nedenle bize 'Güvercinciler' derlerdi. Biz diğerlerine 'siz açığa vurmadığınız bazı görüşlerinizi hizip örgütlenmesi yaparak dayatıyorsunuz' diyor, bunun da birleştirici değil parçalayıcı olacağını söylüyorduk. Ve hizip örgütlenmesi yaparak anlayışlarını dayatmalarına karşı çıkıyorduk. Ve Devrimci Yol-Devrimci Sol ayrışmasında biz tarafsız- kaldık."
Ayrılan bu grup, Sanayi Dev-Genç olarak adlandırıldı. Bu yalnızca bir isimdi. Hiyerarşik bir örgüt yapısına sahip değildi. Ordu içindeki çalışmalarını sürdürüyorlardı. Ömer Yazgan ordu içindeki çalışmanın başında bulunanlardan biriydi.
Harbiye'nin diğer devrelerine dönük bir çalışmanın yanı sıra, Deniz, Hava Harp Okullarında, Astsubay okullarında örgütlenmelere gidildi. Ordu ve askeri okullarda yapılan bu örgütlenme çalışmaları, merkezi bir yapının gereksinimlerinden hareketle yönlendirdiği bir çalışma değil, dışarıda yükselen devrimci havanın yansımasıydı. Ordu içinde çalışma yapanlardan biri hariç diğerlerinin Dev-Genç'in yönetici kadrolarıyla tanışıklığı ve bağları yoktu. Dışarıdakiler de ordu içindeki çalışmanın bu kadar ileri ve kapsamlı olduğunu bilmiyorlardı, iki ayrı alan arasındaki bağı kuran yalnızca bir kişi vardı.
Dışarıdaki siyasi gelişmeler ordu içine de uzanıyordu. Özellikle genç olmaları nedeniyle askeri liseler, Harp Okulları, Astsubay eğitim okullarında dışarıdaki siyasi gelişmeler yakından izleniyordu. Çünkü dışarıdaki gençlik, onların bir yarısıydı. Bir çoğunun arkadaşları, akrabaları dışarıda bu mücadelenin şu veya bu yerinde bulunuyorlardı. Bu .da onlara yansıyordu; Kurtuluş, TEP, DEV-GENÇ, Halkın Kurtuluşu ve kendilerini gizli tutan bazı siyâsi gruplaşmalar vardı. Bunlar içinde en geniş çevreyi Dev-Genç oluşturuyordu. Dev-Genç'te yaşanan ayrılıklar buraya da yansımıştı, ama büyük çevre, yine de Ömer ve arkadaşlarının etrafında toplanmıştı.
Ankara'da hafta sonu İzine çıktıklarında Ömer ve bir kaç arkadaşı siyasi-teorik çalışma yapmak için akrabalarının evlerine gidiyorlardı. Bu evlerde iki gün boyunca okuyor ve tartışıyorlardı.
Tartışmalara Sivil olarak katılan bir kişi vardı; o da Ömer'in halasının oğluydu.”
Harp okulu eğitimi 2 yıldı.Kara Harp okulu 63 ve 64 devresinde 21 Mayıs 1963 hareketi nedeniyle mezun vermedi. İki devre ordudan atıldı. Arkasından Harbiye 3 yıla çıkarıldı.Bu nedenle 71 devresi olmadı. Genelkurmay Harbiye’ yi 4 seneye çıkarılmasına karar verdi.Yasa meclisten geçmeden uygulamaya kalktı.
1977 mezun olması gereken Harbiyeler Subay yapılmadı..Bir sene daha askeri öğrenci olmaya zorlandı.İlk büyük isyan bundan doğdu. İlk toplu hareket, beraber davranış askeri deyimle yanaşık düzen böyle başladı.
512 kişilik taburdan 405 kişi avukata vekalet vererek idareyi, yani üstlerini mahkemeye verdiler. Görevli Paşalar bunun nereye varacağını tecrübeleriyle biliyorlardı. Onlar 1960’ı,1963 ü ,1968 i görmüşlerdi. Gençlik yine kaynıyordu..Yapacakları karşı hareket planına, gerekli notu altını çizerek düştüler. ”78 liler”
Egemen sınıflar kendilerine kast edecek kalkışma hedeflerini belirlemek için , piyonlarını ve ajanlarını sahaya sürdüler. 13 Kasım 1961 sonrası ,sürüldüğü Hindistan’da Amerikan Emperyalizmiyle nişanlanan Alpaslan Türkeş, “Türk-İslam sentezi” çengeline taktığı halk çocuklarını devrimci her hareketin karşısına çıkardı. Bunlar hakim sınıfların taciz ateşiydiler. Amaç devrimcilerin birikim hatlarını belirlemekti. Bu gençler karşısındakilerine “Komünist” diye saldırıp ,onları kendi üzerlerine çektiler. Devrimci kanat ta , “Faşist” diye bunları hedef aldı. Ordu da, poliste, okullarda, mahallelerde kapıştırıldılar. Devrimciler hızla yasa dışılığına itildiler. Kitlelerden koparak silahlı mücadele timleri kurmaya başladılar. Hareket için gereken parayı bulmak için soygunlara başladılar. Güvenlik güçleriyle çarpışmalara başladılar. Medyamız görev için hazırdı. Devrimciler soyguncu oldu. Devrimciler katil oldu. Hazır bekleyen Ordu ve Polis Devlet aygıtı yerini aldı ,piyonlarını ve devrimcileri ezdi. Piyonlar daha da şaşkındı. Türkeş, gençleri asılırken Dil okulunda gözetim altındaydı. Beyni iktidarda ,gövdesi hapishanedeydi. Görev tamamlanmıştı.
Aynı kaosa 78 li Harbiyeliler de düştü. Harbiye içindeki “faşist”lerle kavgaya tutuştular. Kavga nedeniyle 6 kişi hakkında soruşturma açıldı. Ömer Yazgan bütün taburu örgütledi. 512 kişilik sınıftan 367 kişi dilekçe vererek olayı çıkaranın 3 faşist olduğunu belittiler. Ve böylece derli toplu olarak “yukarı makamlarca” kayıt altına alındılar. 1978 de mezun oldular birliklere dağıldılar.
“Ömer, teorik-siyasi çalışmanın yanında silah, patlayıcı ve askeri konularda kendini eğitmeye, diğer arkadaşlarından daha fazla önem veriyordu. Bu nedenle Eylem Birliği’inden önde gelen bazı isimlerle de ilişkiler kurup onlardan dinamit ve fünye almış ve ilk fitili yakmayı, bomba atmayı gerici bir hedef olarak gördüğü MSP lokali üzerinde denemişti. Okuldaki askeri dersleri özel bir ilgiyle izliyordu, Ayrıca talimnameleri karıştırıyor Gayri Nizami Harp konusunda ne bulursa okuyordu.
Dışarıda yükselen anti-faşist mücadele , ordu içindeki güçlerin dışarıdaki anti-faşist savaşıma daha aktif katılımını getirdi. Bir bakıma ordu içinde bulunan kadrolar, teorik-siyasi ve örgütlenme konularında öne, öncü konumlara çıktılar.
1978 yılından itibaren Harbiye öğrencilerinden bazıları dışarıdaki kitle çalışmalarına katılmaya başladılar. Ömer de Ankara'da Ege ve Nato mahallelerinde çalışmalara katılıyordu. 78 dönemi olarak mezun olduklarında Piyade teğmen Ömer Yazgan, Jandarma teğmen Hamza Yalçın ve diğer birçok arkadaşı İstanbul'da Piyade Okulu'nda buluştular. . .
Çeşitli çevrelerce Güvercinciler, Otonomcular, .Sanayi Dev- Genç ve GMÜK (Galatasaray Mühendislik) gibi isimlerle adlandırılan bu siyasi çevre, kendilerine "kimsiniz?" diyenlere "biz, DEV-GENÇ'iz" diyorlardı. Sanayi Dev-Genç, iradi bir müdahaleyle olmasa da giderek hiyerarşik bir yapıya .dönüşüyordu; yönetici bir mekanizma ve onun altında çeşitli birimler oluşmaktaydı, İstanbul, Ankara, Antakya, Adapazarı, İzmit gibi kentlerde kitlesel tabanı vardı ve kadroları buralarda siyasi çalışma yapıyorlardı. Artan sivil faşist saldırılara karşı 'aktif savunma' eylemleri koyuyorlardı. Militanları MÎSK (Milliyetçi İşçi Sendikalar Konfederasyonu), MHP'nin bazı parti binalarına ve polis karakollarına bombalı saldırılar başlattılar.”
“Sanayi Dev-Genç'in çalışmalarının yoğunlaştığı Sanayi bölgesi civarında hızlı bir fuhuş sektörü gelişiyordu. Buradaki fuhuş sektörü, karşısındaki yoksul semtleri adeta tehdit ediyordu. Artan yoksulluk, gecekondu semtlerinden birçok genç kızı, Levent'teki pavyonlara ve randevu evlerine sürüklüyordu. Kentin tüm pis işlerinin görüldüğü bu semti, devlet özel koruma altına almıştı.
Diğer devrimci örgütler gibi Sanayi Dev-Genç de bundan rahatsızdı. Fuhuş ve uyuşturucu sektörü, yükselen toplumsal mücadeleye karşı kullanılıyordu. Devrimci güçler buna karşı çeşitli dönemlerde kampanyalar açtılar. Ardından bazı silahlı baskınlar düzenlediler. Bölgenin en iyi pavyonu olarak bilinen Arjantin Pavyonu Baskını, bunların sonuncusu oldu: Pavyon, özel korumaların yanı sıra jandarmaların da sıkı koruması altındaydı. Ancak kalabalık bir güçle yapılırsa baskının başarılı olması olanaklıydı. Silahlı kalabalık bir grup, bir anda pavyona daldı, içerde ve dışarıda silah sesleri aynı anda yükseldi. Bölgede ne kadar sıkıyönetim devriyesi varsa tümü olay yerine kaydırıldı. Çatışma, saldıran güçlerin geri çekilmesine bağlı olarak ara sokaklara yayıldı ve silahlar sustuğunda, caddede kanlar içinde iki kişi yatıyordu. Bunlardan biri henüz soğumamış bedeniyle bir er, diğeri ağır yaralı halde Cemalettin Yalçın idi. Cemalettin Yalçın: Sanayi Dev-Genç militanlarındandı. Çatışmada yaralı olarak ele geçti. Bir iki gün sonra askeri hastanede öldü. Arjantin Pavyonu baskınına ertesi günün gazeteleri geniş yer verdiler.Ve bir kaç hafta sonra da polis geniş bir operasyon başlattı. Ömer'le birlikte birçok subayın adı baskına katılanlar arasında geçiyordu. Bu, açık devrimci savaşıma katılmak için ordudan ayrılmak isteyen genç subaylara bir gerekçe oldu. Ve ordudan firarlar başladı. . Ordudan firar ettikten sonra Ömer, İstanbul'da kaldı. Çeliktepe, Gültepe, Sanayi, Sarıyer vb. bölgelerde gecekondu halkının sorunları ile uğraştı. Buralarda kısa sürede farklı isimlerle tanındı. 1979 sonlarında ise örgütsel çalışma yapmak için İzmit'e gitti.” 1980 yılı ile birlikte yükselen siyasal hareketlilik koşullarında etkili bir güç olmak için mücadele veren “ÜçüncüYol” grubu, cezaevindeki kadrolarının dışarı çıkarılması için de çaba harcıyordu, İlk iş olarak sahte belgeler düzenleyerek Hamza Yalçın'ın kaçırılmasına girişildi.Kaçırıldı. Birkaç ay sonra da o büyük kaçış gerçekleşti; 24 Nisan günü Sultanahmet-Adliyesi'ne gitmek için Çemberlitaş'ta ağır ağır ilerlemekte olan cezaevi arabasının arka kapısından sivil giyimli genç insanlar birer birer atlayarak ara sokaklara daldı”
12 Eylül darbesi ile yığın ve devrimci hareketin içine düştüğü sessizlik ortamı, günler ilerledikçe derinleşiyordu. Birçok örgüt büyük darbeler yemekteydi. Devrimci-Sol, Devrimci-Yol gibi Üçüncü Yol'a yakın Örgütler ard arda aldıkları darbelerle bir belirsizlik sürecine doğru gidiyorlardı. Bu örgütlerin geniş tabanında dağınıklık yaşanıyordu . Sanayi Dev-Genç bu sessizlik ortamının daha fazla uzamaması için silahlanma kararı aldı ve bunun içinde bir dizi plan yaptı: Bu planların parasal boyutunun tamamlanması önkoşuldu. Soygunlar için istihbarat çalışmaları başlatıldı, çeşitli girişimler yapıldı. Adapazarı'na bağlı Akyazı ilçesinden gelen istihbarat üzerinde duruldu. Zengin kuyumcular vardı ve yapılması da fazla zor görünmüyordu. Soygunu gerçekleştirmekle de Ömer görevlendirildi.” Ve soygun yapıldı.Başarısızlıkla sonuçlandı. İki arkadaşları öldü. Onlarda öldürdüler. Ömer ile birlikte dört kişi yakalandı.
Selimiye Askeri Cezaevi'nin üst katlarında bulunan mahkemede tutuklandılar, indirildikleri alt katta ise onları ağır işkenceler bekliyordu. Yazar Emil Galip Sandalcı da o gün tutuklanmış ve Selimiye Askeri Cezaevine getirilmişti. Emil Galip Sandalcı anlatıyor: - "Selimiye'de, gözaltına sevk edilenlerin bekledikleri bir yer var. Biz gittiğimiz sırada orası çok kalabalıktı. Bir ara yanımda oturan kişiye baktım; çıplak bedenine bir ceket giymiş, üzerinde başka hiçbir şey yok. Sonradan bu kişinin, ünlü Akyazı kuyumcu soygununu yöneten Teğmen Ömer Yazgan olduğunu öğrendim. Yanında, soygunda onunla birlikte olan bir bekçiyle bir genç oturuyordu. Bekçinin başında da, elinde de kanlı sargı bezleri vardı. Bekçinin karısını da getirmişlerdi oraya... O da perişan bir vaziyetteydi.. Neyse, bizi bekleme yerinden alıp hapishane kısmına soktular. Önce bir üst baş araması yapıp zabıt tuttular. Ardından, daha içerlerde bir yerdeki çok geniş bir odaya aldılar. 10-15 kişi kadardık. Orada, birden ellerinde coplar olan askerler belirdi. Başlarında bir onbaşı ya da çavuş vardı. Bize'''Soyunun' dediler. Çoraplar dahil üzerimizdeki her şey çıkartıldı. Yalnız donla kaldık. Derken korkunç bir meydan dayağı başladı. Önlerine, gelene kıyasıya vuruyorlardı. Ama özellikle o teğmeni, bekçiyi ve onlarla birlikteki genci feci şekilde dövdüler. Teğmen de, bekçi de soygun sırasında yaralanmışlar. Birinin sağ, diğerinin sol kasığımda birer kurşun varmış. Kurşunlar çıkarılmamış. Üstelik oraya geldiklerinde yaklaşık 80 gün süren işkenceden geçmişler. Bekleme yerinde konuşurken onlardan öğrenmiştim bunları. İşte o durumdaki teğmenin, tıpkı filmlerdeki gibi, üç kere havalanıp yere düştüğünü gördüm. Üç kere ayakları yerden kesilip havaya uçuruldu. Bekçinin de çıplak ayaklarına postallarla bastılar. Onun da kemiklerinin çatırdadığını duydum. 15 dakika kadar sürdü bu dayak......"
Ömer ve arkadaşları diğer gün sabah erkenden topluca Gölcük Askeri Cezaevine götürüldüler. “Gölcük Donanma Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, 12 Eylül'ün en hızlı çalışan, cezada sınır tanımayan mahkemelerinden biriydi.
Sorgu ve savunma duruşmalarının ,tümü yirmi güne .sığdırıldı. Bu duruşmalar sonucunda beşi hakkında ölüm cezası verildi ve kalemler kırıldı, daha sonra İsmail Gökalp'in cezası yaş küçüklüğü nedeniyle yirmi yıl ağır hapis cezasına dönüştürüldü”
“. Ömer Yazgan gözaltına alınan genç subaylarla birlikte sorgulanmak üzere Bursa'ya götürüldü. Bir öneri yapıldı: "Ordu içindeki devrimci, demokrat olan subayların listesini bize ver, bizde senin idamını durduralım!" Ömer yalnızca güldü öneriye. Bunların bizle bir ilgisi yok” dedi
1 temmuz 1979 tarihindeki Arjantin Pavyonu olayından sonra ,Teğmen Hazma Yalçın yakalanmış,diğer teğmenler; Ömer Yazgan,Osman Tıftikçi ve Ahmet Erdoğan firar etmişlerdi.. Güvenlik görevlileri, kaçak teğmenleri 78 li diğer subayların evlerinde aramakla yetindi..
Arkasından Hamza Yalçın hapishaneden kaçırıldı, yine 78li teğmenlerin evlerinin aranmasıyla yetinindi.
17.1.1981 Akyazıda kuyumcu soygununda Ömer Yazgan yakalandı. 78 li teğmenlerin üzerine gidilmedi..
Ordu içindeki diğer sol gruplara yakın askeri kişiler üçer beşer temizlendikten sonra , 30.11.1982 tarihinde operasyona geçilerek 78 li teğmenler esas olmak üzere ana temizlik’e başlanıldı.
Devrimci askerler ,Ankara Ordu İstihbarat ve Dil Okulunda (Özel Harp Dairesi,MİT ve Ankara Emniyet Müdürlüğü DAL grubu Elemanlarından oluşan) en ağır işkencelerden geçirildi. 2.5 yıl cezaevlerinde yatırıldılar. 7 kişi hariç hepsi beraat etmesine rağmen ordudan atıldılar.
“Koğuş kapısı, slogan ve marşların, tekmelerin ve yumrukların diğer koğuş kapılarının gürültüsü altında açıldı. Kapı açılmadan , önce onlar birkaç kez birbirlerine sarılmış vedalaşmış, güç vermişlerdi. Kapı açıldığında da sloganlarını kesmediler. "Ömer Yazgan" dedi kapıyı açanlardan biri. Ömer arkadaşlarıyla vedalaştı tekrar, onlara tek tek sarıldı. Koridora adımını attığında ise diğer, koğuşlara bağırdı. "Hoşça kalın arkadaşlar, devrimci mücadelenizde size başarılar diliyorum. Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz". İnzibatlar ağzını kapattı. Ömer sesini duyurmak için ağzını kurtarmaya çalıştı. Kurtardıkça da slogan attı. Giderek daha fazla asker üzerine yığılmıştı. Koridora çıktığında,arkadan vurulan kelepçeyi bir. Subay tutmuş geriye doğru çekiyordu onu. Bu arada düştü Ömer. Bu sefer tekmeler altında sloganlar atmaya başladı. Ve öylece çekip sürüklediler dış giriş koridoruna kadar. Yine aynı yöntemle dışarıda bekleyen kapalı arabalardan birine bindirildi” Arka arkaya dört arkadaş asıldı..Selam olsun sana Teğmenim.Bin selam tüm arkadaşlarına.
Devrim tarihinde onurlu yerinizi aldınız.
Son mektupları devrime ve halkına olan sevgi ve inançlarının belgeleridir
Değerli oğlum Murat:
Bugün biz neden ayrıyız? Neden ayrı ayrı yerlerdeyiz? Beraber gülüp oynamak, eğlenmek varken taa uzaklardayız? Uzaklık yetmiyormuş gibi tüm özgürlüğümüz gasp edilmiş, tutsak yaşam içerisinde idama mahkum edilerek yaşamımıza son veriliyor? Bugün nedenlerini çözmen mümkün değil, hiçbir şeyin farkında bile değilsin. Büyüdüğünde tarih sayfalarını karıştırdığında asıl gerçekleri orada bulacaksın. Eğer doğru, dürüst, namuslu yaşamak, halkını sevmek, halkının mutluluğu için onuruyla savaşmak suçsa benim suçum da budur, ileride bizim ne kadar haklı olduğumuzu daha iyi öğreneceksin. Sen de dürüstlük ilkesinden asla ayrılma. Namussuzca her gün yaşamak yerine, namusluca ölümü tercih et..Böyle hareket edeceğin kanısındayım. Hiçbir zaman gözyaşları dökme. Ağlayanlara müsaade etme, ağlamak yakışmaz bize. Selamımı yollar, gözlerinden öperim. Bu namustur künyemize kazılmış. Bu da sabır, ağulardan süzülmüş. Sarıl bunlara, sarıl da büyü...
Baban Mehmet Kanbur
Oğuldan Aileye: Aileme ….. Kısa fakat benim değer yargılanma-göre onurlu bir yaşamım oldu. İdeallerimden taviz vermedim, kimseye ihanet etmedim, silahımı teslim etmedim. Halkın içerisindeyken onlara ve sizlere yardımcı olmaya çalıştım. Halkımızın sınıf mücadelesinde en ön saflarda çarpışmaya çalıştım. Sizleri sömürü ve bunun sonucu olan yoksulluktan kurtarmak istedim ve şimdi bunu bizden sonra gelecek nesillerin sürdüreceğinden, nihai hedefimize varılacağından eminim, sizlere başka şeyler de yazmak isterdim ama yazamıyorum. (....) Tüm Gültepe halkına ve Türkiye halklarına selam.
Bu mektubu, karar Yargıtay'da onaylandıktan sonra yazıyorum. Sizleri teselli etme gereği duymuyorum, çünkü sizler az çok bizlerin verdiği mücadelenin, tüm ölen yiğit arkadaşlarımızın ne için öldüklerini, katliamların, baskı ve işkencelerin altında inleyen, ölen binlerce insanın durumunu bilmelisiniz. Onlar tüm dünya ezilen halkları ve özelinde Türkiye ezilen halkları adına sömürü mekanizmasını yöneten emperyalizme ve onun işbirlikçisi oligarşiye karşı mücadele ederken öldüler. Onlar sömürüye son verip insanın insan tarafından sömürülmediği, insanın insanca yaşadığı bir düzen kurabilmek için savaştılar ve şehit düştüler. ………. Ramazan Yukarıgöz Not Bu yazı Hayri ARGAV ın değerli çalışması O ŞAFAĞIN ATLILARI 12 eylül idamları kitabından faydalanmış, ayrıca Rahmi Yıldırım teğmenin yazılı ve sözlü bilgilendirmesi ile kaleme alınmıştır. |