left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Ali Kemal Özcan (Dr.) arrow Demokratik Toplumda "Saklanan" Öcalan
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Demokratik Toplumda "Saklanan" Öcalan Yazdır E-posta
Yazar Dr. Ali Kemal Özcan   
Friday, 20 May 2005

Bu yazı 19 Mayıs 2005 tarihli Özgür Gündem gazetesinde kısaltılarak yayınlanmıştır.

Aşağıdaki versiyonu makalenin orijinal bütünüdür. Yazarının izniyle yayınlıyoruz.


Türkiye toplumu – ‘devletiyle milletiyle’ – AKP handikapını (alternatifsizliğini) aşma etrafında tartışmaları artarak yaşarken, epeydir Demokratik Toplum Hareketi olarak çalışan bir girişim, bir dizi ‘halk-aydın’ toplantısını yaptı. Benzer toplantılarını sürdürüyor. Temelini Öcalan’ın ‘demokratik toplum olmadan demokratik devlet olmaz’ kavrayışından alan Girişim, toplantılardan sonra ‘halkla beraber’ kurucular kurulu seçimlerine geçecek.

Ancak şimdiye kadar yapılanlara – daha doğrusu yapılmayanlara – bakıldığında, kötü bir tekrara girme tehlikesiyle karşıkarşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Burada iki şıklı soru şudur: a) böyle gitmemesi için ne yapılabilir; b) gitmesinin önüne geçilemezse, kırılma nasıl marjinal bırakılabilir?

Bunların cevabını verebilmek için önce ‘nereden Demokratik Toplum Girişimi’nin kötü bir tekrara düşeceği beliriyor’ sorusuna dolandırmasız cevap verilmeli elbet. Çünkü, bir haksızlık yaparak kimsenin emeğini boşa çıkarıcı fazla bir söz söylemek de ağır bir vebal olur. Bu soruya verilecek bilimselliğe en yakın cevap, ‘ne yapılabilir’in de cevabını içinde taşıyacaktır.

 

 

Girişimin Kaynağındaki ‘Dert’

Demokratik Toplum projesinin felsefik-teorik kaynağının İmrallı olduğu biliniyor.

Ancak ortada, Girişim’in üzerinde tartışma geliştirilecek metinleri yok. Öcalan’ın bazı kavramları serpiştirilerek ‘Genel Yaklaşım ve İlkeler’ başlığı altında 11 sayfalık metin ise daha çok ‘elimizde birşey olsun’ kaygısıyla yazıldığı anlaşılıyor. Ciddi idialar ve ciddi kavramlar var, ama işin ‘kimi’ ve ‘nasıl’ı ile ilgili cümlelere rastlanmıyor. Yani bu ciddi iddiaların felsefesi, gerçekleştirecek insanı ile ilgili tartışmaya açılacak bir tez, bir açılım bir taslak yok. Örneğin ‘Dünyayı ve Çağı Demokratik Uygarlık Çizgisi çerçevesinde yorumlayacak olan DTH’ denirken, bu ‘Çizgi’nin ne olduğu ne-zaman-nasıl çizildiği akla gelmemiş. Yine ‘Demokratik ekolojik toplum yaratma’ amaçlandığı söylenirken, bu toplum türünün ne olduğu, teorisini-felsefesini nereden aldığı, neye dayandırdığı, enazından açmaya sunan bir kaç cümleye yer verilmemiş.

Bu kavramların teorik-felsefik, antropolojik (insanlaşma bilimi) kaynağının Öcalan’ın İmrallı savunmaları olduğunu bilmiyen yok. Girişimciler de bilindiğini biliyor. Ama bilinmiyor ‘gibi’ yapılması doğru bulunuyor. Halbuki girişimin formülasyonlarını, teorisini, felsefesini dayandırdığı Savunmalar ve Notlar devletin en üst düzeyde kontrol altında tuttuğu İmrallı’dan çıkıyor. Tabi ‘o zaman kim neden, ne kimden saklanıyor’ sorusu da ortayerde durup, adeta herkese tebessüm ediyor.

Şimdi – ne kadarı anlaşılmıyor, ne kadarı anlaşılmak istenmiyor ayrı konu – zorluk şurada: Öcalan’ın hem teorik hem pratik gücü ile bir yasal parti kurulmaya çalışılıyor. Teori (felsefe, perspektif, proje, paradigma) Öcalan’ın; pratik (mutfak kadrosu, kurum, kitle) onun örgütünün. Ama bu iş yapılırken çaktırılmayacak! Yani iş hem imkânsız, hem gayri-ahlakî, hem komik.. Fikret Bila Hangi PKK? adlı çalışmasında Genelkurmay ve Emniyet istihbaratının ortak raporunu aktarıyor.

 

Abartmalar bir yana, mevcut durumda HADEP ve diğer paravan kuruluşların sürdürdüğü her türlü faaliyetin özünü terör örgütü PKK’nın faaliyeti olarak telaki etmek yanlış olmayacaktır. (F. Bila, Hangi PKK?, 2004: 129).

 

 

Tabi Öcalan’ın İmrallı savunmaları öncesi durum farklıydı ve yasallık zor işti. PKK, programıyla ve stratejisiyle bir ‘ulusal kurtuluş’ örgütü idi ve şiddet mücadele yönteminin merkezinde idi. Bu dönemin cefasını çekenleri, bedellerini ödeyenleri saygıyla anmamak elbet gayri-insanidir. Ama şimdi durum farklı: Öcalan ‘ulusal kurtuluş’un özeleştirisini ciddi-ötesi verdi. ‘Devlet’i yenibaştan ele alarak, Marx’ın, Engels’in, Lenin’in, Hegel’in, Plato’nun hayli ötelerine geçerek, Sümer Rahip devletinden alıp gelerek verdi. Şiddeti de, ‘devrimci dönem bitti, evrimci döneme geçildi’ ilanıyla, poltikanın aracı olarak gündeminden çıkardı.


İnsanlık anlayışım, zorunlu meşru savunma anlayışı ve araçları dışında, hiçbir şiddet aracına ve devlete geçişe izin veremez. İnsanlar ve topluma karşı devlet (klasik olarak sınıfsal yönetim aracı) aracına asla bulaşamayacağım. Klasik devlete ve toplumsal yönetim tarzına kendi anlayış ve pratiğimde yer vermeyeceğim. Karşı bir güçle bunu yıkarak yerine yenisini kurmak bir aldatmacadır. Buna karşılık, toplumun, genel koordinasyonu ve teknik düzenlemesine dayanarak, hiç silahı ve fiziki gücü kullanmayan sivil ekiplerle yönetilmesini esas alacağım (italikler bize aittir). (Sümer Rahip Devletinden...,
Cilt II, 2001: 276)


Kuşkusuz, bu böyledir diye Öcalan’ın talimatlarıyla ya da organik ilişkisi ile Türkiye’de yasal parti kurulur demeye getirmiyoruz. Bu hem yasal olarak mümkün değil, hem pratik değil, hem de doğru değil. Ama Öcalan’ın düşüncelerinden, teorisinden, felsefesinden, kavramsallaştırmalarından yararlanılarak yasal partı kurmanın önünde hiçbir engel yoktur. Cezasını resmi bir cezaevinde çekmekte olan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının düşüncelerinden, felsefesinden etkilenerek parti kurmak yasaldır, hukukîdir, meşrudur. İçinde, şiddet ve bir devleti yıkıp başka bir devlet kurma yoksa, ki yoktur ve İmrallı’dan çıkıp basılıp - yayınlanmaktadır, kimse ne kendisini ne başkasını kandırmamalıdır artık. Ve gelişmeler habire gösteriyor ki, Öcalan’ın demokratik bir cumhuriyet içinde Demokratik Ekolojik Toplum olarak kavramlaştırdığı bir ‘Çizgi’ye enaz Türkiye Kürtlüğü kadar Anadolu Türklüğü’nün de canalıcı ihtiyacı var. Mesele bunun bilimselliğini ve bilimin terbiyesine yaraşır dilini bulmaktır.

 

‘Gelenek’teki Sorun ve ‘Saklanan’ Öcalan

Ancak burdan itibaren ‘gelenek’te sorun üç ayaklıdır: Birncisi Öcalan’ın özellikle devlet-ulus, şiddet-demokrasi konularında söylediklerinin – işe öyle geldiği için – taktik olduğunu sunmadır. İkincisi – öyle inanıldığı için – taktik sanmadır. Üçüncüsü de ‘taktik’e alışmadır. Üçü de birbirinden tehlikelidir. Taktik olduğunu etrafa ‘çaktırmadan’ sunanlar, ulusal kurtuluşlarda ‘et derdindeki kasaplar’ dediğimiz, yeni bir devletin sahipliğine veya yöneticiliğine sulananlardır. Taktik sananlar, düşünme - okuma - araştırmada uyuşuk/tembel ama el-ayakta canhıraş/çalışkan, herkesin işine koşan ‘asker’lerdir. Alışkanlık ise herkesin başındaki bir insanlık ‘bela’sıdır. Demokratik siyaset geleneğimizde de çatışma döneminin ‘legal alan’ alışkanlıkları her türden bürokratik/rantçı eğilimin, kastlaşmış yapının temel besleyeni oluyor.[if !supportFootnotes][*][endif]

Bunlar emek verilmesi gereken tartışmalardır.

Bütün bunları tartışmayan, dolayısıyla üstüne çıktığı dalı altından vuran Girişim’e tartışmak için ne kalıyor geriye? Ve eğer girişimciler de daha çok ‘gelenek’teki şu veya bu biçimde ‘kenara düşmüş’lerin ağırlığında ise, tartışmalar giderek ‘eskiler–yeniler’ çekişmesine veya ‘mağdurlar–zedeler’ tepkiselliklerine yuvarlanıverir. Yani ortada tartışılacak metinler - taslaklar-sunumlar, eğitimler - seminerler - konferanslar olmayınca geriye çekişmeler, dedikodular, tepkiselikler kalır.

Girişimcilerin kendilerinin (sözünü ettiğimiz ve içinde birbirine eklenmiş
kavram ve iddialar dışında görüş/açılım olmayan 11 sayfa dışında) görüşleri yok. İşe başladıklarından bu yana ‘alttan gelme’ adına halkı dinliyorlar. Halk da elde ne varsa onu tartışıyor. Var olan olarak da, HEP’ten DEHAP’a gelen geleneğin sorunlarını kendince tartışmak. Öyle anlaşılıyor ki Girişim, Demokratik Ekolojik Toplum gibi binyılların biriktirdiği yöneten–yönetilen ilişkilerini aşma felsefesiyle yüklü bir demokrasi denemesinin kaderini toplantılardaki ağırlıklı ‘eğilim’e bağlıyor. Elde kalan ‘gelenek’in de inişte olduğu kanısının yaygınlığı, daha çok ‘tepki potansiyeli’ne oynamayı cazip kılıyor.

Demokratik Toplum Girişimi’nin giriştiği ‘iş’teki felsefe ile Öcalan’ın İmrallı savunmalarının felsefesi arasındaki dolaysız bağı açmamanın, hele gizliymiş gibi ‘saklama’nın tehlikeleri sanılandan hayli ötededir. Öcalan’ın habire ‘ben kendimi milliyetçiliğe kullandırtmam’ tekrarı tesadüfen ağza gelen sözler değildir.

Şu ana kadar Girişim sözcülerinin kamuya açık söyledikleri en ‘ileri’ söz, Orhan Doğan’ın M. Ali Birand’ın (Manşet programı) ısrarlı soru üzerine, “Öcalan’ı yadsıyarak bir yerlere varamayız, Öcalan’ın olumluluklarından yararlanmalı, eksikliklerini de eleştirmeliyız’ olmuştur. Onu da ‘kişisel görüşleri’ olduğunun altını çizerek söylemiştir. Yani Girişim’in bu konuda kamuya açık ‘örgütsel’ görüşü yok. Oysa DTH’nin bütün fikrinin, bütün felsefesinin, bütün teorizasyonunun Öcalan’ın İmrallı savunmaları olduğunu ilgili herkes biliyor. Bu kadar açıklık içindeki bu kadar ‘gizliklik’ ile, bu kdar ses içinde bu kadar sessizlik ile, bu kadar yazı içinde bu kadar yazısızlık ile yapılan ‘kurucular kurulu’ seçimde ne kadar demokratik, ne ‘kadar halktan’ gelen bir kurullla karşılaşacağız?

ABD’nin Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini çatıştırma etrafında ördüğü BOP kaosunda Öcalan’ı savunmak az ciddi bir iş değildir. Öcalan sadece Kürtleri ilgilendirmeyecek kadar sıradan-ötesidir: Kürtlüğü, Türklüğü, Türkiye’yi, Ortadoğu’yu, Dünya’yı ilgilendiriyor. Saddam’ın yakalanması, Arafat’ın ölümü, Hariri’nin parçalanması Öcalan’ın 1999 başındaki takibi ve yakalanması kadar dünyanın konusu olmamıştır. Dahası, Ortadoğu’nun hayati önemindeki Türkiye’de, Öcalan etrafında herkesin adeta ‘yaklaşma yanarsın’ dediği bir travma var: Yakalanması, yerlerde sürünen DSP ve MHP gibi Türk milliyetçiliğinden beslenen partileri yüzde yirmilere fırlatırken, Kürt’lerde infial yaratmıştır. Bir taraf sokaklarda İtalyan makarnaları üzerinde tepinirken ‘getirin, böbreğini yeriz’ demiş, diğer taraf tek-tek, grup-grup kendini yakmıştır.

Etrafında böyle bir çeşit ‘tsunami’ travması taşıyan Öcalan’ın İmrallı savunmalarını Türkiye’de kanla palazlananlar dışında herkesin yeniden okuması, okutması gecikmemelidir. Olana ve ölene çare yoktur.

 

Halka Gitmek

Demokratik Toplum düşüncesinin teorisi ve felsefesi; örgüt ve insan, insan ve toplum, insan ve devlet, insan ve demokrasi, insan ve siyaset, ulus ve devlet, devlet ve milliyetçilik, milliyetçilik ve iktidar, iktidar ve parti, parti ve sivil toplum, erkek ve kadın, kadın ve sınıflı tarih ve benzeri konular etrafında tartışılacak bir zemin, bir atmosfer bir taslaklar bütünü olmayınca, geriye, elyordamıyla biraraya getirilen bir takım kavram ve kalıplar dışında, çekişmeler, dedikodular, hesaplar kalır. Ve bu, doğası gereği, hiçbir zaman tek taraflı olmaz.

Örneğin Girişim’in başarısı ile ilgili ‘DEHAP gençlik ve kadın yapısından bir grup hareketin başarısız olmasını istiyor’ şeklinde iddia ve kaygılar var, ve bu bir doğrunun önemli bir yüzüne işaret ediyor. O cenahta da derdine düşenler var. Ama asıl ağır gerçek şu ki; Girişim’in başarısını – ve başarısızlığını –; belirleyecek olan bu ‘bazıları’ değil, girişimcilerin iç dinamikleridir. Ne yazık ki şimdiye kadar ne 'iç', ne de 'dinamik' ile ilgili kamunun fazla bilgisi yok. Halka gitmek neredeyse başlandığından beri ‘halkı dinlemek’ olarak pratikleşiyor.

Demokratik Toplum gibi bir teorinin, projenin, felsefenin aylarca pratiği bundan ibaret oldu. Bir yıla yakındır, Demokratik Toplum’un felsefesiyle, terbiyesiyle, teorisiyle, tarihiyle ilgili bir şey söylenmemiştir. Eğitimi-terbiyesi kamuya taşırılmamış en ulvi felsefelerin, teorilerin, programların tüzüklerin toplum yaşamında bir pratik değeri olmadığına bütün insanlık tarihi şahittir. Böyle olunca da, 500 kişi olacağı söylenen ‘Kurucular kurulu seçimi’nde dananın kuyruğu kopacağa benziyor. Nitekim, ‘alttan gelme’nin seçimi ile ilgili yoğunca konuşulan kaygılar sayfalara yansımaya başladı:

 


‘Kuşkusuz demokrarasi halkı dinlemek demektir. Ama siz inandığınız ve ilhamını aldığınız felsefenin derli toplu bir taşırmasını yapmazsanız, gittiğiniz yerlerde yarın kurulacak partinin geleceğini halk neye, hangi kritere göre şekillendirecek? Tüzüksel olarak 3000 delegeyi yerelde seçmek, sandıkları yerellere götürmek güzel kararlar. Ancak; sandiklardan önce felsefe gitmeli, ideoloji gitmeliydi. Bu olduğu zaman sandıklar rollerini oynar. Aksi taktirde sandıkların başlarında geri anlayışların kendini örgütledikleri kavğalara tanık olacağımızı kestirmek için müneccim olmaya gerek yok.’ (Ahmet Şeker, ‘DTH ve Felsefi Arkapılan’, Ö. Gündem, 15 Nisan 2005)


Özünde demokratik bir işleve sahip olan bu sistemin, yozlaşıp, delege sultasına ve delegeler üzerinde siyaset yapmayı hedefleyenlerin ekmeğine yağ sürmeyeceğinin garantisi yok. Yine kurucular kurulu üyelerinin seçiminde lobi faaliyetlerinin çok yoğun olarak yürütüldüğü Kürt siyasetinde, siyaset, rant ve aşiret ilişkilerinin ağırlığı daha da hissedilecek. Delege sistemi, Kürt siyasetini yeni dönemde delege pazarıyla da tanıştıracak. (Aydın Bolkan, ‘DTH ve Seçimler’, Ö. Gündem, 20 Nisan 2005)

Kuşkusuz durumun çaresi, alternatifi yok değildir. Amerikan planlamasına göre erimesi beklenen Öcalan önderliğine kitlesel bağlılığın Newroz vesilesiyle sıçrama göstermesi, herkese bazı şeyleri yeniden gözden geçirttireceğe benziyor. Yani öyle görünüyor ki, bu kez, 'koyun' can derdini, 'kasap'ın et derdinin burnundan getirmek istiyor. Çünkü, bizim 'koyun bir-deri bir-kemik’.

Gözlemlediğim beş DT Girişimi toplantısında bu doğrultuda ‘anlayana sivrisinek saz’ cinsinden bir hayli veri vardı. Sadece 20 ile 35 yaşları arasında AKP’ye kısa sürede alternatif olabilecek bir partiyi kurup yönetecek bir gençlik potansiyeli orta yerde duruyor. Dahası, genel kalitesi bilinen ‘reyting’ basınının daha çok estetik/medyatik ‘heyecan’larla kabarttığı sembollerinin ilk fırsatta kendilerine karşı kullanılma tehlikelerini boşa çıkarabilecek bir ‘yazmalı kadın’ entellektüellerinin Kürt kadınları arasında boyverdiği gözden kaçmıyor. Mesela İstanbul Okmeydanı toplantısında, altmış yaşlarında bir ‘yazmalı’, yaptığı – içinde ‘felsefa jîyana nu’ geçen ve ezbere kullanmadığı anlaşılan – doğal ve ajitatif Kürtçe konuşmasında, divana yarım dönerek özetle şunları söylemişti: ‘Önder zindandadır. Eger siz küçük hesap yaparsanız, sadece biz Kürt kadınlarına bile kalsa, burnunuzdan getiririz. Bu sözlere kitlenin ilgisi ise adeta kulakları yırtan bir alkış-ıslık-tilili tufanı olmuştu.

Şüphe yok ki, sözlerin kurutulmuş sloganlarda kalmaması için tek çare; bilime, bilimsel bilginin gücüne ve satılmayacak ruhlara/aşklara sarılmaktır.


Moda deyim olmakla birlikte, özünde doğru olan 'bilgi toplumu' çağında yaşadığımız söylenir. Bu deyimle kastedilen, gerekli bilgi gücü olmadan, değil toplumsal dönüşüm gibi anlam ve yapılanma sorunları kapsamlı olan olgular, sıradan olguların bile çözüm ve yönetimi güçtür. El yordamıyla çözmeye, yürümeye çalışmanın sonucu ise çoğunlukla hüsrandır. Şansa bağlı bir başarı ise er geç sahibini yenilgiye götürme riskini her zaman taşır.
(Öcalan, Bir Halkı Savunmak: 89).

 

Para-pul-sillah-teknik Üsttekiler’dedir ve haddinden fazladır. Alttakiler’in bu araçları temel alarak verecekleri mücadelelerin akibeti ya acı hüsrandır, ya da – daha acısı – karşıtına rücudur, kutsallıklarına ihanettir. Binyılların sınıflı toplum tarihi hep böyle yazılageldi. Alttakiler için gücün-kuvvetin-kudretin iki bitişik 'derya'sı vardır: bilim ve ruh. Tembelliğe lanet getirmiş bir bilimsel bilgi aşkı ve kendisini satmaya kapatmış bir materyal ruh. Yani tekniğin en büyüğü insan. Siyasette ‘felsefeye dönüş’ün vazgeçilmezliği ve bilimin ihanetinin artık önüne geçilmesinin hayatiyeti buraya dayanır.

 


İktidarlaşmış bilime karşı felsefeye dönüş özgür toplumun çıkış ilkesidir. Felsefeye dayanmayan bir demokrasinin kolayca yozlaşacağı ve demagogların elinde halkları yönetmenin en soysuz bir aracı olacağı tarihte ve günümüzde sayısız örnekleriyle kendini göstermiştir. Bunu önlemenin yolu bir yanı etik, bir yanı bilim olan ve ayrılmaz bir bütün olan gelenekle politik mücadeleyi yürütmektir. (Öcalan, Bir Halkı Savunmak: 18).Demokratik Toplum Hareketi’nin koordinasyon kurulu üyelerinin de, eğer ‘Türkiye’de yepyeni bir çıkış yapma’ iddiasının altında kalmak istemiyorlarsa, yaptıkları işin Öcalan felsefesi ile ilgisi konusunda devekuşuculuğu ya da çaktırmamacılığı biran evvel bırakarak ‘asıl’larını ortaya koymaktan başka çareleri yoktur. Yani; üstüne çıktıkları dalın altında kalmak istemiyorlarsa, en kısa yoldan, geçen ayları tepkisellikten arınmış bir bilimsellikle gözden geçirip, adeta işe sıfırdan başlamaktan başka yol kendilerine görünmediğini görmeleri gerektiği ortadadır.

Asıl canalıcısı da ‘işe başlama’ ile başlayacaktır. Örneğin, ‘kurucular kurulunun seçimle oluşturulması’ fikri hangi demokrasi felsefesi ve projesinden esinlenmiştir? Henüz sosyalite tarihinde, kurulacak bir örgüt veya partinin bir ‘gizli oy açık sayım’ seçimiyle biraraya gelen ‘kurucular’ tarafından kurulduğu görülmediğine göre; felsefesi, terbiyesi mekanizmaları henüz ortada olmayan bir ‘demokratik’ seçimle seçilmiş kurul, daha önce hiç biraraya gelmemiş bir ‘mozaik’ olarak nasıl ve neye göre insanlığın gündemine ‘yeni bir örgüt/örgütlenme modeli’ koyacaktır?

Daha fazla zorlamadan söyleyelim: Sosyalitede her ‘ilk’ iradîdir ve birkaç ‘kafadar’la başlar. Kurucular kurulu seçimi ‘’i insan-toplum doğası ve diyalektiğine terstir. Kuantum fiziği kavrayışını eklersek, doğanın diyalektiğine de terstir.

‘Ruhunda ve bilincinde tarihi doğru yaşamayanlar hiçbir özgürlük ve eşitlik iddiasında bulunamazlar. Demokrat olamazlar.’ (Bir Halkı Savunmak: 123, 124). Nasıl bir ruh haline tekabül eder ruhunda ve bilincinde tarihi doğru yaşamak? Tarihin gün/an içinde nasıl bir felsefik-ruhsal kavrayışıdır bu? Bunu kim, nerede, ne kadar tartışıyor?

Felsefeden yoksun; eğitim, terbiye ve bilimsel bilgi gücü üç temel ögesinin herhangi birinden yoksun herhangi bir örgütsel girişim hüsrana kilitli olur.

Demokratik Ekolojik Toplum iddiasının çalışması; felsefesi ve sosyolojisiyle, kişiliği ve kimliği ile, bir sel gibi tartışılmadan, taşırılmadan, yedirilmeden başarıya götürülecek bir iş olmadığını bilmek, konu uzmanı olmayı gerektirmiyor.

Dr Ali Kemal Özcan

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır


Not: Yazı bir ayı aşkın zamandır gazetelerde yayınlanmayı bekliyor. Yani yayınlanmayacaga benziyor sanırım. Yayınlatmayan ‘kaygı’ların ifade ettikleri önemli oluyor burada diye düşünüyorum.


‘Alışkanlıklar’ için bir kuş deneyini aktarmalıyım buraya: Etrafı sıkı bir tel örgü, üstü görünmez bir ağla kapalı bir avluda bir grup kuş beslenir. Kuşlar onun içinde uçuşurlarken, yanlarda doğru telörgülere kadar gidip dönerler. Üstlere doğru da – görünmediği için – ağa çarpıp geri gelirler. Bir kaç sene geçer, kuşların eski nesli biter, orada doğan nesli kalır. Bir gün o üstteki görünmeyen ağı kaldırırlar. Üstten kaçması beklenen kuşlar kaçmazlar. Yukarı doğru uçuşurken, eskiden o ağın bulunduğu yere kadar gidip, ağa çarpıyormış gibi geri dönerler.

 
< Önceki

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Demokratik Toplumda "Saklanan" Öcal... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right