left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Nejla Kuglin arrow Yeniyol İçin Düşünceler
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Yeniyol İçin Düşünceler Yazdır E-posta
Yazar Nejla Kuglin   
Saturday, 15 October 2005

Image 

Anlı-şanlı 68 mücadelesinin üzerinden yıllar geçti. Kimileri o yılları gururdan gözyaşları içinde anımsamaya devam ederken, kimileri unuttu ya da dudak bükerek küçümsemeye başladı. O günlerin ruhunu, o günleri yaşamamış olana anlatmak, bizlere düşen önemli görevlerden biriydi. Bunu gereğince yaptığımızı iddia etmek çok zor . İçimizde, o günlerin anlatmanın, doğru aktarmanın bile gereksiz olduğuna, dünyanın artık çok değiştiğine, bu naftalin kokulu anılara artık kimsenin ihtiyacı olmadığına inananlar da var. Biliyoruz ya, artık “yeni dünya düzeni” var, “küreselleştik” ve “yükselen değerler”i tartışmalıyız!

Ben, sadece anı anlatmanın bile yararı olduğuna inananlardanım. Dünya ne kadar hızlı ve ne yönde değişirse değişsin, bir kural değişmedi: geçmişi bilmeden değişimi kavramak ve geleceği kurmak da imkansız olur. Biz eğer devrimciysek, yani var olan durumu olduğu şekilde kabullenip ona boyun eğenlerden değil; yeni ve daha güzel dünyaların var olabileceğine inanan ve bunun için çalışmaya hazır olanlardansak: anlamak, anlatmak ve tartışmak zorundayız.O dönemi, bir çok ülkede gündemi belirleyen kitle hareketlerini, geniş kesimleri etkileyen devrimci, ilerici, paylaşımcı, ant-faşist ve ant-emperyalist ruhu; en çok da neden ve nasıl yenildiğimizi konuşmak zorundayız. Ancak böylelikle 2000’lere uygun tartışma zeminleri, hareket noktaları ve gelecek umutları yaratabileceğiz.

Bazı temel gerçekler, herhangi bir yakın tarih kitabında görülebilir: dünya 60’lı yıllarda gerçekten köklü bir değişiklik ihtiyacıyla ayaklanmıştı. Japonya’dan ABD üniversitelerine, Güney Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Asya’ya heryerde kıpırtılar vardı. Vietnam’ın Fransa’dan sonra ABD’ye direnmesi, Küba’nın insanı heyecanlandıran başarısı, “yeni bir dünya” çağrıları, heryerde, her toplumda statükoyu sarsıyor, yeni umutlar yeşertiyordu.

1996 yılında, 68’liler Birliği Vakfı olarak Ankara’da üç yakın tarih profesörünü ağırlamıştık. Uzmanlık alanları Avrupa’da 68 dönemiydi. Yaptıkları toplantıda Almanya, Fransa ve Avusturya’daki olayları irdeleyerek farklılıkları anlattılar: örneğin Almanya için 60’lı yıllar II. Dünya Savaşının sorgulanması, ebeveynlerin savaştaki konumlarının konuşulmasını istemek, yani onları Nazi döneminde ne yaptıkları konusunda sorgulamak, özellikle kadın-erkek ilişkilerindeki baskıcılığın ve ikiyüzlü katılığın kalkması gibi ağırlık noktalarına sahipti. Fransa gençliği işçi sınıfı hareketiyle ortaklık kurmaya başlamışken, Almanya ve Avusturya’da böyle bir kıpırtı bile yoktu.

Bizler, Türkiye’li devrimciler [bu noktada bu açıklamayı yapmak gerek: ‘68’li’ kavramını hiç benimsemedim, o zamanlar da biz kendimizi bu sıfatla tanıtırdık] bu tartışmaya çok değişik boyutlarla katıldık. Beni gittiğim ülkelerde, katıldığım çok çeşitli ortamlarda hep şaşırtan bir şey vardır: karşımdaki “yabancılar” nedense Türkiye hakkında ya hiç bir şey bilmez, ya da bulvar gazetesi düzeyinde ön yargılı ezberci bilgilerle konuşurlar. Bu toplantıdan sonra yaptığımız konuşmalarda da aynı şey yaşandı: koskoca profesörlerin, ziyarete geldikleri ülkedeki uzmanlık alanlarıyla ilgili olarak söyleyebildikleri: “Aaa, Türkiye’de de 68 dönemi yaşandı mı? Hiç haberimiz olmadı!” cümlesinden ibaretti.

Oysa bizlerin herşeyden haberi vardı.Belki de Türkiye devrimci hareketini o yıllarda en besleyen, en hareketli tutan unsurlardan biriydi bu: biz tüm dünyayı izliyor ve herşeyden haberdar olmaya çalışıyorduk. İlgi alanımız sadece Avrupa’da olup bitenler değildi, onu zaten her gün gazetelerde okuyorduk ve hepimiz zaten en az 2-3 günlük gazeteyle, 2-3 haftalık dergiyi sürekli izliyorduk. Son yıllarda adını sıkça duyar olduğumuz Daniel Cohn-Bendit, o zamanların Fransa-Almanya arasında mekik dokuyan devrimci lideri, “Kızıl Dany”, sonradan vurulan Alman “Kızıl Rudi”, İngiltere’deki hareketin öncülerinden Pakistan asıllı Tarık Ali, ABD’deki Kara Panterler ve onların efsanevi kadın destekçisi Angela Davis, Filistinli Leyla Halid... bizim arkadaşlarımız kadar tanıdık ve “yoldaş”tı. Ama bunun dışında Küba’da, Latin Amerika’da, Angola’da ve tabii Vietnam’da neler olup bittiğini nefes almadan izliyorduk. Mitinglerde sıkça tekrarlanan “Ho-Ho-Ho Şi Minh---2-3, daha fazla Vietnam---Ernesto’ya bin selam!” sloganları raslantı falan değildi, devrimci cephenin varlığını hissetmekti. Örneğin o zamanki yazılışıyla “Tupamaros” gerillalarının direnişini bilmeyen yoktu.

İlgimiz bununla da sınırlı değildi, sanat dünyasını da izlerdik. Örneğin Victor Jara’yı, Joan Baez’i, Theodorakis’i, daha nicelerini tanıyor,dinliyor, fırsat buldukça plaklarını ediniyor ve birbirimizle paylaşıyorduk. Aramızda belki Türk ve dünya edebiyatı klasiklerini okumamış olanlar vardı, vardıysa bile bunu itiraf etmezlerdi. Ama hemen herkes en azından Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt okur, onlar kadar da Ehrenburg’u, Dimov’u, Simonov’u bilirdi. Sinema dönemiydi, evlerimizde ayağımıza kadar gelen filmler, belgeseller, yabancı kanallar yoktu; ama yeni filmleri kaçırmadan izler, birlikte gider ve tartışırdık. Zaten her fakültede bir “Sinematek” grubu olurdu ve oynata oynata kalitesi iyice bozulmuş filmleri ne yapar eder, yine de seyrederdik.

Becerilerimiz sadece mitinglere katılmak ve slogan atmaktan ibaret değildi. Her fakültede ne yapıp edip, en azından bir “Sosyalist Fikir Kulübü” panosu sahibi olmuştuk Bu panolarımızı hiç eskitmez ve boş bırakmazdık. Nerden olursa bulup buluşturur ve mutlaka yeni fotoğraflarla, gazete makaleleriyle, düşündürtmeyi amaçlayan haftalık panolar düzenlerdik. “Vietnam”, “Zonguldak İşçilerinin Direnişi”, “Bağımsızlık Haftası”, “Petrol Emperyalizmi”, “Öğrenci Hakları”, “Dünya Halkları Direniyor” gibi panolarımızı bugün bile anımsıyorum. Yeni pano hazırlanıp asıldığı günler öğrenciler önünde birikir, itişe-kakışa okurlardı. İşi biten pano diğer fakültelere taşınır, böylece sürekli bir akış da sağlanırdı.

Nerde bir deprem, sel, çaresizlik ve yoksulluk varsa, biz oradaydık. Deprem sonrası yardım götüren, hiç bir çıkar amacı olmadan günlerce afet bölgesinde kalıp çalışan bizlerdik. Yaz aylarında en ücra köşelerde köprü inşa eden, köy okulları için kitap toplama kampanyaları yürüten de bizlerdik. Ayrıca, sorunlu gecekondu yıkımlarında, toplu sözleşmenin yapılamadığı veya sendikalaşmaya izin verilmeyen, grev yapılan fabrikalarda; ya da işgal edilen topraklardaki direnişlerde biz hep orada olurduk. Tütün, pamuk, fındık ekicilerinin, hayvancılık yapan köylülerin desteğiydik.

Gerek bu mitinglerde, gerekse Ankara-İstanbul ve İzmir’de yapılan bağımsızlık, 6.Filo’ya karşı direniş ve benzeri gösterilerde hemen hemen hiç matbaa parası verilmemiştir. Afişleri serigrafiyle biz hazırlayıp basar, bildirileri mumlu kağıda yazıp teksir ederek çoğaltır, bez afişleri ve sokak yazılarını biz yazardık.

Boş zamanımız olmazdı, derslerden arta kalan zamanımız hep doluydu. Gecekondu semtleriyle yoğun ilgimiz vardı. Buralarda kurulan “Güzelleştirme Dernekleri”nde ortaokul-lise öğrencilerine ders verir, son sınıf öğrencilerini üniversiteye hazırlardık. Bu şekilde aileleriyle de bağlantı kurardık. Onların istekleri doğrultusunda kurs veya bilgilendirme toplantıları düzenlenirdi. Okuma-yazma, dikiş kursları , ya da sağlık konulu toplantılar hep branş öğrencileri tarafından yapılırdı. Hareketimize katılan bizden daha genç arkadaşların da okul ve ders sorunlarına yardımcı olurduk. Kaç liselinin velisi olduğumu, okuluna gidip müdür ya da öğretmenlerle görüştüğümü, branşım olduğu için İngilizce çalıştırdığımı hatırlamıyorum bile. Bu yardımlaşma, son derece doğaldı ve üniversiteye hazırlık kurslarının bu kadar yaygın olmadığı o dönemde hayati önem taşıyordu.

Herhangi bir konuda bildiri yazmak için bile oturup ciddi ciddi araştırma yapardık. İki arkadaşımla günlerce çalışarak hazırladığımız “Faşizm” konulu küçük broşür için ne kadar kaynak araştırdığımızı ve işimizi ne kadar ciddiye aldığımızı unutmadım. Bana verilen bir “Son yılların gazetelerini tarama” görevi yerine getirmek için, toplam 18 kişiden oluşan bir ekip hazırlayarak, herkesin ders saatlerinde göre aksama olmadan çalışabilmek için çalışma çizelgesi oluşturduğumuzu, haftalarımızı Milli Kütüphanede geçirdiğimizi ve onsekiz yıllık gazeteleri tarayarak bilgi toplayıp kaydettiğimizi de gururla hatırlıyorum. Yine bana verilen görevlerden biri olarak, Carlos Marighella’nın gerilla kitabını bir haftada tercüme edişimi de hiç unutmadım. O kitap daha sonra kapağında kurşun deliğiyle basılacak ve hem çok kişiyi etkileyecek, hem de bütün Sıkıyönetim mahkemelerinde kullanılacaktı. Benim tercümemden ne kadar yararlanıldığını hiç bir zaman öğrenemedim. Önemli olan bana düşen işi zamanında ve olabildiğince iyi yapmaktı.

Bunu yanı sıra, zaten aybaşını zorlukla getiren ve bol-bulamaç yaşamanın ne demek olduğunu hiç bilememiş olan ailelerimize fazla yük olmamaya çalışırdık. Bunun anlamı, olabildiğince para kazanır durumda olmaktı. Pek çok arkadaşım geçici veya yarım günlük işlerde çalışırdı, çalışarak okumak yaygındı. Zaten pek çok fakültenin akşam eğitimi de vardı. Ben de, gençlere verdiğim ücretsiz destek derslerini yanısıra, çocuğuna özel ders aldırmak isteyen ailelere ders vermeye giderdim. Daha sonra bir sendikaya sekreter olarak girdim. Bir çok arkadaşım gibi, bunda da iki amacım vardı: hem parasal bağımsızlık, hem de siyasi çalışmalarımıza destek sağlamak. Beni işe alan sağlık sendikası, bizim içinde çalıştığımız devrimci sendikanın yolunu tıkayan bir çalışma içindeydi ve ben içerden aldığım bilgilerle, arkadaşlarımın çalışmalarını kolaylaştırdım.Daha sonra, 12 Mart muhtırası verildikten sonra da hem işçilerle yanyana olmak ve karşılıklı öğrenme süresine girmek, hem de o ortamda fakülteden artık uzaklaşmak için bir fabrikaya (Tekel fabrikasına) işçi olarak girdim. Tanıdığım pek çok arkadaşım bu dönemi benzeri çözümler arayarak geçirdi. Amaç sadece para kazanmak veya saklanmak değildi, o zamanı en iyi şekilde değerlendirmekti.

Ne kadar güzel bir tablo çizdim, değil mi? İşte, 60’larda toplumu sallayan, gündemi belirleyen, sonraki yıllarda yetişecek devrimcileri etkileyen “68”liler böyleydi. Hiç mi kusurumuz yoktu? Hiç mi eksiğimiz, hatamız yoktu? Tabii ki vardı!

Bir kere kendimizi en önemli eksiğimizin, kendi toplumunu yeterince tanımamak olduğu kanısındayım. Bir toplumu tanımak onu ekonomik, tarihi, kültürel, sosyolojik ve daha bir çok yönden tanımaktır. Oysa biz ağırlık olarak sosyalizmin ustalarını okuyor ve bir bakıma “derya içinde kendimizden habersiz” yüzüyorduk. SSCB parti tarihinin, 1. ve 2. Enternasyonel tartışmalarının detaylarını ezbere bilir, yetmezse kürsülere çıkarken kitapları da yüklenip götürerek alıntılar yapardık. Ama Anadolu kültürleri tarihini, yakın tarihi, Türkiye köylülüğünün özelliklerini bilmezdik. Muhtara “Bu yılki mısırlar da iyi gelişmiş!” diyen, ve muhtardan aldığı: “Onlar mısır değil, kamış!” cevabını alınca “mosmor” olan ziraat mühendisi adayı arkadaşımız örneği tek örnek değildi.

Çok özel bir dokudan oluşan insan yapısını anlayamıyorduk, biz de o dokudan olduğumuz halde... Onca deney sahibi insanın anıları, romanlar, yakın çevremizden gelen uyarılar bile bizi yeterince uyaramadı. Onun için de biz ayaklanınca, mitinge gelen kitleler peşimizden gelecek sandık. Devrimi o kadar yakın görüyorduk ki, 1970 yazında ailemle 15 günlüğüne tatile giderken bir arkadaşım şöyle dedi: “Seni şiddetle eleştiriyorum. Bir kere bir devrimci, burjuvalar gibi tatil yapmaz! Hem, ya sen tatildeyken devrim olursa?”

Elimizdeki ölçekler Avrupa toplumları esas alınarak edinilmiş ölçeklerdi, oysa Anadolu yarımadası herşeyiyle “özel”di ve o ölçeklerle bu ülkeyi anlayıp tahlil yapmak mümkün değildi. Biz, bunun ayrımında bile değildik; galiba çok da umurumuzda değildi! Teori ile pratik arasındaki ayrılmaz birlik üzerine sayfalar dolusu konuşup-yazabilirdik; ama pratikte teorimiz eksikti!

Engels, Marks’a yazdığı bir mektupta: “Osmanlı İmparatorluğunu incelemem lazım, çünkü bizim bildiğimiz mülkiyet ilişkilerinden çok farklı bir yapısı var, tamamen kendine özgü. Orayı incelemenin bize çok şey kazandıracağı kanısındayım, bunun için Farsça, Arapça ve Osmanlıca öğrenmeyi düşünüyorum. Arapça öğrenmem uzun sürebilir, bu nedenle hemen Farsça’ya başladım!” diyordu. Ne yazık ki bu mektuptan uzun zaman haberimiz olmadı. Batı Avrupa, Çarlık Rusyası, Çin, Vietnam, hatta Küba gibi birbirinden de çok farklı ve Türkiye’den apayrı örneklere takılarak onları model aldık. Yetmedi, o yolu beninsemeyenlerle ayrı düşüp düşmanlaşabildik. Oysa yurtdışında falan yaşamıyorduk, o toplumun içindeydik! Belki en çarpıcı örnek: ille Küba devrimi yolundan gitmek isteyen bir arkadaşımız, Türkiye ile Küba arasında bir benzerlik aramış ve bulmuştu! İddiasına göre, Türkiye’nin ekvatordan uzaklığı ile Küba’nınki hemen hemen aynıydı, biri kuzeyde, biri güneyde...!!!

Bizler, okulda okuduğumuz dışında tarih okumadık, Anadolu’nun medeniyetler geçit noktası, felsefe, sanat ve bilimin beşiği, çok çeşitli insan topluluklarının kaynaşma ortamı olduğunu bildiğimiz halde, bilmezden geldik. Kurtuluş Savaşına, bağımsızlık mücadelesine, cumhuriyetin kuruluşuna hep saygıyla baktık; ama detaylı bir bilgilenmeye girmedik. 1961 Anayasasını savunduk, ama sorsalar öncekinden farkını söyleyemezdik. Azınlıklar, dinler, tarikatler, alt kimlikler konusunda bilgisiz değilsek bile ilgisizdik. Birbirimizin nereli olduğunu bile sormamak, bilmemek belki hoş bir eşitlikti; ama aynı zamanda da eksiklikti.

Türkiye’nin özgün yapısı hakkında ciddi araştırmalar yapan, düşünceler üreten ve yazan tek devrimciyi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı da okumayı kendimize has bir ukalalıkla yıllarca reddettik! “Okunması zor, ne biçim dili var!” dedik, “Çok fazla yazıyor, hangi birini okuyacağız!” dedik, “Temel klasikleri okuruz, daha iyi!” dedik; okumadık! Okuyanları da suçladık, alay ettik. Yılların kapalı kutusu TKP içinde olan bitenleri tam da bilmediğimiz halde, bilir gibi tavır aldık.

Ve belki de en can alıcı hatamız: yavaş yavaş kendimizi Türkiye devrimci hareketinin sorumlusu, önderi, öncüsü, asıl ve tek sahibi görmeye başlamak ve dışımızda kalanları yok saymaktı. Bunu pek de isteyerek oluşturmadık, ama heryerden gelen destek ve saygı bunu kolaylaştırdı. Türkiye’nin en büyük sanatçıları, bilim adamları, aydınları bizi destekliyordu. Turhan Selçuk’un yaptığı “DEV-GENÇ” karikatürü, sadece basında değil, kendi aramızda da adımızı belirledi, artık “Dev-genç”tik! [Bu karikatürde gürbüz bir genç bacaklarını açmış gururla “Dev-Genç” yazan pankartı taşıyor, saldırgan sürüsü cüceler de bacaklarının arasından geçiyordu!] Bize gelen yardım çağrıları, kendimize güvenimizi had safhaya çıkardı. Derste başı sıkışan, hocasıyla takışan, patronundan, ağasından bıkan miting yapmak isteyen bize geliyordu artık. Gelen “dev-genç abi, beni kurtar!” cinsinden mektupları çok iyi anımsıyorum. Bir tanesinin çağrısına uyarak Çorum-Sungurlu’nun bir köyüne, ağadan yılmış bir aileye destek vermeye gidenler arasındaydım! Bizim köyde boy göstermemiz üzerine ağa çenesini kapatıp, o aileyi rahat bırakmıştı. Yanılmıyorsam doçentlik tezi (siyasi nedenlerle) reddedilen Oya Baydar’a destek için, İstanbul Üniversitesi ayaklanmamış mıydı? Artık biz adalet dağıtıyorduk!

Bizlere yapılan çok yönlü saldırılar, arkadaşlarımızın birer birer öldürülmesi hem dayanışmamızı arttırıyor, hem de kamuoyundaki “mağdur” görüntümüzü pekiştiriyordu, gerçek de buydu: kurbandık! Bendi işimizle uğraşırken, “Komünizmle Mücadele Dernekleri”, ”Ülkü Ocakları” okulumuza, yurdumuza, mitingimize, derneğimize saldırılar düzenliyor, vuruyor, taşlıyor, kesiyordu. Poli saldırıyor, dövüyor, tutukluyordu. Biz hep savunmadaydık. Ve bir gün savunma bitti, bıçak kemiğe dayandı ve saldırı başladı! Hem de gücünü abartarak, kendini feda etmek için sabırsızlanarak, değerlendirmeleri niyetlerimize uygun yorumlar haline getirerek... Bir arkadaşımız: “Bu yolun yapılması için taş gerekiyorsa, ölümümle bir taş olacaksam, ne mutlu bana!” diye özetlemişti.

Yavaş yavaş, yaşama görevimizi, daha doğrusu hayatta kalma ve çalışabilir halde olma zorunluluğunu tamamen gözardı eder hale geldik. Bir eylem, bir iş yapmak hedef oldu adeta. Bir sonraki eylem, eylemin anlamı, duyurulması, kitleler, yeni kazanımlar, lojistik nerdeyse tamamen unutuldu. Sanki bir maraton değil, 100 metre koşusuydu devrim ve Can Yücel’in nefis şiirindeki gibi, “sekmez lüverin namlusundan fırlayan hızlı kurşunlar” 100 metreyi koşmak için yarıştılar adeta. Bugün hayatta kalanların pek çoğu tamamen rastlantıyla hayattadır, daha yüzlercemiz ölebilirdi. Doğaldır, kavgada olur böyle şeyler; zaten biz buna hazır olarak çıkmıştık yola. Ama ölüm ve zulümden, işkenceden, hastalık ve sakatlıktan, yıllarca yasaklı, işsiz, parasız, çaresiz, sosyal güvencesiz yaşamaktan daha iyi korunamaz mıydık? Daha sağlam dayanışma bağları kurup, kendimizi, ailemizi, çocuklarımızı biraz olsun güvence altına alamaz mıydık?

Darbe geldiğinde gördük ki, zor günleri hiç düşünmemişiz. Aradan geçen yıllardan sonra, geriye dönüp bakıyorum: dayanışmamız hep kişisel boyutlarda kalmış. Bırakalım yaşayana sahip çıkmayı, bir çok arkadaşımızın cenazesinde “ortada kaldı!” olayı yaşamadık mı? Kah siyasi ayrılıklar nedeniyle, kah tam bir çaresizlikten ya da iletişim ağımızın zayıflığından... Sırf bu basit nedenlerle kurmaya karar verdiğimiz Vakıf da, bu görevini yerine getiremedi! Amaç, devrimci harekete yakından uzaktan dokunmuş herkesin dayanışmasını sağlamak, haberleşme ağı kurmak ve yaşananları birinci ağızdan kayda geçmek idi. Hiç yüksünmeden hastalığa, psikolojik sıkıntılara, alkolizme,yalnızlığa, işsizliğe çare aramalı; çocuklarımızın okul, eğitim, gelecek planlamasına omuz vermeli; anı, roman, belgesel, araştırma yazmayı teşvik etmeli ve basmalı; arşiv oluşturmalı; tartışma platformları düzenlemeli ve gündemi bir nebze olsun etkiler duruma gelmeliydik.

Oysa, bunların hiç biri yapılmadı. Tıpkı 30-35 yıl önceki gibi, uzun soluklu ve gösterişi olmayan işleri yapanlar ve yapmayı savunanlar yenilgiye uğradı. Kurulan Vakıf sadece mevcut siyasi ayrılıkların tartışma arenası haline geldi ve galip gelen grubun elinde kaldı, diğerleri uzaklaştılar. Kim kazandı?

Bugün öyle bir noktadayız ki, artık yeni, yepyeni bir YOL bulmak zorundayız. Yaptığım şu çok kısa özete ve tespitlere katılan da olur, katılmayan da... Ama artık bir konuda sanırım hepimiz hemfikiriz: birlikte hareket etmenin yollarını bulmak ve gelecek günlerin bugünü de aratır olacağını bilerek hazırlanmak zorundayız. “Tek yol devrim” değil, hiç değilse henüz değil; iki yol var: ya var olana boyun eğip, küçük gruplarımızda havanda su dövmeye ve küreselleşen dünyada, onursuz bir yaşama razı olmak; ya da en geniş katılımlarla onurlu ve daha yaşanır bir dünyanın kurulması için başını dikleştirmek. İkincisi her zamanki gibi meşakkatli, uzun, ödülü falan da yok! Seçim bizlerin!

 

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Yeniyol İçin Düşünceler ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right