|
Solda pek çok çevre ve kişinin, farklı kalkış noktalarından hareketle üzerinde mutabık kaldığı gibi, Türkiye’de “ileri demokrasi” kisvesi altında yeni ve otoriter bir rejim şekilleniyor. Ekmek ve Özgürlük’ün bir önceki sayısında bu rejimin asli özelliklerine ve yönelimlerine işaret etmiştik.
Farklı bir kelimelendirme ile hatırlatalım: Tecessüm etmekte olan bu yeni rejim, Gramsci’ nin tabirini ödünç alacak olursak, bir “pasif devrim” eşliğinde hem yukarıdan hem de aşağıdan inşa edilen, var olduğu kadarıyla kuvvetler ayrılığını ve buradan doğan imkânları ortadan kaldıran bütüncül (totaliter) bir rejimdir. Parti ve cemaat örgütlenmesi ile devlet aygıtını kaynaştırma ve kurumların sahip oldukları çeşitli göreli özerklikleri tırpanlanma yönelimiyle yekparedir. Normatif bağlayıcılıklara ve denetim mekanizmalarına aldırmayan ya da onların arkasından dolanan zamanlaması iyi yapılmış fiili hamlelerle ve bir tür mevzi savaşıyla inşa edilmesi bakımından “kararcı”dır. Carl Schmitt’ in tabiriyle bir tür “olağanüstü hal” rejimidir. Ve ekleyelim: Yeni rejim emperyal ve sözcüğün burjuva anlamıyla enternasyonalisttir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” döneminin ve bundan türeyen bütün algılama biçimlerinin ve davranış kalıplarının, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun şahsında kesin ve tereddütsüz biçimde geride bırakılmasını simgelemektedir. Bu, yeni rejimin “ulusalcı” ve Avrasyacı rakipleri ni sık sık boşa alan veya bir kısmının takdirlerini toplayan, İsrail’le itişme söz konusu olduğunda sosyalist solu “izahat” güçlüğü ile yüz yüze bırakan, ABD’nin “hınk deyici” basit bir taşeronu nitelemesini inandırıcılıktan yoksun bırakan bir özelliğidir. Başbakan Erdoğan’ın son “balkon konuşması” anlayana, nispeten doğaçlama veya malumun ilamı biçiminde bu emperyal rejimi müjdeledi.
“Hayat sahası” Bir “emperyal” rejim sadece “içerde” kurulamaz. Tersine içeriyi dışarıya, dışarıyı içeriye yansıtarak, iç politika/dış politika ayrımını silikleştirerek, çeşitli alanlarda güç ve bayrak göstererek, nüfuz yayarak ve hatta kendisi için bir “hayat sahası” tanımlayarak inşa edilir. Türkiye’de de olan budur. Savaşçı, çatışmacı ve fetihçi bir dilin, kimi hükümet yanlısı kalemlerde dahi ürküntü yaratacak bir dozda dış politikaya hâkim olmaya başlaması nedensiz değil. Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’ ı adeta yeniden fethetmesi, Suriye’ yi bir çırpıda “iç meselemiz” haline getirmesi, “insani yardım”lar eşliğinde Somali’ ye kadar uzanması, Hitler Almanya’sından aşırma “hayat sahası” sözcüğünü kullanmakta bir beis görmeyen Ömer Çelik’in iç meselelerin kapsamını (Filistin, Bosna, Kerkük, Doğu Türkistan, vb.) bir hayli genişletmesi emperyal (ama kendi kapasitelerini abartan ve kısıtlarının yeterince bilincinde olmayan) bir rejimi iyi anlatıyor. İsrail’le itişme: Kayıkçı dövüşü mü?.. Sosyalist solda hâkim kanaatin aksine, İsrail’le yaşanan gerilim bir mizansen ve kayıkçı dövüşü değil. Türkiye’nin füze kalkanının radar ayağına yataklık etmesi de danışıklı dövüş görüşünü destekleyen bir kanıt olarak görülemez. Tam tersine, birden çok nedenle bu gerilim gerçek ve aynı zamanda yeni rejimin inşasının ve oturtulmasının vazgeçilmez bir boyutu: -Günümüz dünyasında en güçlü “Yahudi lobi”sinin ABD’de bulunduğu tartışma götürmez. Peki, yakın zamanlara kadar ikincisi nerede idi diye sorulacak olursa, buna tereddütsüz bir biçimde, “Türkiye’de” cevabı verilebilir. Bürokrasi ve medyadan sermaye dağılımına kadar uzanan gücü ile bu “lobi”, eski rejimin ve iktidar bloğunun önemli bir bileşeniydi. Yeni rejim, kendisini emin hissetmek için, bu lobinin ve dolayısıyla İsrail’in Türkiye içindeki elinin gücünü kırmak, TSK başta olmak üzere bütün kurumları yeni bir toplumsal algı ile çevrelemek zorundaydı ve zorundadır. -Bir Arap denizinin ortasında, hegemonya araçlarından yoksun salt bir “askeri kabadayı” gibi duran, yapısal nedenlerle Arap alemine ve “Arap Baharı”na etkide bulunma şansı sıfırın altında olan bir İsrail’e “one minute” demeden Ortadoğu yeniden tanzim edilemez. -Müzminleşen ve kilitlenmiş bir görünüm arz eden Filistin sorununu İran, Suriye ve İsrail’in tasallutundan kurtarmadan Ortadoğu’ya yeniden nizam verilemez ve “Arap Baharı” arzulanan doğrultuya sokulamaz. -İsrail’le gerginlik, içerde yeni rejime toplumsal rıza ve onay üretmenin, dışarıda ise nüfuz yaymanın ve İran’ı geriletmenin en önemli kaldıraçlarından biridir. Güncel soru Bugünlerde pek çok kişi şu soruyu kurcalıyor: İfşa edilen PKK-MİT (ve elbette, bütün tevil yollu ve iler tutar yanı olmayan açıklamalara rağmen, PKK-AKP hükümeti) ve İmralı-“yetkili heyet” görüşmeleri, protokoller bağıtlayacak bir düzeye kadar ilerlemişken, niçin yeniden sert bir çatışma iklimine geri dönüldü? Bu sorunun cevabını, yeni rejimin yukarıda sıralanan temel özelliklerinde, başat mantığında, “kararcı” hükümetimizin 12 Haziran seçimleri sonrasında değişen önceliklerinde ve hedef sıralamasında aramak gerekiyor; başka bir yerde değil. Sorunun cevabı net: “Kararcı” hükümetimiz görüşmeleri zaman kazanma ve oyalama taktiği ile sürdürmüş, bir köprüyü veya eşiği daha geçtikten sonra “oynamıyorum” demiştir. Ötesi var: Öyle gözüküyor ki, hükümet Kürt sorununu iç ve münferit bir sorun olarak ele almaktan vazgeçmiş, onu daha genel bir kadraja (Ortadoğu’nun yeniden tanzimi ve “Arap Baharı”nın ABD ile eşgüdüm halinde yönlendirilmesi kadrajına) yerleştirmeye karar vermiştir. Zira “Arap Baharı” devrimci bir doğrultuda ilerler ve çeşitli ülkelerde AKP’nin muadillerinin veya akrabalarının iktidara ağırlık koyması ile sonuçlanmazsa emperyal rejimimize geçmiş olsun… Dış politikaya bir teyakkuz hali ve seferberlik ruhu damga vurmaya başlıyorsa içerde barış ötelenir. Buna Kürtleri “Arap Baharı” ile ve genişleyen bir nüfuz sahasıyla kuşatma taktiği de diyebiliriz. “Rejim krizi” bitti mi?.. Görünüşte ve sadece egemen güçler katındaki kamplaşma zaviyesinden bakıldığında, Türkiye’nin son 20-25 yıllık tarihini boydan boya kat eden “rejim krizi” artık nihayete ermiş ve AKP’nin temsil ettiği koalisyon belli başlı bütün rakip mihraklara ve eski rejimin güçlerine diz çöktürerek, dirençlerini kırarak veya onları soğurarak kaleye bayrağını dikmiş gözüküyor. Bundan böyle eski rejime, iktidar bloğuna ve güçler dengesine herhangi bir basit geri dönüşün mümkün olmadığı apaçık bir gerçek. O defteri kapanmış sayabiliriz. Evet, bir tersinmeyi imkansız kılacak yeni bir vasat, hegemonya, iklim, biçimlenim ve konjonktür yarattığı nispette, AKP’nin temsil ettiği yeni iktidar bloğu galip ve muzafferdir. Ama adına “rejim krizi” dediğimiz olay bir düzeyde aşağı yukarı bitse bile, bir başka düzeyde, derinden derine sürüyor. Zira ta başından itibaren bu kriz yalnızca burjuvazinin iç çelişkilerinin ve iki kampının tepişmesinin, devleti ve sermaye birikim rejimini yeniden yapılandırma zaruretinin ve dolayısıyla Türkiye’nin küresel kapitalizme eklemlenme biçimini dönüştürme ihtiyacının değil, aynı zamanda eski rejimin örüntüsünü çatlatan “aşağıdan” gelen dinamiklerin, dışlanmış veya yeraltına itilmiş kesimlerin adeta eşzamanlı olarak hareketlenmesinin de ürünüydü. Değişen saflaşma AKP “yukarı”yı büyük ölçüde tanzim etmiş, aynı zamanda oradan da neşet eden bir güç olarak “aşağı”nın kimi dinamiklerini bünyesine katmış, koalisyonuna ortak etmiş, rızalarını almış, yedeklemiş, etkisizleştirmiş veya “yeni hegemonya” ya tabi kılmış olabilir. Ama rejim krizi başkalaşarak, aşağıya kayarak, yeni saflaşma ve dizilişlere davetiye çıkararak sürüyor. Gelinen aşamada bu krizin ana tarafları, artık bir yanda AKP’nin temsil ettiği koalisyon diğer tarafta ise ulusalcı-laik blok ve başta TSK olmak üzere cumhuriyetin müstahkem zannedilen güçleri değil. Şimdi hesaplaşma, “yeni hegemonya” ile hem eski rejimin hem de yeni rejimin çerçevesine sığmayan siyasal ve toplumsal güçler arasında cereyan ediyor. Hiç kuşkusuz, verili koşullarda bu güçlerin en başında Kürt özgürlük hareketi geliyor. Çünkü demokratik özerklik ve demokratik cumhuriyet talepleriyle bu hareket, yeni otoriter rejime, onun çerçevesini dağıtacak, kurgusunu bozacak, ilerleyişine ket vuracak kategorik ve fiili bir itirazı temsil ediyor. Sert ve belki de öncekilere rahmet okutacak bir askeri çatışma ortamına doğru sürüklenmemizin, savaş naralarının barış taleplerini ve beklentilerini şimdilik bastırmasının nedeni budur. Yeni rejimi oturtmak Öte yandan, eski rejime galebe çalmış ve geriye dönüş yollarını kapatmış olsa bile, yeni rejim henüz oturmuş ve istikrar kazanmış sayılmaz. Bunun için hala kat etmesi gereken bir yol, baş etmesi gereken bir dizi engel var. Dinamik ve değişken ulusal ve uluslararası koşullar bir oturma sürecine ihtiyaç duyan yeni rejimi bir kırılganlık ve risk ortamı içinde tutmaya devam ediyor. Kolay kolay atlatılacağa benzemeyen ve yeniden Türkiye’nin de kapısını çalan küresel iktisadi buhran, kapitalist dünya sistemindeki güç kaymaları ve hegemonya bunalımı, Türkiye’yi kapasitelerini aşan bir “stratejik derinlik” vakumuna doğru çekmeye başlayan Arap devrimci rüzgârı, içerde bir tek parti diktatörlüğünün koyulaşmasının önüne engel olarak dikilen muhalif odaklar, çelişkiler ve tarihsel birikimler, yeni rejimin bundan sonraki yolunu oldukça mayınlı hale getiriyor. Öyle gözüküyor ki, Başbakan Erdoğan ’ın çok hızlı ve adeta baş döndürücü bir giriş yaptığı “ustalık” döneminin bir numaralı önceliği yeni rejimi oturtmak, bunu yeni bir anayasa ve başkanlık sistemi ile tescil etmek ve şimdi en önemli rakip ve engel olarak karşısında duran Kürt özgürlük hareketini yeni bir strateji ile mağlup etmektir. Silahlar bu yüzden konuşmaya başladı. Müzakereleri sabote eden bir PKK eylemi veya masaya eli daha güçlü bir biçimde oturmak kastıyla tarafların son kez tutuştuğu bir “bilek güreşi” nedeniyle değil. AKP’nin “yeni” stratejisi Müzakereleri sona erdiren AKP’nin yeni ve Beşir Atalay’ın tümleşik (entegre) olduğunu ileri sürdüğü stratejisinin sabiti belli: Kürt hareketinin tasfiyesi, bu olmuyorsa bile demokratik özerklik doğrultusunda fiili adımlar atamayacak derecede güçten düşürülmesi. Bu sabitin dışında, geri kalan unsurlarına bakıldığında, stratejiye gerçekten de “yeni” denebilir. Bunların en önemlisine yukarıda işaret ettik: Kürt hareketini ABD ile eşgüdüm halinde yönlendirilen bir “Arap Baharı” ile çevrelemek; Kürt sorununu da Ortadoğu’nun yeniden tanzimi çerçevesine yerleştirmek. Diğerlerini ise şöyle sıralamak mümkün: -Hem içerde hem de dışarıda birbirini besleyen birer Sünni-muhafazakar blok inşa etmek; içerdeki ile MHP’yi etkisiz eleman durumuna düşürmek, CHP’yi, Kürt Hareketini ve sosyalist solu hitap alanlarını olabildiğince daraltarak marjinalleştirmek. Dışarıdakinden beklenen işlev ise İran’ın Ortadoğu’daki etkisinin kırılması, “Arap Baharı”nın İslamcı akımların tekeline alınması ve bu akımlarla ABD’nin yakınlaştırılmasıdır. AKP, İran’ın “Arap Baharı” ile rezonansa girme şansının olmadığını görmüştür. -AKP bu kez savaşa ve genel olarak Kürt hareketi ile mücadeleye, TSK’nin siyasette yeniden inisiyatif kazanmasına ve kurumlar arası uyumsuzluk ve çelişkilere izin vermeyecek şekilde bizzat komuta etme kararlılığındadır. Yeni strateji bunun önlemlerini alan bir bütünsellik içinde tasarlanmıştır. -Bütün kara harekatı ve Kandil’i düşürme tevatürlerine rağmen, hükümet askeri hesaplaşmanın zaman alacağının, PKK’ye kısa vadede sonuç alıcı bir darbe indirmenin mümkün olmadığının bilincindedir. Bu nedenle, yeni stratejinin önceliği, Kürt hareketinin siyasi ve sivil kanadının çökertilmesidir. Kısacası, yeni rejim ve iktidar bloğu büyük oynamakta ve risk üstlenmektedir. Bunu yaparken, bilincinde olmadan, küresel kapitalizmin çelişkilerinin Türkiye’de yoğunlaşmasının yolunu açmakta ve aslında, başta Kürt hareketi olmak üzere, belli başlı bütün muhalif dinamikleri de büyük oynamaya davet etmektedir. / Kaynak: ekmekveozgurluk.net |