left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Mustafa İnç arrow Konuşmak ve Yazmak Zaruret Oldu
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Konuşmak ve Yazmak Zaruret Oldu Yazdır E-posta
Yazar Mustafa İnç   
Friday, 10 February 2006

Bugün susma zamanı bitmiştir. Neden mi?

İnternette arkadaşım Dilek Özbek’in yazısını okudum. Dava arkadaşım çığlık çığlığa bazı arkadaşlara ve devrimci ortama kendi üslubunca bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yazıyı okuduğumda zıpkın yemişe döndüm ve benim de susmamam gerektiğine karar verdim.

Sağol Dilek… Her zaman olduğu gibi benim gibi taş kafalı birinin bakış açısını alt üst etmeyi yine becerdin. Benimle ilgili abartılara yönelik birkaç kelam edip meselenin esasına sonra gireceğim. Yazdığın diğer satırların tümünün aylına imza koyduğumu bilmeni istiyorum. Bundan da onur duyarım. Yazında geçen EFE’lik kavramı ile ilgili bazı eksiklikleri müsaadenle tamamlamak istiyorum.

‘’ESE’ lik olmadan EFE’ lik olmaz; EFE’ lik olmadan ESE’ lik olmaz. ‘’ Bizim efeliğimiz, daha başlamadan 18 yaşımızda bitti. Hamaylıyı teslim alan adam laf olsun diye teslim almaz, onun sorumluluğunu ömür boyu taşır. Hamellinin sorumluluğunu taşıyamayacağını anladığı anda edeplice ya teslim aldığı merciiye, ya da varisine gönül rızasıyla teslim eder. Efeliğin hakkını veren; hamaylıyı teslim ettikten sonra da, öldükten sonra da; obasının, aşiretinin gönlünde hep EFE olarak yaşar. Adına türküler yakılır, destanlar düzülür. Bu; çok eskilerden gelen bir Çepni-Avşar-Abdal töresidir.

‘’Haddini bilmek gibi irfan olmaz.’’ Bizim bu saatten sonra efeliğimiz mi kalmış? Bizden olsa olsa ese olur. Tabii ki onun da hakkını verebilirsek… Eseler; gaza görmüş, yol erkân bilen EFE’ sinin önünü-ardını kollayan, onunla birlikte müsadere eden, EFE’ nin can yoldaşlarıdır. Yaşlandıklarında da; aşiretin-obanın çerini, çocuğunu, karısını-kızanını korumakla kendisini görevli ve gönüllü sayan kişilerdir.

Biz Sarp Kuray’ı, gönül rızamızla 1978’de başımızda EFE bildik. Fakat ona, dar geçitlerde ve kahpe tuzaklarda sahip çıkıp, ESE’ lik yapamadık. Önce ESE’ ler bitti, sonra da EFE’miz ağır yaralar aldı. Biz de kendi köşemize çekildik.

Çünkü TEZGAH, çok uzaklarda kurulmuş, bizleri 12 Eylül’ün çıkmaz sokaklarında ağır pusulara düşürmüştü. Bugün aradan 20 yıl geçmesine rağmen her şeyi net ve açık kavradığımız söylenemez. Kaldı ki 68 Kuşağının göbeğinde ağır bir kapışmanın ortasından geçmiş Sarp Koray, bizleri bu konuda uyarmak için elinden geleni yapmıştı.

17-18 yaşlarımda, gönül verdiğim 68 Kuşağı ağabeylerimize öykünerek, sosyalist olmak için yola çıktım. Devrimci mücadele sürecinde; yazmaktan çok; dinlemeye, konuşmaya yatkın bir yanım oldu. Okuma-yazma alışkanlığım, hep geriden geldi.

12 Eylül Askeri Darbesiyle yediğimiz vurgun nedeniyle bugüne dek sustuk. Susmamızın birinci nedeni; darbenin üzerimizde bıraktığı ağır maddi ve manevi tahribatlarla boğuşmakla yüzyüze kalmamızdı.

İkinci nedenine gelince: 78 kuşağı; yenilgi sürecinde, yaşadığı travmaların etkisiyle; kişi kişi veya grup olarak kendisini aklamak, rakip gördüklerini yerin dibine batırmak gibi anlamsız bir gayretin içine hapsolmuş, ‘’ insan yeme mekanizmaları kurmak ve insanları yemek’’ anlamında, sınır tanımaz bir yozlaşmaya savrulmuştu. Aldığım terbiye gereği, magazinel ve kriminal dedikodu gayretlerinden uzakta kalmayı kendimce daha uygun buldum. Kafamdaki sorular, asla bu düzeysizlikle cevaplanamazdı; cevaplanamadı da…

Ben de; ‘’Boşver, yorulduğu yerde yıkılsın.’’ kalenderliğiyle kendimi günlük olayların akışına bıraktım ve kendi aileme, yakın çevreme benim yüzümden açılmış maddi-manevi tahribatla uğraşmayı daha rasyonel bulup, suskun kalmayı tercih ettim.

Hayatımın en yalnız döneminde benim düşüncelerimi paylaşsa da, paylaşmasa da kendine özgü adalet duygusuyla çığlık çığlığa bir şeyler anlatmaya çalışan yol arkadaşımın sesine suskun kalmak, bana yakışmazdı. Kalemi elime almaya iten bu etmene ilave olarak Sayın Sarp Kuray’ın ‘’Anadolu’dan sesleniyorum’’ diyerek; bugünü ve yarını belirli çerçevelerle izah ettiği röportajı izleyince, konuşmak zaruret oldu.

Evet . Dilek doğru söylüyor; Sarp Kuray Davası, ŞAHSİ bir dava değil; bir TÜRKİYE DAVASI’ dır !!!

Türkiye’deki siyasi krizleri, ekonomik ablukaları, askeri müdahaleleri bir bir çözecek şifreler, Sarp Kuray’ın yaşamında ve ilişkilerinde ipuçlarını vermektedir.

Sarp Koray Davası, 1968’den beri süregelen bir HESAPLAŞMANIN bitirilemediğini gösteren, Türkiye’de çıkışı Emperyalizmin kucağında arayanlarla Türkiye’nin öz dinamiklerine inanan ve ona bel bağlayanların HESAPLAŞMASI davasıdır.

Sarp Kuray’ı bunca yıpratmalarına rağmen hala kendilerine tehdit olarak görenler, emperyalizmle nikahsız yatağa girip, ucube siyaset peydahlayıp; bunu gizlemek için kafa karıştıranlardır. Türkiye’nin devrimci dinamiklerinden korkanlar, kendileri için tehlike olarak gördükleri her şeyin üzerine öylesine saldırıyorlar ki; HUKUK mekanizmalarımızı da acze düşürmeye çalışıyorlar.

Bu DAVA, 1978 Kuşağının başına örülen ve bugün yeniden örülmeye çalışılan çorapların ipliğini pazara çıkartacak bir DAVAdır.

Sarp Kuray Davasının, 1978- 1985 döneminin en merkezinde yer almış 5- 10 kişiden birisiyim. 1982–1985 sürecinde de Partizan Yolu Davasının İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığında açılmış dava dosyasının I Numaralı sanığı olmam sıfatıyla, bu saatten sonra şu sürmekte olan davaya da müdahilim.

Her şeyden evvel; devleti yıkma fiili içeren bir dava, tek kişiyle görülemez, bunun hiçbir hukuki temeli yoktur!

Sarp Kuray’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermeden önce yapılması gereken bir şey vardır. her şeyden önce; evvelce benim yargılanmış olduğum davada ‘’ tashih-i karar’’ a gidilip, o davanın yeniden açılması gerekmektedir.

Çünkü, ya Sarp Kuray’a verilmiş bu davaya ait ceza istemi yanlıştır, ya da bizim davanın sonucunda verilmiş karar doğru değildir. Sarp Kuray’ a verilmiş ceza ne ise, Mustafa İnç’e de aynı cezanın verilmesi gerekmektedir.

Cumhuriyet Savcılarına açık ihbarda bulunuyorum:


1-Sarp Kuray; 1980 yılında, 12 Eylül’den kısa bir süre önce bizim teşvik ve tahrikimizle yurt dışına çıkmıştır. Bunu biz, örgütün önde gelen 5-10 kişisi, birlikte yaptık.

1982’den 1985’e kadar; Sarp Kuray, örgütün lideridir. Ben de Türkiye’deki tek siyasi sorumlu kişisiyim. Türkiye Sorumlusu Mustafa İnç olarak; bu dönemde Nasrullah Ayan, benim sorumluluğumda faaliyet göstermiştir. Cezaevinde yatanların siyasi sorumluluğu da benim omuzlarımdadır. Şubelerde çözülenler de, direnenler de benim sorumluluğum altındadır. Sevapları kendilerine, veballeri bana aittir. Ankara Sanat Evi, sanatsal faaliyetlerini bu dönemde benim sorumluluğumda yürütmüştür. Dağda taşta kalmış devrimcilerin yurt dışına çıkarılması da benim sorumluluğumda olmuştur. Bu sorumluluk, hiçbir baskı ve zorlama altında kalmadan, gönüllü olarak aldığım bir sorumluluktur.

Sarp Kuray’ın da 1982- 1985 döneminde benim üzerimden yürütmediği hiçbir hiç bir siyasi eylem ve sorumluluğu yoktur. Bunun, I Numaralı tanığı da, sanığı da benim. Zaten II No’ lu İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi de, bunu bu şekilde mütalaa edip, bana 45 yıl ceza kesmiştir. Bu söylediklerim; afakî sözler değil, mahkeme kararıyla tescilli hukuki bir tespittir.

 

2- 16 Haziran Örgütüyle Partizan Yolu olayının ilişkisinin-çelişkisinin başlangıç noktasını, 3- 5 kişi bilir. Bu bilgiye vakıf 3–5 kişiden birisiyim.

Partizan Yolu Örgütü, benim yakalanmamla dağılmış, Türkiye’deki ilişkileri bitmiştir. Bu tarih, 1985 senesidir.

Cezaevinden çıkma durumunda olan arkadaşlarla cezaevine yeni girmiş olan arkadaşlar; Metris Askeri Cezaevinde karşılaştılar. Birinci gruptaki arkadaşlarımız; Partizan Yolu’nun mantık ve metoduna uygun olmayan, hatta taban tabana zıt diyebileceğimiz mantık ve metotlar geliştirerek yeni bir örgütlenmenin fikri alt yapısını oluşturuyorlardı. Burada kendileriyle ciddi bir ayrışmamız oldu. Bu ayrışma; yalnız benim değil, aynı zamanda Sarp Kuray’ ın da onlarla ayrışması anlamına geliyordu. Benim savunduğum mantığın ve metodun üreticisi Sarp Kuray olduğu için, onunla da ayrışma içine düştüler. Bununla ilgili birçok tanık ve delil mevcuttur. Sadece yayın organları karşılaştırıldığında bile, bu fikri ayrımı tespit etmek kolayca mümkün olacaktır. Başkaca delile de gerek yoktur.

16 Haziran’ı kuran, yöneten çeşitli eklektik unsurları Sarp Kuray’ a yamamaya çalışanlar; ya çok bilinçlice bu işi yapıyorlar, ya da ne yaptıklarının farkında değiller.

Kendilerine sahte ‘’kahramanlık tarihi’’ yaratmakla meşgul olan ve zamanlarının çoğunu bununla tüketmiş arkadaşlara sesleniyorum:

16 Haziran’ın lideri olan arkadaşlar, çocuğunuzu sokakta mı bırakıyorsunuz? Size yakışmıyor. Benimle ve Sarp Kuray’ la çeşitli sebep ve şekillerde çelişkiye ve çatışmaya düştüğünüz fikirlerinizi, bugün niye savunmuyorsunuz? Bu örgütlenmenin fikrini siz üretmediniz mi, eylemlerin çerçevesini siz belirlemediniz mi? Bütün bunlar yalan mı?

İster ‘’Delikanlı’’ olun, ister ‘’Modern Sınıf Devrimcisi’’, isterse yurtsever bir halk evladı!!! Adam gibi adam olana bu yaraşır.

Eğer sahip çıkmazsanız, sizler hakkındaki kanaatim, bugünkü gibi de olmayacak.

Bugüne kadar, ‘’Beşer, şaşar’’ dedim. Yanılmış, yenilmiş, savrulmuş arkadaşlar olarak düşündüm. Bu, en azından benim için böyle idi. Kendi yarattığınız örgüte ve eylemlerine sahip çıkmıyorsanız, maniple edildiğinizi ve sizlerin birileri tarafından yönlendirildiğinizi düşüneceğim ki bu beni inanın tahmininizden çok daha fazla yaralar.

Acısıyla-tatlısıyla, inandığımız bir dava uğruna bir dönemi paylaştığım arkadaşlarım oldunuz. Böyle hazin bir duruma düşmeniz, beni sadece üzer.


Haydi beyler, söz sırası sizde!
Geçmiş 20 yılı tekrar gözden geçirip, üzerinize düşen görevi yapma zamanınız gelmiştir!

Davranın!

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Konuşmak ve Yazmak Zaruret Oldu ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right