|
Lafı kiraz dağlarından dolaştırıp rahmet yağdırıyormuş gibi havalara girmeden direk söyleyelim: Kenan Evren yalan söylüyor. En azından, 12 Eylülün tezgahlarından geçmiş sağcısı- solcusu, aydını-cahili, köylüsü- kentlisi bunu biliyor. Bilmeyen varsa, ya 12 Eylülün silindirine çarpmamış, ya da işine bilmemek geldiği için bilmezden gelen cahil insanlarımızdır. Demirel’in deyimiyle sanki adam, 12 Eylül Darbesinin başındaki adam değil de, herhangi bir Anadolu kasabasının ‘’tapu müdürü’’ gibi konuşuyor. Yine Demirel sordu: 11 Eylül günü sokaklarda cereyan eden sağ-sol kavgası neden ‘’ 12 Eylül sabahı bıçak gibi kesildi?’’ Yoksa darbeye zemin hazırlamak için mi sokaklar bilinçli olarak çatışmaya teşvik edildi? Henüz bu soruya inandırıcı bir yanıt verilmedi. Soru, havada ampul gibi asılı kaldı. Zaten Demirel de bu soruyu sormaktan vazgeçmiş durumda. Gencecik insanlar, sokaklarda sağcı- solcu diye birbirlerine ezdirildi. Güya iti ite kırdırmak taktiği sergilendi. Sonuçta bir kuşak dar alanda birbirine karşı gaddarca çatışmaya sokulup tasfiye edildi. Sonra da sokakları kan gölüne çeviren tezgahları kuran 12 Eylül darbe tezgahtarları, bir dönemin hesabını bizlerden sormaya kalktılar. Sanki bu ülkeyi biz yönettik. Sanki ekonomik iflasın sorumluluğu, sosyal tıkanmanın vebali sokaktaki inançlı insanların omuzlarındaydı. Bu tam anlamıyla hem vurup, hem de ‘’neden vuruyorsun be’’ diyen kenar mahalle şaklabanlığından başka bir şey değildir. Evren efendi ne kadar yırtınırsa yırtınsın kimseyi, ama kimseyi inandıramaz. Yakın tarihin üzerine örtmeye çalıştığı kara şal; yırtılıp atılmaya başlanmıştır, daha da yırtılacaktır. Halefi Demirel, sorularının arkasında durma basireti gösteremese de; Türkiye’nin devrimci dinamikleri, kendi sorularını sormaya devam edecektir. Bu sorular, sadece 12 Eylül’le sınırlı da kalmayacaktır. Sorular, 40 yıl geriye gidilerek sorulmaya başlanmıştır. 1960 ihtilalinden sonra ülkemizde başlayan Amerikan operasyonu, sorgulanmaya başlanmıştır. Bu soruların cevapları, tarihin tanıklarıyla hergün biraz daha netleşmektedir. Kağıttan kurduğunuz yalan kuleleri yıkılıyor sayın Evren. Siz tarihe, ‘’Mustafa Kemal Türkiye’sinde tarikatları ordu eliyle teşvik ve tahkim eden adam’’ olarak geçeceksiniz. Siz, 17 yaşındaki Erdal Eren’i asan cuntacı komutan olarak anılacaksınız. Siz, Türkiye yurtseverlerinin gönlünde değil, nefretinde yerinizi zaten aldınız; artık beyhude gayret etmenizin hiçbir faydası yoktur. Biz sorularımızı size değil, size ‘’ bizim oğlanlar’’ (our boys) diyen Amerikan patronlarına ve başkanlarına soracak cesaretle dünü yaşadık. Solcusuyla- sağcısıyla sizi artık kimse muhatap almıyor. Bu ülkeyi seven, halkının mutluluğunu ve ülkenin bağımsızlığını isteyen herkes, hep beraber; sizden ziyade sizlerin ağababalarından hesap soruyoruz. Bu cesaret ve metaneti 1919 ruhundan, Mustafa Kemal’den ve onun Bursa nutkundan, söylediği veciz sözlerden cesaret alarak soruyor, sorguluyoruz. 1960 sonrası Amerikan Barış gönüllüleri, bu ülkeyi köy köy tarayarak halkın eğilimlerini, Mustafa Kemal Türkiye’sinin devrimci dinamiklerini sorgulayıp bu ülke üzerine plan yaparken 12 Eylül paşaları, ne yapıyordu? 1962’de Talat Aydemir’leri, Fethi Gürcan’ları harcayan mekanizmanın aktörleri kimlerdi? Bunlar artık tek tek gün ışığına çıkıyor, daha da çıkacak. 1968 kuşağını tırpanlayan, 9 Mart’taki provakasyonlarıyla halkın doğal devrimci önderleriyle ordu gençliğinin ittifakını toprak eden fırıldaklar, dönekler kimlerdi? Bunlar konuşulacak, hepsi gün yüzüne çıkacak! Bunu kimsenin örtmesine izin vermeyecek devrimci inanç ve birikim bu ülkede fazlasıyla var. Buna inancımız tamdır. Biz, bu halkın devrimci, halkçı, yurtsever insanlarının potansiyellerine her zaman güvendik, güvenmeye devam edeceğiz. Bugün ülkemizin ekonomisinin en az % 20’si, Amerikan destekli tarikat sermayesinin işgali altındadır. Ülkemiz, can evinden yakalanmıştır. Ekonomik kuşatmanın ve siyasi operasyonların hedefi olan ülkemizde; çağdışı irtica tehtidi, en büyük tehdit olarak yoluna devam etmektedir. AKP iktidarı, sırtını dayadığı uluslar arası sermayenin kendilerine verdiği cesaretle şımarmış, ülkemizin siyasi dengelerini altüst edecek operasyonlar düzenleyerek kendisi için zararlı gördüğü her türlü kurum, kuruluş ve kişileri tasfiye etmek için, alabildiğine fütursuzca sağa sola saldırmaktadır. Üreticiler, Kasımpaşa ağzıyla azarlanmakta, yargıya müdahale edilmekte, üniversiteler ve kendilerine biat etmeyen rektörler saldırının hedefi olmaktadırlar. Bu dönem; yargının, bürokrasinin ve ordunun içindeki ilerici, yurtsever, devrimci kişilerin tasfiye edildiği en karanlık dönem olarak yaşanmaktadır. AKP iktidarı ve hükümet yetkilileri, bu tasfiyeyi yapmaya mecburdurlar. Çünkü bu parti, bir yerlere diyet borcuyla iktidara getirilmiştir. Şimdi bu diyeti ödeme zamanıdır. Türkiye halkını soydurma ve soyma zamanıdır. Ellerini çabuk tutmak, eğreti iktidarlarını sağlamlaştırmak için bu iktidar, her kademesinde paraya koşmakta, kasasını doldurmak için her türlü vurguna, soyguna ve ranta yol vermekte ve avanta iktidarlarını avantalarla sağlama almaya gayret etmektedirler. Bu iktidarın bu denli gözü dönmüşlüğünün ve saldırganlığının ardında, ABD’nin silah tüccarları ve onları temsil eden Bush yönetiminin savaş baronları vardır. Bu savaş baronları, TSK’den aşırı derecede rahatsız olmaktadırlar. Özellikle teskere olayından sonra kendilerince, yani Amerikan yönetimince birilerinin üzerine kırmızı kalemle çizilmiştir. Türkiye’de başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere bazı kurum ve kuruluşlardaki devrimci, yurtsever ve ABD için tehlike arzedecek herkesin, bulundukları kurumlardan tasfiye edilmesi için düğmeye basılmış görünmektedir. Amerikalılar, bu ülkenin sadece askerlerinden değil, Türkiye halkının % 85’inden rahatsızdırlar. Çünkü Türkiye halkının büyük çoğunluğu; askeri-sivili, dinlisi-dinsizi, sağcısı- solcusu, kendini beğenmiş bu Amerikalılardan rahatsızdır. Kendisini dünyanın efendisi sayan hoyrat kovboyların komşu Irak halkına çektirdikleri, oynadıkları kanlı senaryolar, ve açık işgal; Türkiye insanını tahrik etmektedir. Ülkemize yönelmiş kör gözüm parmağına fütursuzluğunda yürütülen ağır kuşatma operasyonu, kimsenin gözünden kaçmamaktadır. Bu, ulusal onurumuzu zedelemekte, ülkeyi yönetenlerin emperyalizmle olan işbirlikleri, halkımızın onurunu yaralamakta, tahribatı önlenemez travmaların oluşmasına sebep olmaktadır. Kısaca anlatmaya çalıştığım bu kritik durum, ülkede örgütlü emperyalist cephe ve yardakçılarını bir tarafta safa düzmüş, diğer tarafta da halkımız daha henüz örgütlenmiş olmasa da ciddi bir gayrimemnunlar kalabalığının birikmesine ve cepheleşme gayretine neden olmuştur. Bugün üzerimize yönelmiş bu emperyalist tezgahların bozulması için, anti- emperyalist emek eksenli bir cephenin teşkilatlanması, zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir. Ordu içindeki yurtsever subaylar, ABD’nin ve AB mihraklarının boy hedefi haline gelmiştir. Çünkü: ‘’ 20 nci yüzyılla birlikte, Kapitalist sınıfı, bütünü ile sınıf olarak egemen olmaktan çıktı. Yalnız Finans- Kapital adını alan Tekelci- İratçı bir zümre mutlak güçlülüğe erdi. Toplumda kapitalist sınıfının çoğunluk zümreleri ikinci kerteye atılınca, Burjuva Ordusu sosyal dayanaklarını yitirdi. Artık eski Milli Ordu’nun yerine, Antika çağın aylıklı askerlerini andıran, Sömürge Orduları türedi. Anayurdun Silahlı Kuvvetleri de, bir İmtiyazlı Kast durumuna sokuldu. Türkiye’de oldu olasıya tümüyle ülkeye bir genlik getirmiş Kapitalist sınıfının, şartsız kayıtsız egemenliği tanınmadı. 19. yüzyıl boyunca Kapitalist sınıfının, yalnız Kompradorlar zümresi (yani yabancı sermaye ajanları) Türkiye’ye egemen idiler. Cumhuriyetle birlikte Kompradorların yerini Finans- Kapitalist zümresi tuttu. Türk Ordusu Birinci Kurtuluş Savaşında Kompradorların dolaylı dolaysız ihanetleriyle dövüştü. Zafer üzerine bir Klasik Burjuva Ordusu olması düz mantıkla beklenebilirdi. Serbest Rekabetçi Kapitalizm çağı geçmişti. Finans- Kapitalin Sömürge Ordusu olması için ise: ne ekonomik, ne sosyal şartlar elverişli değildi. Türkiye’nin Finans- Kapital zümresi, Tarihcil Devrimler gelenekli ve daha dün Milli Kurtuluş savaşı yapmış Türk Ordusunu, Kore Savaşı gibi uzak serüvenlerde Sömürge Ordusu yapmayı denedi. Türk askeri, Emperyalist lüks imtiyazı içinde yaşayan Amerikan askerine ‘’Hanım’’ adını takarak döndü. O basit ‘’Hanım’’ sözcüğünün çok yanlı derin anlamlarını, Türk olmayan bilemez. Finans- Kapital Antika ‘’Moskof’’, modern ‘’Gomoniz’’ korkuluğunu var gücü ile sömürerek Türk Ordusunu NATO vb. ne katarken ‘’Hanım’’laştıracağını umdu. Ekonomice ve Sosyalce bunun olanağı yoktu. Ne Türkiye genlikli bir modern kalkınmış ekonomi temeline sahipti; ne Finans- Kapital oturaklı ve tutarlı bir kapitalist sınıfının bütünlüğünü ve kendince haklılığını, meşruluğunu temsil ediyordu. O yüzden Türk Ordusu gerek maddesi, gerek ruhu ile, Finans- Kapitalin ne imtiyazlı metropol kastı, ne sömürge aylıklı askeri olamadı. 27 Mayıs bu ekonomik ve sosyal Kritik durumu gidermek yerine büsbütün açığa vurdu. Menderes DP’Sİ, Türk subayını lojman vb. yem borularıyla ‘’evcilleştireceğini’’ umdu. Aldığı karşılık umut verici olmadı. Demirel AP’si, Orko vb. yem borularıyla DP’nin CIA’dan öğrendiklerini yeniden uygulamaya çabalıyor. Bu, Hacıağa çocuklarını Meclislerde ‘’Transfer’’ etmek, yahut halk oylarını kasaba tezgahında pazarlamak kadar kolay olacağa hiç benzemiyor. O zaman Türk ordusuna tek yol kalıyor: Halk Ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kördövüşüne dönmüştür.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 27 Mayıs ve Yön Hareketi’nin Sınıfsal Eleştirisi / sf.349- 350 ) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, yine bu kitapta, bu tespitlerinin arka planını da şu şekilde vermektedir: ‘’ Uzak Tarihimiz’den gelen Milletçilik geleneği Osmanlılıktan kalmadır. Kayı Boyu, Orta Asya’nın İlkel Komünizminden aktardığı sosyal geleneklerini Miri Toprak biçimine sokmuş ve Osmanlı Saltanatının sonuna dek sürdürmüştür. Bu sosyal gelenek ve göreneğimiz Türk köyünde İmece veya Bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet Sınıflarımızdan Silahlı ve Aydın gençliğimiz, özellikle ilk Türk İlb’lerinin toplum uğruna fedakar ülkücülüğünü ayakta tutmuştur ve tutuyor. Bugün, Türkiye’nin insanlık ölçüsünde orijinal (kişiliği kendi tekelinde) sayılacak başlıca iki sosyal düşünce ve davranış karakteri ve ünü vardır: 1-Genç Türkler: Her milletin devrimci gençleri yetişir. Hiç birisinin devrimci gençleri dünyada kendi milletinin adı ile anılmaz. Hangi milletten olursa olsun, Devrim Savaşına atılan gençlere Genç Türkler deniyor. 2- Kurtuluş Savaşçılığı: Her millet, hele geri ülkelerde Emperyalizme karşı savaştı. Kimileri bizden çok önce savaştı. Ama Türk silahlı ve aydın gençleri, ‘’Genç Türk’’ geleneği ile savaşarak, ilk büyük antiemperyalist zaferi kazandı. Bunda, Uzak Tarhimizin İlkel Komüna gelenek ve göreneklerinden kalmış Genç Türkler düşünce ve davranışının özü rol oynamıştır. Onun için, antiemperyalist savaşlarda Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı anılır.’’ (a. g. e. , sf. 61- 62) Türkiye’nin kendisine özgü melez ekonomik ve sosyal gelişimi, diğer kurumlarında olduğu gibi, ordu kurumunda da Batı ordularından farklı olarak, orijinal bir gelişim seyri yarattı. TSK, Batı ordularında olduğu gibi, tam anlamıyla bir burjuva ordusu olarak şekillenmedi. Bu durum, melez Türkiye burjuvazisi için, bir zaafiyet; halkımız için, bir avantaj olarak kendisini gösterdi. 1960 politik devrimi, bunun en somut örneğidir. Bu duruma tedbir almak için 1960 yılından sonra, emperyalizmle bütünleşmiş hakim sınıflar, ciddi operasyonlara giriştiler. Bu operasyonlara direnişin gün yüzüne çıkışı, 62 ve 63 ihtilal girişimidir. 62-63 ü toprak eden ve arkadaşlarını yarı yolda bırakan kadroların, 1970 9 Mart’ındaki ihtilalci girişimi de toprak eden kadrolarla aynı isimler olması, hiç de şaşırtıcı değildir. 9 Mart’ı 12 Mart’a çevirip 12 Mart karşı devrimci darbesini örgütleyen bu kişiler, 12 Eylül’ün de mimarları olmuştur. 1960 sonrasından beri ordu içindeki devrimci dinamikleri yok ederek TSK’yı bir sömürge ordusuna çevirmeye çalışan bu kadrolar, bugün de faaliyetlerini sürdürmektedirler. ABD’nin Büyük Orta- Doğu projesi ve AB’nin ekonomik- sosyal kuşatma operasyonu derinleştikçe, yığınlardaki huzursuzluğun tepkiye ve spontane patlamalara dönüşeceği açıktır. Bugün dingin gibi görünen halk yığınları, giderek dayanılmaz hale gelen yoksulluğun, işsizliğin ağır baskısı altında suskun durmaktadır. Deneyimli bir sosyal ve siyasal gözlemcilik, bu suskunluğun sürgit devam etmeyeceğini kolayca tespit edebilir. Aşağıdan gelen bu kaynamayı hissedip kavrayacak, tarihsel reflekslerin bilincinde bir cepheleşme gerekmektedir. Bu cephede bizim safımız da bellidir. ABD- AKP iktidarının safı da bellidir. Devrimcilerin- yurtseverlerin Demokratik Halk iktidarına giden yolunda her türlü kararlılığı göstermek zorundayız. Ülkemiz üzerine kurulan tezgahların tarumar edilmesi için en kısa zamanda herkes üzerine düşen özeleştiriyi ve tarihsel analizi yapmak, emek eksenli, anti- emperyalist demokratik çıkışın önünü açmakla yükümlüdür. Bu, çoktandır kendini dayatmaktadır ve hatta geç kalınmaktadır. Orgeneral sayın Yaşar Büyükanıt, temsil ettiği insan kaynaklarımızdan yurtsever subaylarımızın tercihlerinde, kısmen de olsa, ifadesini bulmaktadır. Yaşar Büyükanıt ve benzer konumda olan generaller, yukarıda sözünü ettiğim 40 yıllık otokritiği yapmakla yüz yüze kalmışlardır. Büyükanıt ve benzerleri, bu özeleştiriden başlamalıdırlar. Yukarıda sözünü ettiğimiz bu özeleştiri, halkı ordunun tarihsel devrimci dinamiği ile daha da yakınlaştıracak devrimci ve yurtsever bir hattın tahkim edilmesine önemli katkılarda bulunacaktır. Görev, ülkemiz insanlarının başının dik, mutlu, özgür olması; aç ve açıkta kalmamasıdır. |