left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mecit Öztekin arrow Satranç Tahtasında Önce Piyonlar Yenir!
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Satranç Tahtasında Önce Piyonlar Yenir! Yazdır E-posta
Yazar Mecit Öztekin   
Friday, 09 December 2005

Dünyada en sevmediğim şey “ben sana dememişmiydim” demektir. Çünkü bunun sonunda mutlaka zarar vardır. Yaklaşık bir yıldır, özellikle Demokratik Toplum Hareketi oluşumu işlerlik kazanmaya başladığından beri, Kürt hareketi ile ilgili yazılar yazmaktayız. Yani düşüncelerimizi kaleme almaya başladık. Bunda amaçımız; katkı sunmak, çözümü doğru ve hızlı bir şekilde ortaya koymaktı. Özellikle Sarp Kuray, yılların devrimci deneyimi ve Kürt Halk Hareketi Önderi Abdullah Öcalan ile olan ve geçmişe dayanan yakınlığı, bizlere yeniyol grubu olarak bu konuda daha aktif olma sorumluluğu yüklemiştir. Bu bir sosyalist sorumluluktur.

Başından beri Demokratik Toplum Hareketinin nasıl bir çizgi izlemesi gerektiği konusunda uyarılarda bulunduk. Bu uyarılar; kimine göre çıkar peşinde koştuğumuzdan, kimine göre kariyerist olduğumuzdan, kimine göre ukala olduğumuzdan, kimine göre derin devletin adamları olduğumuzdan hep ve istekle yanlış aksettirildi. Bazıları için bu durum çok iyidi, çünkü istenen çizgi bizlerin kaale alınmaması, hatta her yönden suçlanarak bir hesaplaşma içine girmemiz ve kitlelere küsmemizdi. Ama biz israr ve inatla küsmedik, ne haliniz varsa görün demedik ve yazmaya, önermeye, bilgi aktarmaya ve gördüğümüz aksaklıkları söylemeye devam ettik. Bu da bir sosyalist sorumluluktu.

Şu anda yaşanan bir satranç oyunudur. Satranç dünyanın en keskin savaş oyunudur. Her taşın rengi bellidir, ya siyahtır yada beyazdır, asla grilere yer yoktur. Her taş kendince çok önemlidir ama oyunun esası Şahların yenilmesi üzerine kurulmuştur. Herhangi bir rengin tüm taşları dimdik ayakta kalsa da Şahı mat olunca yenilir. Bu yüzden tüm taşlar önce şahı korumak, sonra diğer şahı mat etmek zorundadır. Hareketi en kısıtlı taş, şahtır. Piyonlar bir takımın öncü güçleridir, ilk açılışta iki hamle birden yapabilirler ve ilk açılımları da mutlaka onlar yapar, kurmay taşlara yol açarlar. Asla geri hamle yapamazlar, ancak karşı tarafın herhangi bir taşını yerken, yine ileri olmak kaydı ile capraz hareket ederler. Vezir en hareketli taştır, her yöne ve istediği kadar hareket eder. Takımın kaleleri de çok önemlidir, takımı sağdan ve soldan sınırlayıcıdırlar. Ama en önemli fonsyonları her hangi bir tehlike karşısında - kendini feda etme pahasına – şahla yer değiştirirler, ama asla şah olamazlar, Şah yine Şahtır ve o giderse oyun kaybedilir. Satrançı iyi oynamak, taşların nasıl hareket ettiğini bilmek demek değildir. İyi oynamak taşları ne zaman, nerede ve nasıl kullanacağını bilmek demektir.

Yine onaltı taşla oynanan, yine sadece siyah ve beyaz taşları olan ve aynı platformda oynanan bir oyun daha var, oda damadır. Kürtler damayı iyi oynar. Damanın tüm taşları aynı değerdedir, şah veya kurmay taşlar yoktur.

Türkiye’nin herşeyinde olduğu gibi, bu oyununda da herhangi bir standart yoktur. Abdullah Öcalan israrla daha akılcı olan satranç oynamaya çalışırken, kürt ileri gelenleri satranç taşları ile dama oynamaya çalışıyor. Doğal olarak ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar.

Yıllardır söylüyoruz ve bir yıldan fazladır da yazıyoruz, Türkiye Abdullah Öcalanı dinlemelidir. Kürtlerde onu doğru anlamalıdır. Bu sanki bir yarış gibi olmalıydı.

Kürtler satrancı dama gibi oynamak istiyorlar. Her taşın aynı değerde olduğunu ve her birinin eşit öneme sahip olduğu konusunda kendilerini kandırıyorlar. Ama Türkiye Cumhuriyeti yönetenleri bunun farkında ve onları pek kaale almamaya özen gösteriyor. Başından beri söylüyoruz Kürt hareketinin muhatap alınacak önderi bellidir. Ama Kürtler, nerede ise sokaktaki bir Kürt bile kendisinin muhatap alınması gerektiğini söylüyor.

Kürtlerin - Abdullah Öcalan hariç - yaptığı en büyük hatalardan biri de Türkiye Cumhuriyetini hafife almaktır. Oysa Kürtlerin yaşadığı bölge itibarı ile en güçlü ülke Türkiye’dir. Binlerce yıllık yönetme (devlet) geleneği olan bir yapı vardır. Gerek ordusu ile gerek ekonomik alt yapısı ve sosyal yaşantısı ile ve gerek derme çatma olsa da demokrasisi ile bölgenin en güçlü ülkesidir. Türkiye’yi iyi tahlil etmek gerekir, derin devlet ve çetecilerle devleti, Genelkurmay Başkanı ve birkaç Generalle orduyu, rüşvetçi birkaç bürokratla sistemi değerlendirmek çok büyük hata olur. Bunlar sadece vitrinde olan ve göz aldatan unsurlardır. Gelgeç siyasilerle günü yakalamaya çalışmak yapılacak en büyük hatadır. Türkiye’de iktidarı hedeflemeyen hiçbir yapı belirleyici veya değiştirici olamaz. Ayrıca tek tarafa yaslanarak iktidar hedeflemek ise hayaldir. Türkiye devleti değil ama yapısı buna müsaade etmez. Biz bu yüzden DTP başarılı olamaz diyoruz.

DTP kurulma aşamasında iken yani henüz Demokratik Toplum Hareketi iken olayın içinde olmaya karar verdik. Bunun ile ilgili olarak DEHAP ile, Asrın Hukuk Bürosu ile ve Kürtlerin ileri gelenleri ile toplantılar yaptık. Hemen hemen tümü bizim büromuza geldi ve görüştük. Hepsi yüzlerce sözler verdi ama hiç biri verdiği sözleri tutmadı. Bize verdikleri sözler önemli değil, halka verdikleri sözleri de tutmadılar. Halka Abdullah Öcalan çizgisindeyiz diyorlar ama fiiliyatta yaptıklarının Abdullah Öcalan çizgisi ile uzaktan yakından alakası yok. DTH ’nın yaptığı toplantılarda Abdullah Öcalan’ın ismini bile ağızlarına alamadılar. Oysa bu hareket, Abdullah Öcalan’ın gereğini uygun bulduğu çerçevede, Türkiye’deki toplumsal muhalefeti örgütleyen ve iktidarı hedefleyen bir partinin oluşması için başlatılmıştı. Oysa dilinde birlik ve eşitlik teranesi olan bu yapı özde ayrılıkçı öğeler taşıyordu ve bu da Türkiye devletinin derin ayağının işine geliyordu. Güdümlü medya bunun farkında idi ve bunların dikkate alınması için elinden geleni yapmıştı. Kısaca DTH kendi oportünizmi ile kendi kazdığı kuyuya düştü. Ama Abdullah Öcalan direndi ve kazandı. Bu aslında Kürt Halk Hareketi için bir tasfiye sürecidir. MİT bir yanda elinin altındaki medyaya bebek katili diye bağırttırırken diğer taraftan en yüksek mertebeden Abdullah Öcalan ile görüşmelere başlamıştır. Alt kademe ajanları ile DTP içine girmiş ve burada bölünme korkusu yaratarak hareketi hızla oportünizme kaydırmıştır. Bunu ilk defa yapmıyorlar, daha önce aynı oyunları Türkiye Sosyalist hareketine oynadılar. İşte bu oyunu daha önceden gördüğümüz için, özellikle Sarp Kuray Kürtlere yardım elini uzattı. Ama klasik “her şeyi biliriz, akıla ihtiyacımız yok” ukalalığı ile ve de hiç utanmadan, ucube suçlamalarla karşı çıktılar.

Medyada bunu defalarca dile getirmek istedik ama onların çok daha önemli konuları olduğu için ilgilenmediler. Çünkü patronları (!) onlara “aman ha” diyorlardı. Mehmet Ali Birand DTH ‘ya sahip çıkarak, onların “Apo’suz” çözüm ile başarılı olacakları ve bu durumda onlara yardım edilmesi gerektiğini yazıyor, diğer bir değişle DTH’ya yol gösteriyordu. Diğer medya borazancıları da bu tempoya ayak uyduruyorlardı. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halkın Abdullah Öcalan’a olan güvenini ve bağlılığını engelleyemiyorlardı. DTP kurulmuştu ama beklendiği gibi değil, tamamen bir tekrar partisi olmuştu. Artık devlet yöneticilerinin eli güçlenmişti, zira dağ bu oyunu görmemişti. Ama Abdullah Öcalan “tek kalsam da direneceğim” diyordu. Onun içinde Kürtler arasında çirkin söylentiler çıkartılmaya çalışılsa da halk bu oyuna gelmedi.

Yaz aylarının başında bir bildiri yayınlayıp, sokak sokak dolaşarak ve anlatarak imzaya açmak istiyorduk. Bu konuda değişik kişilerle görüşmeye başladık. Bunlar içinde Kürtler içinde ama İslami kanattan Mehmet Metiner de vardı. Bu bildiriye önceleri sıcak bakmış ve hatta bildirinin taslağını hazırlama konusunda da söz vermişti. Sonra dönüp birden bire bildiri aleyhinde (gereksiz olduğu, Apo’nun demokratik toplum tezinin selasının okunduğunun ve yeni konseptin konfederalizm olduğunun, bununda federasyonlar halindeki Kürdistan parçalarının bir araya getirilmesi olduğunun, kendisinin de bunları desteklediği, ABD’nin ırakta Kürtlere yaptığı yardımı desteklediğini) sözler söyledi ve bu konuda bizim gibi düşünmediğini söyleyerek, bizden koptu. Bunu müteakip yaklaşık bir hafta sonra aydınlar bildirisi yayınlandı. Bu bildiri bizim yazmayı düşündüğümüz bildiriye alternatif olarak ve alelacele yazılmıştı. Bunun hemen arkasından malum şahıs hızla bölgede dolaşmaya ve çeşitli propagandalara başladı. Aldığımız haberlere göre Tayip Erdoğan ile arası bir cenaze evinde düzelmiş ve bunun karşılığında da bazı görevler üstlenmişti. Önce bir TV kanalına (devlet kontrolünde olan) danışman olmuş, ek olarak ta bir özel üniversitede öğretim görevlisi sıfatını almıştı. İşte bu aydınlar bildirisi şaklabanlığının altında yatan kişi de odur. Ama oda tutmamıştır. İşin garibi tüm bunlar olurken bu isimler hiç telaffuz edilmemiş ve yıpratılmamışlardır. Bu da gösteriyor ki bu kişilerden daha yararlanmayı umuyorlar. Bende diyorum ki bunlar nafile çabadır. Halkın sahibi vardır.

Piyonlar da her taş gibi gereklidir.Ama bu satrançta Türkiye’nin diğer yapıları gibi kirli bir oyun halini almıştır. Bazı piyonların rengine dikkat etmek gerekir. Üstlerindeki renklerle içlerindeki renkler farklıdır ve asıl olan içlerindeki renkleridir.

Oynanan satranç oyununun “şahı” bellidir. Diğer taşlar ne kadar kirli olursa olsun şahın rengi bellidir. Bu oyunu buna göre kuranlar kazanırlar. Yoksa telef olur giderler.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Satranç Tahtasında Önce Piyonlar Ye... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right