|
"SOL" görümüyle yorum yapan bazı kişilerimiz sağı solu tutmuş desteksiz atıyorlar. Metafizik bakış açılarıyla dünü bügünü açıklama adıyla üfürüp duruyorlar. 200 yıllık modernleşme mücadelesini ittihatçı- kemalist tekerlemeleriyle çözümlediklerini sanıyorlar. Bu kişiler sol görüşlü olduklarını iddia edeceklerse önce solun ustaları olayları "nasıl ele alır nasıl inceler nasıl sonuçlandırır" ı öğrenecekler. Türkiye'de tartışılmaz usta Dr. Hikmet KIVILCIMLI'nın ürünleri okuyacaklar. Bilmeden üfürmiyecekler. Dr.Hikmet KIVILCIMLI'nın TÜRKİYE'DE KAPİTALİZM'İN GELİŞMESİ adlı eserinden bir bölüm aldım. Tamamını http://www.onergurcan.org/hikmet%20kivilcimli/tkg.html sitesinde okuyabilirsiniz. ETKEN: "KİŞİ" Mİ, "SINIF" MI?
 Filistin, Erzurum, Bağdat ric'atları, "Garp Cephesinde" değişmeyen batak "Sükûnet" durumu ile paralelleşince, Panislâmizm, Pantürkizm adlı Alman "Tav"larının içyüzleri sırıttı... Talât Paşaya göre: 1 - "Ziraatte çalışanların azalması... Kıtlık" getirdi; 2 - "Subaylar tarafından... kötüye kullanımlar" (Suistimaller) (Talât Paşa, Hâtıralar; 27) orduyu ve halkı aç bıraktı... Gerçeğe bakılırsa, paşanın iki teşhisi de, yanlış olmamakla birlikte tekyanlıdır. 1- Kıtlığı yapan şey yalnız köylülerin askere alınmaları değil, kendisinin de sonra açıklıyacağı gibi, ardına takıldığı alman emperyalizminin Batı anayurdunu doyurmak için, Türkiye'yi aç bırakmasıdır. (Vagonculuk vb.). 2 - Kötüye kullanım yalnız subaylar tarafından değil, ideal edindikleri sivil, asker herkesi kapitalistleştirecek olan "Harp zenginliği" tarafından yapılmıştır. Belki bir avuç ordu ilgilisi de, o ara müteahhit ve tefeci bezirgân güruhu ile kaynaşarak işverenleşiyordu. Talât Paşanın açıklaması da bunu gösteriyordu:
"Cephelerdeki subay zâyiatı, gerideki kıtalardan alınan subaylarla telâfiye çalışılıyor, ve açılan bu yerlere, vaktiyle emekliye çıkarılmış olan subaylar getiriliyordu. Onları geri çağırmak ve ordudan çıkartmak, mükâfatlandırmak olacaktı." (T.P.H, 28). Subay çoğunluğunu, hele genç subayları vurguncularla hiç karıştırmamak gerekti; emekli döküntülerini "Mükâfatlardırmamak" için, devlet hazinesinde vurguncu yamaklığına bırakmak gerekmezdi. İttihatçılar bunun tam tersini yaptılar. "Hamamın namusunu kurtarmak" için kabahati orduya yüklediler. Talât Paşa diyor ki: "Kötüye kullanımları olumlu biçimde ortaya çıkan subaylar, ibret örneği olarak cezalandırılmak üzere Savunma Bakanlığına teslim ediliyor, fakat bütün şikâyet ve ricalar sonuçsuz kalıyordu. İsmail Hakkı Paşa, kendi adamlarına son derece geniş yetkiler vermiş ve bütün kudretini öyle bir harekete geçirmişti ki, sivil makamlarca ileriye sürülen iddialar sonuçsuz kalıyordu..." (T.P.H.,29). Aslında, temiz türk subayı bütün o dalaverelerden habersizdi. Koçlar gibi dövüştüğü savaş cephelerinde mâsum kanını oluk oluk akıtmasaydı ve olanları bilseydi, vurgunculuklar o kerte rahatça kol gezemezdi. Talât Paşanın kendi açıklaması, geride çapulcuları iktidara getiren şeyin "Cephelerdeki subay zayiatı", olduğunu itiraf ediyordu. Sistem: vurgunculuktu. Sivil - asker birkaç paşa o sisteme yalnızca maşaydı. Ahmet Bedevi, tâ İsviçredeyken Süleyman Nazif'ten dinlemişti: Fâlih Atay'a tüyler ürpertici "Zeytin Dağı" destanını ilham eden şanlı, "Suriye - Lübnan - Filistin - Ürdün - Arabistan gibi bugün herbiri ayrı bir devlet olan) nice ülkelerin sorumsuz diktatör saltanat naibi Ahmet Cemal Paşa, bir ipek vurgunculuğunun kahramanı olmuştu. Vurgunun dedikodusu kulağına kaçınca küplere binen Cemal Paşa Hazretleri, zamanın İçişleri Bakanı İsmail Canpulat beyefendiye şunları yazmıştı: "Bana, pek belgeli olarak haber verdiler ki, sen, kimi mahfillerde ipek meselesi alışverişinden komisyon aldığımdan konu açıyormuşsun: Ben kabahatleri yalnız aldıkları emri yerine getirmekten başka birşey olmayanların değil, namus ve şerefine alçakça tecavüz edenlerin kafalarını patlatmak için tabancasını kullanmasını bilenlerdenim." Cemâl Paşanın konu ettiği emri veren asıl "saldırgan" kimdi? Onu zamanın Başbakanı Talât Paşaya da gönderilen şu mektupta okuyoruz: "Bana haber veriyorlar ki, mahûd ipek meselesini, yine bana karşı savunma ve korunma amacı olmak üzere ortaya atmış ve hazır yeyicileriniz aracılığıyla dostlar ve arkadaşlar arasında uluorta konu ettirmek cür'etine kadar ileri gitmişsiniz" (A. Bedevi: Osmanlı İmparatorluğunda İhtilâl Hareketleri, Belge.) Böylece, Ordu Paşası, sivil Talât Paşaya "Tufeylileriniz" (Hazır yeyicileriniz) derken, özellikle vurguncuların nerede bulunduğunu anlatıyordu. "İhvan ve rüfeka" (Dostlar ve arkadaşlar) sözcükleri, "Maşrık'ı âzam"ı ingiliz kralı olan milletlerarası finans kapital gizli örgütü Farmason localarının argosunda hiyerarşi kerteleri idi. Her şey o hiyerarşi içinde dönüyordu. Cemâl Paşa, vurgunun olup olmadığına değil, uluorta (açıkça) konuşulmasına içerliyordu. Asker kodamanlar mı, yoksa sivil kodamanlar mı daha çok vurgun sağladılar? sorusu, şimdi, Türk milleti için önemce sıfırdır. İş, Türkiye'de vurgunculuğun bir sistem olup olmamasıydı. Kimse sosyal sınıf determinizmine aldırmıyordu. Herkes yağmaya seyirci, birbirine düşmüştü. Egemen hürriyet sisteminin gereği budur, sayılıyordu: Kodamanını bulup çalacaksın, harp zengini olacaksın, devlet seni (teşvik ve himaye) mekanizmasıyla kışkırtacak. Böylelikle "Servet" birikerek "Çağdaş uygarlık" ilerleme ve birlik (İttihat ve Terakki) yolundan ülkeyi kaplıyacak! Sonra tarih önünde dımdızlak kalınınca ağız değişecek. Türkiye'nin padişahları alaşağı edip, yerine geçeni tahtında titreten en büyük önderi, ihtilâl lideri, bütün suçu iki ordu paşasına yüklemek isteyecekti. Şaşıyorsunuz: altyanı bir kötüye kullanımcı levazım paşası neden bunca dokunulmazlık kazanmıştı? Talât Paşaya kalırsa, başkumandan vekili Enver Paşa Hazretleri: "İsmail Hakkı Paşa olmaksızın... iâşe (beslenim).. Savaşa devam imkânsız" demiş. Devletçiliğimizin Ortaçağ hiyerarşisi mi engel? O yârimin eski huyudur: Kapitalizm "İndividüalizm'i" (Kişiciliği) bunun için icat etmişti. Düzenin bütün günahları bir "Kişi"nin sırtına yüklenir; sonra o günah tekesi kesilip yerine başka "Kişi" geçirilir; kişiler değişe dursun, sömürme sürüp gider. Bu metodun açık örneği kafalara yerleşmiştir: "Başka bir çâre bulunamadığından İsmail Hakkı Paşanın azli de imkânsız olduğundan, bu düzensizlikler uzun zaman sürdü." (THP, 39) diyor kahraman Talât. Bu "Topal İsmail Hakkı Paşa" denilen kişi kör şeytan mıydı? Hayır. Yoksa saf İttihatçılar dalgınlıkla Topal Şeytan Paşanın nasıl "kişi" olduğunu mu bilmiyorlardı? İnsanlar yalan söylerken tarih yargıcını kolay unutuyorlar. Sarayda gördüklerini bir fotoğraf gibi günü gününe çeken Lütfü Simavi yazıyor: "26 Haziran 1328 (1912) gece yarısından sonra.. daha doğrusu sabah saat 2 raddelerinde 3 İttihatçı Bakan (en başta Posta Telgraf Bakanı Talât) padişahın mâbeyincisi ile baş kâtibine baskın yaparca uğruyorlar. Zamanın İçişleri Bakanı olan "Hacı Âdil Bey söz alarak, Levazım Başkanı İsmail Hakkı Paşanın ihtilâslarından (kamu hırsızlığından) dolayı - mumaileyhin âmiri sıfatiyle"- Mahmut Şevket Paşanın Millet Meclisinde bir sürü sorular açılıp, müşârünileyhin paçavraya çevrileceğinden" konuşuyor (Lütfü Simavi: GÖRDÜKLERİM c. II, s. 71). Demek İttihatçılar, yabancı sermaye şirketlerine karşı doğru ve bağımsız davranışı yüzünden kurşunlanmasına göz yumacakları Mahmut Şevket Paşayı bu iğrenç şantajla yıpratacaklardı: İsmail Hakkı KİŞİ çalacak, Mahmut Şevket KİŞİ çamurlanacaktı. İşte, hırsızlığı yıllarca önden bilinip silâh gibi kullanılan bu İsmail Hakkı Paşa, Cihan Savaşında Türkiye halkının besi diktatörü yapılacaktı. Onun için en büyük diktatörün en küçük diktatör önünde kafası keldi. Bâbil çağından kalma devletçilikle "tencere tencereye götün kara" diyemezdi. Bu şeytanca kördüğümün ipliği Topal Şeytan: "Vatandaşları Ticarete Teşvik" prensipi idi. Tefeci-Bezirgânla karmaşık finans kapitale öylesi gerekti. Halka karşı ne kadar yüce bağımsızsa, dayandığı kümeciklere karşı o kadar, ölüm pahasına da olsa emir kulu olmak devletçiliğin diyalektiği idi. "O mâhiler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler" durumunda bulunan paşacık ise, başı dara geldikçe sebebi kişilerde arıyor; İ.H. Paşanın "İmkânsız"lığını Enver Paşada buluyor: "Enver Paşanın istifası.. kimse bunu kabule cesaret edemiyordu." (TPH, 29) diyor. Herkesi korkutan Enver Paşanın Kayzer Wilhelm bıyıkları mıydı? Hayır. O bıyıkların ardında pusu kuran, içeride dost, dışarıda düşman kılıklı Batı Emperyalizmiydi. Almanya'dan gelen vagonların adresine; "Türkiye" değil "Enverland: Enver ülkesi" yazılıyordu. Emperyalizmin Türkiye içindeki sadık beşinci kolu tefeci-bezirgân örümcekler ağı bununla övünüyordu. Paşalar, beyler göze çarpan ağaçlardı: Orman, gemi azıya alıp ordulaşmış kötüye kullanım (suistimal) sisteminin yerli yabancı finans kapital oligarşiydi. Bu acı gerçeği, başka hiç kimseden değil, İttihatçılığın en "harama uçkur çözmez", yakın dostunu aç görünce devlet parasiyle kayırmış olmamak için cep saatini veren en idealist Talât Paşadan daha iyi hiç kimse anlatamazdı. |