left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Mecit Öztekin arrow Mafya Ahtapotunun Sardığı Türkiye
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Mafya Ahtapotunun Sardığı Türkiye Yazdır E-posta
Yazar Mecit Öztekin   
Wednesday, 23 November 2005

Mafya denince aklımıza Sicilya ve oradaki feodal toprak ağaları gelir. Ama artık mafya tüm dünyaya mal olmuş bir kavramdır. Herhangi bir organize suç örgütü ancak devlete sızarsa mafya adını alır. Hemen hemen tüm devletler de mafya ile mücadele ederler. Bir tek istisna Türkiye’dir.

Türkiye Cumhuriyeti, İzmir İktisat Kongresinde yeni rejimin ekonomik rotasını belirlemiştir. Bu aslında daha sonra rejimin tüm alanlarına oturan ve halkı tembelleştiren bir sistemin başlangıcı olmuştur. Yani yukarıdan inmeci bir uygulama, “devlet zaten yapar, devlet zaten verir” gibi bir olguyla beraber, halk kendi yapma veya yapılanı değiştirme yetisinden uzaklaştırılmıştır.

İzmir İktisat Kongresi çok cılız olan ve serbest rekabetçi dönemi kaçırmış bir “milli burjuvaziyi” yeniden yaratmak için, niyet olarak zemin hazırlama platformu olarak düşünülmüştür. Dünyada ilk defa devlet kendi eliyle burjuva yaratmaya kalkışmıştır. Bunun için de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir müteahhitlik sistemi ortaya çıkmıştır. Bankalar aracılığıyla da sırf birileri zengin olsun diye devlet paraları peşkeş çektirilmiştir. 1950 yılında değişen sistem aslında sorun çözücü değil, sorunu yayıcı etki yaptı. 1915’te Ermeni tehciri ile yapılan ve kazanılan rant, varlık vergisi ile tüm gayr-ı Müslim halka yapılmaya çalışıldı. Ama tutmadı bunlar. Sadece halkın ızdırap çekmesinden başka hiçbir şey vermedi. Zira devlet, düşündüğü anlamda bir milli burjuvaziyi var edemedi. Sadece birkaç kişi zengin oldu. Oysa olması istenilen burjuva Avrupa’da kendini var edebilme yetisine sahip, bu uğurda iktidar mücadelesi yapmış ve bu düzeye gelmişti. 1950 yılı, bir değişimi getirdi ama, isteneni değil; sadece rakamları değiştirdi. CHP 300 zengin yaratmıştı, DP 3000 zengin yarattı. Aralarındaki fark bundan ibaret. 1960’a gelindiğinde, bu değişim farklılık gösterdi. Zira özgürlükler ilk defa halktan yana gelişmeye başlamıştı. Grev hakkı bile bu dönemde verildi. Ama bu kadarcık özgürlük bile bu halka fazla görüldü. 1971’de başlayan süreçte, özellikle siyasiler, devletçilik ilkesinin medarı iftiharı KİT’leri kan emici düzeye getirdiler. Özellikle bu dönemde palazlanan özel teşebbüsü, teşvik ve kayırmaların yanı sıra, inanılmaz boyutta rüşvet çarkını büyüttü. Doğal olarak haksız kazanç ve kirli ilişkiler bu konuda yasadışı güç edinmeye de beraberinde getirdi. Peş peşe gelen krizlerle birlikte, halk arasında güvene dayalı ticarette yaşanan sahtekarlıklar, belgeye dayalı resmi hukuku işlevsiz bıraktı. Böylesi güç kazanmış kirli organize çeteler sonuçta bir hukuk merci haline dönüştürüldüler. İlk etapta sokak kabadayıları geldikleri ortama uygun olarak “adilane” davranıp kendilerince “şeriat”larını uygulayarak, toplumda kısmen denge unsuru oldular. 1970’lerde devlet güçlerinin, özellikle de Özel Harp Dairesinin organize ettiği sağcı gençler, kendilerini devletin güvencesi olarak görmekteydiler. Ama 12 Eylül’e gelindiğinde bu gençler bir anda işsiz güçsüz aylak takımı olarak ortada kalmış buldular. Devlet solcuları hapishaneye tıkarken, sağcı gençleri de sokağa atmıştı. Hiçbir becerisi veya işi olmayan bu gençleri devlet bir anda sahipsiz bıraktı. Oysa onlar kendilerini feda etme pahasına devletin bekası için her şeyi yaptıklarını düşünmüşlerdi. Ahde vefa duygusu içinde biraz kafası çalışanları belli birtakım devlet dairelerine yerleştiren 12 Eylül yönetimi geri kalanını da başlarına birer “Reis” tayin ederek çeteleşmeye mahkum etti. Bu çevre, eski ülküdaşlarının bir kısmının devlette ve özellikle güvenlik güçlerinde mevzilenmesini fırsat bilerek ekonomik krizin yarattığı sorunlardan dolayı çetrefilleşen çek-senet işine girdiler. Başta olan Özal da meşhur babalar operasyonu ile eski tüfek kabadayıları bir süre devre dışı bırakarak “yenilerin” güç kazanmasını sağladı. Zaten eski kabadayılar haksızlığa baş kaldırarak buralara geldikleri için 70’li yıllarda da devrimcilere yakın olmuşlardı. Sırf bu yüzden bile cezalandırılmalı ve ellerindeki, alınmalıydı. 12 Eylül sonrası topluma dayatılan 24 Ocak Kararları ve devamlı kriz ortamı hızla doğudan batıya, köyden kente göçü inanılmaz boyuta getirdi. Sırf şehirli nüfusu artırmak için yapılan bu uygulama toplumun da hızla bozulmasına neden oldu. Televizyonun tüm evlere yayılması toplumsal dejenerasyonun en belirleyici aktörü oldu. Hızla varoşlara yerleştirilen halk ihracatı artırma etkinliğinin en önemli halkası olan ucuz iş gücünü oluşturdu. Birden bire köşe dönme zihniyeti, kolay paraya ulaşma isteği de gençlere dayatılmaya başlandı. Elinde hiçbir üretim aracı olmayan gençler kolayca suça yöneliyor ve devletin yarattığı reislerin eline düşüyordu. Ama belli süre sonra çek-senet işi artık büyüyen yapıya yetmiyordu. Doğal olarak kirlenmiş toplum bütün kurumları da kirletmeye başlamıştı. Ama bu devletsiz olmuyordu. Bu devirde polis, sanki mafyayı tehdit eder gibi görünse de, özünde ona bağlı olduğunu hatırlatacak lafları “en büyük mafya polistir” demeye başladı. Bu konuda rüşvet mekanizması artık öyle bir boyuta ulaşmıştı ki; rüşvet vermek için illa sahtekarlık yapmaya gerek yoktu, en masumane veya rutin işlem bile rüşvetsiz yapılamaz olmuştu. Zamanla devlet içi tayin mafyası başladı, en ufak bir memuriyet ataması bile inanılmaz rakamlarla neredeyse açık artırma yolu ile yapılıyordu. Devletin başındaki Özal bile bunu meşru kılacak tarihi konuşmada “benim memurum işini bilir” diyerek sistemi açık açık desteklemiştir.

Kirli ve kolay para neredeyse mafya oradaydı. Ama bu yetmez olmuştu. Artık her para kazanılan yerde, köşe başında mafya vardı. Bunu önleyecek olan polis ve adliye bile bu çarkın içinde ve onlar bile belli mevkilere gelebilmek için mafyaların düzeneğinden geçmek zorundaydılar. Sistem kendi içinde hızla tüm kurumları kirleterek içine sızmaya başlamıştı. Bunda sadece 12 Eylül’ün suçu yoktu, bunlar zaten vardı ama asıl olan aleniyetti. Devlet içine sızan bu çeteler derin devlet adını aldı. Bir yıl önce Bursa’da konuştuğum bir polis, ibret verici bir tespiti ortaya koymuştu ve şöyle demişti. “Devletin pis işleri için birilerine ihtiyacı var” bu mantık yerleşen sistemin kanıksanması ve daha acısı bunun olmazsa olmaz olduğunun beyinlere işlenmiş olmasıdır.

Artık mafya damarlarımıza işlemiştir. Ordudan diyanet işlerine, simitçiden fırıncıya, minibüsçüden futbola kadar her yerde mafya var. Ordu içinde general olmak isteyen albayların kimlere (sivil mafya liderleri) gittiklerini hep yaşayarak gördük. Doğu’da komutanlarına yaranmak için olmaz eziyet eden ve bunun için ihbar teşkilatı kurup, onların yarattığı her şeye göz yuman subayların sayısı hiçte az değil. Ama daha önemlisi böylesi oluşan suç şebekelerinden komutanları aferin demekte ve hatta bunu teşvik etmektedirler. Tabi bu sırf Doğu’da değil Batı’da da Jandarma alay komutanlarının mafya liderlerine hem de uzman çavuşlar eliyle otomatik silahlar hediye ettiğini, yerinde oturup, çetelere yol verip haraç alanların nasıl “efsane” olduklarını komutanların da (herhalde onlara ortak olduklarından) onları nasıl savunduklarını hep gördük.

Futbolda, futbolcularına dayak atıp, bunu savunan, konuşmalarındaki jargonları bile bir kabadayı gibi olan, siyasi görüş veya mezhebine göre futbolcularını ayıran, transfer parasına ortak olma koşulu ile takıma futbolcu alan veya bonservis kullanımı karşılığı takıma alma garantisi veren, kariyerleri ile başka işlere yönelip onu perdeleyen teknik direktörleri hep görüyoruz. Futbolcularını adam tutup dövdüren, kaçak mafya babaları ile yurtdışında görüşen, kongrelerde mafyalardan destek alanları ve delegeleri nasıl tehdit ettiklerini, mafya babalarının yurtdışına çıkmak için klüp sayesinde vize aldıklarını hep gördük. Mafya babalarına, gümrüklerde iyi bir gümrükte görev yapmak için yüz binlerce dolar avanta verenleri, iyi bir camiye imam olmak için milyon dolara yakın avanta verenleri hep gördük. Düşünün; Eyüp Sultan Camisinin yedi tane imamı var en fakirinin altında passat marka araba vardır. Bu camiye imam olmanın bedeli ise beşyüzbin dolardır. Polis ve istihbarat dairelerinin içindeki kirliliği hiç yazmaya bile gerek duymuyorum. Minibüslerden halk otobüslerine, taksi plakasından herhangi bir havaalanında taksicilik yapmaya kadar her şey mafyalaşmıştır. Kaymakamlıktan polis müdürlüğüne hatta valiliğe kadar kurum içindeki veya uzantısı sivil mafyalara biat edilmeden doğru düzgün bir yere gelinememektedir. Hukuk bile özellikle suç işleyen devlet görevlilerine ceza verememektedir. Bu şekliyle siyasiler ise bu düzeni destekler ve bu düzenden nemalanır vaziyettedir. Her bir parti başkanı adeta bir mafya lideridir. Kendine biat etmeyen hiçbir kişiyi yapı içinde barındırmazlar. Sağ partiler sağcılığı, sol partiler ise solculuğu ipotek altına almışlardır. Sosyalistlik bile bu ülkede mafyalaşmıştır. Örgüt içinde mali sorumluluk alanlar, yapay örgütler oluşturarak sadece örgüt için değil örgütü kullanarak kendi çıkarları için para bulmaktadırlar. Ayrıca kendi görüşünden başka kendi istediğinden başka yazı yazdırtmayan haber yapmayan solcu gazete patronları da mafyalaşmışlardır. Bu kişiler hiç utanmadan birde diğer mafyalardan şikayetçi olmaktadırlar.

Bu duruma nasıl geldik, ortadadır. Bundan kurtulmanın yolu da her kurum içinde özellikle ordu ve polis teşkilatında her şeye rağmen temiz kalmış kişilerin bunun üzerine gitmesi ve halk muhalefetinin güçlenmesi ile olur. Başka kurtuluş yoktur.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Mafya Ahtapotunun Sardığı Türkiye ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right