left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Rahmi Yıldırım arrow AK SİLAHLI KUVVETLER
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
AK SİLAHLI KUVVETLER Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Thursday, 11 August 2011

Türk ordusunun hegemonik gücü ve ağırlığı gözle görülür ölçüde azaldı.
 
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) epeydir hükümet politikalarını veto edemiyor; idari, mali, adli özerkliği sınırlanıyor. Ordunun devletin kurucu değerleri olarak dogmalaştırdığı kendi ezberini yeniden üretme ve dayatma gücü de azalıyor.
 
Olağan koşullarda ordunun siyasi ve sosyal hayatta güç kaybı ve kışlaya çekilmek zorunda kalması demokratikleşme olarak alkışlanır. Ne yazık ki, TSK’nin hegemonik gücünün azalması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde yol aldığını göstermiyor.
***
 
Türk ordusu durduk yerde mevzi kaybetmedi. Ordu, Türk sermaye sınıfının iç kavgasının zorlaması ve emperyalizmin yeni yönelimleri nedeniyle güç kaybetti.
 
Osmanlı modernleşmesinin kıblesi batı kapitalizmine yönelikti. Ordunun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kıblesi de öyle. Kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk, ardılları İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan ve bilumum darbeci generaller hep, “muasır medeniyet” olarak kavramsallaştırılan dünya kapitalizmi ile bütünleşmeyi ana hedef olarak benimsediler. Bütünleşme asıl olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşti.
 
Dünya kapitalizmiyle bütünleşme sürecinde Türkiye devletinin ve ordusunun dünya egemenleri için önemi ve rolü, Soğuk Savaş’ın askerî ve jeopolitik gerekleriyle belirlendi. Dünya kapitalizminin askeri örgütü NATO’da “saldırıda ilk feda edilecek karakol” görevini üstlenen ordu, ülke içinde de emekçi sınıflara karşı yürütülen Soğuk Savaş’ın ve sermaye birikiminin aktörü, figüranı, neferi ve muhafızı oldu. 
 

Soğuk Savaş’ın gereklerine göre formatlanmış TSK, küreselleşme olarak da adlandırılan neo-liberalizmin jeopolitiğini ve askerî gereklerini algılamakta gecikti. Yeni dönemde TSK’ye “ülkesinin en iyi ihraç malı” misyonu biçildi. Buna göre TSK, piyasa mantığıyla hareket etmeli ve küresel zorbaların uluslararası terör pazarında açtıkları ihalelerde boy göstermeliydi.
 
TSK’nin “ihraç malı ordu” rolüne uyum sağlayamadığı 1 Mart 2003 tezkere kriziyle net olarak ortaya çıktı. Başına geçirilen çuval, hem cezalandırma hem de yeni dönemdeki rolünü hatırlatma amaçlıydı. Peşinden (gücü sadece solculara yeten) Soğuk Savaş artıklarını terhis etme amaçlı Ergenekon, Balyoz vs operasyonları. Ordu, başta CHP ve yargı olmak üzere geleneksel müttefiklerini de yitirdi, yalnızlaştı. Nitekim, son Yüksek Askeri Şura (YAŞ) öncesinde istifa şovuyla çekip giden paşaların ardından pek gözyaşı döken çıkmadı.
***
 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı YAŞ masasının başkanlık koltuğunda tek başına resmeden fotoğraf, bu tarihsel arka plan eşliğinde anlam kazanır. Bir cümleyle özetlemek gerekirse, Türkiye’nin ekonomi politiğinde nasıl ki AK sermayenin egemenliği kurulmuştur, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de AK Silahlı Kuvvetler’e evrilmesi eşyanın tabiatı gereğidir.
 
Bu evrim, liberal pencereden “vesayetin sona ermesi”, “Türkiye’nin demilitarizasyonu”, “nihayet demokratikleşme” olarak resmedilmektedir. Muhafazakâr pencerelerden ise “yeniden Peygamber Ocağı” ilahileri yükselmektedir. 
 
Oysa ordunun güç kaybı dolayısıyla demokratikleşme sanılan şey, gücün el değiştirmesidir.
Çok derin çözümlemelere girmeden vurgulamak gerekirse. Demokrasi tartışmalarında sık sık referans verilen ABD’li siyaset bilimci Robert Dahl, ordunun güç kaybının demokratikleşme olabilmesi ve bir devletin demokratik şekilde yönetilmesi için iki temel koşuldan söz eder: “1) Askeri organizasyonlar ve polis organizasyonları olacaksa, ki kesinlikle olacaktır, o halde bunlar sivil denetime tâbi olmalıdır. Ancak sivil denetim, gerekli olmakla birlikte yeterli değildir, demokratik olmayan pek çok rejim aynı zamanda sivil denetimi muhafaza eder. Bu yüzden 2) askeriyeyi denetleyecek sivillerin ve polis örgütünün de demokratik sürece tâbi olması gereklidir.” (Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, çev. Levent Köker, Türk Siyasi İlimler Derneği-Türk Demokrasi Vakfı, Ankara-1993, s: 310)
 
İşte süreçteki temel eksiklikten dolayı, yani “sivil demokrasi” eksikliğinden dolayı, ordu güç kaybetti diye Türkiye daha fazla demokratlaşmadı. Çünkü Türkiye’nin “sivil” denetçileri ne yeterince sivildir ne de demokrat.
 
Doğrudur. Kışla merkezli militarizm nispeten geri çekilmektedir. Ancak militarizmden boşalan alan, ülkenin tüm sınıf ve katmanlarının kendileri için sürece katıldıkları bir demokrasiyle dolmamaktadır. Militarizmin yerini aynı ölçüde katı siyasal İslam almaktadır. Dinci söylem siyaset retoriği olmakla yetinmeyip, günlük hayatın referansı olarak da toplumu kuşatmakta, kurucu ideoloji gücü kazanmaktadır.
 
Elbette ordunun toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki egemenliği kırılmadan Türkiye’de ciddi bir demokratikleşmeden söz edilemez. Ancak, askerî vesayeti kırma iddiasındaki AKP ile temsil olunan siyasal İslam’ın sorunu, liberallerin propaganda ettiklerinin tersine, devleti demokratlaştırmak değil, ele geçirmek ve dönüştürmektir.
 
Ve elbette Türkiye’nin ezilen sınıfları, halkları ve inanç toplulukları 780 bin km2 genişliğindeki kışlada ne kadar rahat ettilerse, 780 bin km2 genişliğindeki ‘Peygamber Ocağı’nda o kadar rahat ederler!
 
Ve elbette Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için militarizmin geriletilmesi ne kadar gerekli ve zorunluysa siyasal İslam’ın geriletilmesi de o kadar gerekli ve zorunludur.
Rahmi Yıldırım
10 Ağustos 2011
 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: AK SİLAHLI KUVVETLER ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right