|
 O Tarihcil Madde kontenjanları ortasında, Arap dünyası gözönüne geldikçe, daha iyi anlaşılıyor. Arap dünyasını en iyi gözönüne getirmenin en uygun yeri de Suriye gibi geliyor. Bütün yeryüzü Müslümanları'nın: "Evveli Şâm, âhiri Şam!" dedikleri Dımşık Kenti, o bakımdan, Suriye'nin merkezi olmakla kalmıyor. Tüm Arap Dünyası'nı gözetlemek için en uygun rasathaneye de benziyor. Arap insanını burada bütün ilişkileri ve çelişkileriyle bir daha açıkça görmek ve kavramak epey olağanlaşıyor. Baas Partisi'nin bir tesadüf eseri olmadığı gittikçe daha netleşiyor. Mısır 35 milyon nüfuslu olabilir. Sosyalizm orada hâlâNâsır veya benzerleri gibi kişilerin geçici damgalarından sıyrılamıyor. Küçücük Suriye, Sosyalizmi, daha tutarlı Siyasî tek Parti içinde bir "Hizbil Baas" (Baas Partisi'nin Fraksiyonu, Bölüğü) adıyla anıyor. Suriye Devleti, Arap Milleti içinde Baas Partisi'nin rejyonal (bölgecil) bir parçası olduğunu adım başı açıklıyor. Onun için "Vahdet - Hürriyet - İştirakiyye" (Birlik - Özgürlük - Sosyalizm) üçüzlü parolasını, Hristiyanlığın (Baba - Oğul - Ruhülkudüs) teslisi (üçlemi) gibi kutsallaştırmış, bayrağına, televizyonuna, radyolarına, gazetelerine, örgütlerine sılinmez harflerle hakketmiş. Şam sokaklarını, geniş bulvarını dolduran kalabalığa insan tepeden züppe çıtkırıldımlığı ile kuşbakışı baksa, hemen: "- Hani birlik?.. Hürnyet bu mu? Sosyalizm nerede?" diye şaşıp kalabilir. Dolaşanların, hele cumartesi, pazar günleri kaynaşanların yarıdan çoğu asker, yarısı sivil. Asker üniformaları bile renk renk, çeşitli, alacalı, başıbozuk görünüyor. Sivillerin büyük çoğunluğu başı açık. Bu açık başların altında setre pantolondan, fellâh şalvarına dek dünyanın hertürlü sivil kılığı geziyor. O kadar mı? Başları ak şallı, siyah ipek simit geçirilmiş akelli (Kıbrıs'ın AKEL'i değil) sivillerin çoğu bembeyaz, kimi renk renk entarilerinin savrulan dalgalı etekleri, topuklarında yerleri, yaya kaldırımları, asfaltları hiç telâşsızca, arabalara aldırmaksızın rahat rahat süpürüyor. Bunlar dikkati çekecek kertede azınlık. Hele Fes giyenler yok denecek seyreklikte... Otuz yıl önce Akel ve Osmanlı kızıl ciğeri Fes bayağı çoğunluktaydı. Hiç bir Mustafa Kemal çıkıp: "Kıyafet Kanunu" yahut "Şapka Kanunu" gibi "Kılık inkılâpları" ilân etmemiş. Herkes kendiliğinden Fesi de atmış, Akeli de seyreltmiş, şapkayı da başına bela etmemiş. İsterse en "Devrimci" sinekkaydı traşı ile, isterse saçı ile sakalı ile, gençse F'avoris uzatmaları, Hipi giyinişiyle yaşıyor. Karışan, görüşen değil, bakan yok. Suriye "Bakan"ları ne yaparlar? Hot zot edecek adamn bulamamışlar besbelli.
Kadınlar hepsinden ilginç. Şoförler nasıl dünyamn her yerinde şoför iseler, kadınlar da dünyanın her yerinde kadın. Çarşaf, yahut peçe mi? Bizim Hacıağa kokulu kasabalarımızın ve Eyüp Sultan semtlerimizin "Atatürkçü İnkılâp Kanunları"na göz kırparak, "Merhaba, Paşarikom!" diyenler kadar çokluk olmasalar bile, varlar. Arasıra geniş bulvarın bir yaya kaldırımından ta karşıdaki öte kaldırımına doğru, batmamak için hep elele tutunarak, sel gibi akan otomobil, otobüs, kamyon, kamyonet, hele sinir bozucu cızırtılı üstü açık üç tekerli motorlar, motosikletler, bisikletler, seyyarsatıcı arabaları ve şakalaşan tutam tutam erkek kalabalıkları arasına, ilk kez denize dalanın ürkekliği ile atılıyorlar. Ondan ötesi basitleşiyor. Ne iten kakan var, ne ezip söven, ne başını çeviren. Peçeli çarşaflılar, kendi yüzlerine çektikleri perde ardında kendileri terliyorlarsa, onlara kimse karışmıyor; hele akıl veya "Devrimci koşullar" öğretmeye hiç kalkışan olmuyor. Seke, sendeliye gidiyorlar.. belli, yeni kafes ardından çıkmışlar, güneşsizlikten çoğu raşitizm (kemik yumuşatıp biçimsizleştiren hastalık) geçirmişler. Ama yanlarındaki "taze"ler ince fidan gibi düz, sülün gibi kıvrak. Çarşaflarını, bizim maksi son modası giyenlerinkinden çok daha şahbazca akışlarına uyduruyorlar ve kendilerinden yaşlı güneş görmemiş raşitik büyüklerini çevikçe karşı yaya kaldırıma dek selâmetle yedip getiriyorlar. Yüzleri açıksa, hep pekmez tatlısı esmer ve kıkır kıkır gülüştükleri görülüyor. Bütün Suriye kadınları bunlar mı? Ne gezer. Bir yol, "bütün dünya şoförleri ve kadınları gibi", bütün Suriye kadınlığının ezici çoğunluğunu bulan Suriye köylü kadınları, bütün dünya köylü kadınları kadar açık, seçik, kaç göçsüz kırda bayırda toprağı sereserpe işliyorlar. Suriye'nin şehir kadınları sırasında ise, peçeli ve çarşaflılar: Pilâv yığını üstüne pek seyrekçe atılmış beş on karabiber tanesini geçmiyor. Onlar içinde bir de peçesiz olanlar var. Bunların "çarşaf"ları çarşaftan başka herşey. Eski Osmanlı gözüm alışık olmasa, bunların çarşaf olduğuna şahit gerekirdi. Azıcık acemice, dikiş makinesi bulunan komşu kadının hayirine, gelişigüzel makas atıp, dikiverdiği, çoğu koyuca renkli ince bezden, altlı üstlü bol, savrukça bir kadın giysisini andırıyor bu çarşaflar. Çarşafla açık giyinme arası bir geçit tipi olsalar gerek. Bunu düşündüren olay şu: Peçesiz çarşaflılardan, insan seli akan en geniş Şam bulvarında bir kaç saat içinde ancak bir veya iki taneye rastlanıyor. Onlar da hemen her zaman hiç yalnız değiller. Yanlarında, hep ve mutlaka yakası açık, apoletsiz, babayâni bir asker bulunuyor. Askerin nesidirler? Bilemem. Bir yerden kaçırdığı sevgılisi mi? Köyün kasabasından sılaya dayanamamış o an gelmiş, karısı mı? Analar yaşında hiç değiller. Olsa olsa bacılar... Her ne iseler, bu peçesiz bacılarla, selâmsız sabahsız askerler, hiç ayrıcasız muhakkak yanyana ve, -bizim "Duhuliye" icat edilmediği zaman Gülhane Parkı'nda teferrüce gelmiş Mehmetçikler gibi; serçe parmaklarıyla birbirlerine tutunarak yürürler. Kadın, yürür yürür, dönüp: "-Bu arslan da benim miymiş!" gibi, asker eşine bir bakar, sonra bir daha bakar. Asker eş öyle "Avrat kısmı" gibi duygularına tutkun değildir. Bir eliyle hiç bırakmadığı kadını yanında sürüklerken, başını dik tutup, ta ilerileri gözleriyle tarar. Kalabalığın ortasında yuvarlanıp giderler. Ne onlar kimseye aldırır, ne kimse onlara... Siviller o denli cesur görünmüyorlar: Yanında kadınıyla çıkmış az erkeğe rastlanıyor. O da, bizim Anadolu usulü: Erkek, 3-4 adım önde keşif kolu yürür. Kadın kalabalığı geriden ve mesafeli. Ordu, besbelli cinsel eşitlik yönünde de öncü. Kimsenin yadırgamadığı, peçeli, peçesiz üç beş veya tek tük çarşaflı bir yana, geriye kalan bütün Şam şehrinin caddelerde rastlanan kadınları, Türkiye'nin herhangi büyük şehrinde rastlanan kadınları kılığında ve tipinde. Mini etek de var, maksi etek de. Besbelli, erkek giyinişi gibi, kadın giyinişi de mesele değil. Hele kanurı, nizâm, dirlik, düzenlik işi hiç. Sokağın, hiç değilse caddenin bu görünüşü Hürriyette Birliği andırıyor. Şam'da kimsenin kimseye yan baktığını görmedim. Millet sere serpe, bağıra bağıra.. Hele boğazda "ayın"ları, "ha"ları çatlatarak bağırma, çağırma, çığlık çığlık, heyecandan taşarak cesur, atak konuşmak Arab'ın şanından bir alışkanlık. Dokunmuyor onların, tecvitli Kur'an diliyle birbirlerine nutuk çekişleri. Bir kezcik, ilk ve son lokantada, patron masasında oturan beyaz ceketlinin, ayakta dolaşan beyaz ceketli, herhalde garsona çıkıştığını işittim. Ne işitmesi? Gökte bir kaç yıldırımın birden çatışıp tavanı delerek büyük şakırtı ve çatırtıyIa beynime düştüğünü sandım. Kırbaçtan beter şaklayan "ayın"lar, göğsün bütün soluğunu dev körükle boşaltan "ha"ları kovalıyordu, "ha"lar "ayın"ları... "- Aman! Şimdi çekişenlerden biri lokantayı dinamitleyip kendisini havaya uçuracak.." sandım. Çevreme baktım. Masalar dolu. Kimse o yanlı bile olmuyor. Sakince, önündeki salatalı, bezdirmeli, biberli, tuzlu kebapları atıştırıyor herkes. Benden başkası bu müthiş insan gürültüsüne alışıktı. Çıkışan adam ayağa kalktı. Elleri ayaklarıyla zıp zıp sıçrayarak karşısındakinin boğazına atılacak gibi oluyordu. Meselenin içyüzünü bilmiyor, söylenenleri anlamıyordum. (Sözüm ona ben de Mekteb'i Rüştiyye ve İdadiyye ve Sultaniyye'de sıkı Arapça okumuş, bayağı not almış, sonra Kur'anı lûgatla söke söke taramıştım. "Ayın"ları şaklatıp "ha"ları körüklemeyi beceremedikçe, bütün o "Fasih" Kur'an Arapçam sıfır kalıyordu)... Boğazlaşma, yerlerde kanlı gövdelerin yuvarlanmaları beklenirdi! Ansızın "tıs!" oldu. Polis mi bastı? Hayır. Kıyamet gürültüleri çıkarıp saldıran adam yerine oturmuştu. Garsonlar işlerinin başına dönmüşlerdi. Hepsi o kadar... Childe, kasırgalar iklimi sayıyor Osmanli İmparatorluğu'nu. Şam o iklimin ortası. İnsanların kasırgaları da yaz yağmuruna benziyor. Birden yel, bulut, şimşek, yıldırım, kararan havayı yutar, parçalar. Sonra, hiç bir şey olmamışça yatışma. Atlas Okyanusundan kalkan bütün yağışlı kasırgalara gebe Arap dünyasının iklimi belki insanlarını kendine benzetmişti. 16.6.1971 (Çarşamba) Mizaçlar, Kutup Buzdağları gibi donmuş değil. Ne var ki, çabuk parlayan kimsenin ateşi kimseyi yakmıyor. Kısa altüstlükler sık. Bir şey olmamışça yerli yerine oturuşlar daha barışçıl. Hürriyetle Birlik böyle sentezleştirilmiş. Kavga yok ki karışan olsun. Bu barışçıl sosyal yönetim.altında kadın erkek ilişkileri de, ceza olayları gibi Şeriyye elinde. Şeriatte her erkeğin, gücüne göre kaça dek evlenmek hakkı? Belli, o İsviçre kanunlarına değil, ekonomi kanunlanna bırakılmış. Bizim Pas "Yeğen"i dün gece hiç uyumamış. Kapı karşı apartman dairesi önüne gece yarısından bir kaç saat sonra bir erkekle bir kadın gelmişler. Kadın bar dişisi, evin erkeği onu otele götürüp gereksiz masraflarla ailesini yıkacağına, "Müslüman dini âşikâre", dairesine getirmiş. Çalmış, çalmış. Kapı açılmaz. Dayanmış. Kıracak. İçerden ses yok. Anlaşılan bu bar kadınları sık sık misafır getiriliyorlar. Evin hanımının canına tak etmiş. Bu gece kapıyı açası gelmemiş. Kapı yıkılacak. Lokantadaki kasırgalar patlamış. Bizimkiler ayakta. Öteki "mahalleli" uyanmaz mı? Karışan yok. Adamın evi. Canının istediğini gönlü çektiği zaman takar koluna, getirir. Bizimkiler, polis, jandarma, karakol bekleşirlerken, kapı en sonra açılıyor. İçeriden kısık ağlamalar. O da kesiliyor. Devletin işi yok, bunlarla mı uğraşacak? Uğraşsa ne olur? İsviçre Medeni Kanunlu Türkiye'de birden fazla kadınla evlenmek resmen yasak. Dinleyen kim? Köyde herif İmam nikâlu ile, kesesinin yettiğince "Avrat" sayısını arttırıyor. O tek kadınla yetinen, ekmeği kıt züğürt köylü. Şehirde ise, kıran kırana. Üst tabaka salonlarında "Parti"ler, sabahlara dek sürer. Evli burjuva erkek, yanında çahştırdığı kız ve kadın kadar sayısız dişiler harasında kişner. O, fukara işçidir, bir tek can yoldaşı kadını kaçırmaktan ürken, İsviçre Medeni Kanunu buna netsin? Ekonomi Kanunu hükmünü sürdürür. Suriye yöneticileri böyle düşünmüş olacaklar. Herkesin anahtar deliğine gözü dayalı Devlet'le nasıl olsa iş olacağına varıyor. Parası olan düdüğü çalıyor. Savcı mı? Karakol mu? Suçüstü baskın mı? Bunlar, "rüşvet" ve "nüfus" ve iltimas" ve "maden'i hâs"ını kullanmasını bilmeyenlere, sıra savmak için uygulanır. Ara sıra da, Kanunu Medenî "hamamının nâmusunu kurtarmak için", kimi küçük burjuva günahları "Hür Basın"a sürüm havadisleri olarak sunulur. Karılar, kocalar kamuoyuna sergilenip rezil edildikleri ile bırakılırlar. Hayat yolunca gider. Suriye Sosyalizmi o Şeytan'ı deli edecek ıvır, zıvır kişi ilişkilerine düşkün görünmüyor. İnsanların, akacak kan gibi, damarda durmayan, kontrol edilemez "Hürriyet"çiklerine dokunup, alışılmış "Birlik"lerini tedirgin etmiyorlar. Ya "Sosyalizm"? Onu, çorak, geri ülkenin büyük işlerine koşmuşlar: Dış Ticaret, bir avuç vurguncunun döviz kaçakçılığı ve "Türk Parasının Değeri"ni sıfıra düşürme mekanizması olmaktan çıkarılmış. Milletleştirmişler. Bankalar, Sigortalar, büyük Emlâk ve Akaarlar, büyük İşletmeli Sanayi, Ticaret devletleştirilmiş. Toprak yerine göre 200 dönümden yukarı bir kişinin malı olmaktan çıkarılmış. Ne yoksul, küçük insancıkların maskara "Hürriyet"çikleri boş yere "günahçıklar"a çevriliyor. Ne başı alınamayacak, yerine daha iyisi konulamayacak süründürücü girişimlere ukalaca karışıp yığın "Birliği" Parababaları'na yem ediliyor. Öteki Arap ülkelerinde nelerin, nasıl yapıldığını görmüyoruz. Arap Dünyası'nı Suriye tepesinden izlemek, genel yargılar için aşırı aldanmaya kapı açmayacak görünüyor. İslâmlık, Arap Toplumu'nun, İlkel Sosyalizm'den Sınıflı Medeniyet'e geçişi idi. Bu geçişe öncü, bütiin kurumları ve kuralları ile Mekke ve Medine Kentleri oldu. Ama, İslâm Arap, "Cenneti kilıçların gölgesinde" bulan keskin inancını çölden ötelere çıkarır çıkarmaz, Mekke de, Medine de, ancak parası olanların ömürlerinde bir kezcik uğrayacakları birer ıssız türbeye döndü. Kanun köklerinde (Kuran'da, Hadis'te, Sünnet'te ve ilh..) her soyut gelişim için, sonuna dek: Mekke kentinin "İcmâı Ümmet"i, Medine kentinin sayılı dokt doktoru, ülemâsı etken gösterilmekten uzak düşülemedi. Ama, zamanla, daha "Hülefây'i Raşidiyn" (Muştulanmış Halifeler) çağının yarım yüzyılı doldurmayan sonlarına doğru, Mekke ve Medine dünya işlerinden fiilen uzaklaştırıldı. Müslüman Ortadoksluğu ile azıcık kafa tutmaya kalksa, topa tutuldu. Orta Yol, İslâm ordularının Irak, İran, Suriye bölgelerini almasıyla açılır açılmaz, Hicaz çöllerinin Umman Denizi'nden akıp gelen Hint - Çin mallarına transit oluşu bitti. Mekke - Medine Kervansarayları, suyu çekilen kuyular gibi kurudu. Ve bir kaç 10 yıl içinde, Büyük Dünya Bezirgânlığı'nın antika sınanmış çarkları yeniden yaylanıp, işlemeye başladı. Güney ve Batı Arabistan kıyılarının Umman alışverişinde nöbetleri geçti. "Zinnureyn" {Çifte Nuı'lu: Muhammed Peygamberin iki kızına damat olmuş), cennetle bu dünyada muştulu Osman Halife, Cumhurbaşkanlığı'nı, kökten bağlı olduğu Mekke'de aristokratlaşmış "Kureyş" Tefeci-Bezirgânlığı kodamanlarından Ebu Süfyan dölü emrine yatırdı. Merkez, hâlâ Kutsal çifte Tanrı Kentleri Mekke - Medine mi? Öyle olsun. Antika büyük Yakın Doğu Uygarlıkları'nın (Irak ve Mısır'ın) kavşak noktası Suriye idi. Merkezden mi valilikler atanacak? Olur. Ancak valiler "Müellifetil Kulüp" denilen, aylıkları ancak iddetli Ömer İbnil Hattâp (Oduncu oğlu Ömer)in kestiği parayla müslüman edilmiş Kureyş Tefeci - Bezirgân sülâlesinden seçilmeliydi. Seçilmedi, Muhammed Peygamber'in en seçkin, en güvençli "Eshap" (Koruyucular)ı ve "Ensâr" (Yardımcılar)ı arasından yüzde yüz ülkücü bir müslüman sınanmışına mı verildi valilik? Onu, daha ayağının tozu ile gittiği yere varır varmaz, CİA usulü "Nötralize" etmekten kolayı yoktu. Ömek istenirse, en rezil trajedisi apaçık. Osman, kimsenin itiraza cesaret edemediği sağlam müslüman otoritesini boşaltılmış Mısır Valiliği'ne atıyor. Adamın eline de, yazılı tek sözcüklü bir yetki belgesi veriyor. Belge "Kufi" yazı ile noktasızdır: " " sözcüğü noktasız olduğu için, istenildiği gibi okunabilir. Tabii Tanrı Elçisi Halife'nin vali olarak yola çıkardığı insan için, gittiği yerde onu karşılayana vereceği buyrultu ancak, "Onu kabul ediniz" anlamına gelmek üzere: "F'akbülûhü" olabilir. Yâni, noktalı Arap harfleriyle: " olacaktır yetki belgesi. Osman Halife'nin dört yanını sarmış Kureyş Tefeci Bezirgân aristokrasisinin okur yazar ajanları bu sözcüğü en hoşa giden biçimi ile noktasız yazıp Osman'a gösterir ve imzalatırlar. Yetki belgesinin zarflanmasını da Halife yapacak değil a. O imzasını attı. Yeter. Tefeci Bezirgân ajanları bu iş için biçilmiş kaftandırlar. Noktasız imzalattıkları yazıyı, sonradan bir tek sinek pisliği kadarcık fazla noktayla noktalarlar. Birinci " " (fe) harfiyle, üçüncü " " (ka) harfınin noktaları, başta oldukları gibi katılır. " " bir noktalı " " olur. Üçüncü " " iki noktalı " " yapılır: " ": (Fak) okunur. Doğru. Ancak, Tefeci - Bezirgânların istedikleri, adamları olmayan, hak yemez, doğru müslüman Valiyi "faka" bastırmaktır. "Fak" 4'üncü harfın noktalarında kurulur. "'Fakbülûhü" sözcüğüniin dördüncü arapça harfı ortada be: " " olarak yazılır: Yârıi, be çentiğinin altına bir tek nokta konulur. Ajan halife kâtipleri o alta konacak tek nokta yerine, çentiğin üstüne iki nokta yerleştirip, " " yi " " yaparlar. Ne olacak ha bir sinek kakası olmuş, ha iki; bu kaka nokta ha alta gelmiş; ha üste... sanılacak. Belgede " " (Be)nin, " " (Te) olması ise, üyle masum "yanlışlık" olamaz, çünkü anlam büsbütün korkunç bir tersliğe girer. O basit nokta oynatışı ile: "Fakbülûhü" (Onu kabul ediniz) buyrultusu, birden: "Faktülûhü" (Önu öldürünüz! ) idam emrine döner. Hiç bir şeyden kuşkusu bulunmayan ve elindeki yazının metninden çok Mısır gibi muazzam bir Firavunlar dünyasına Vâli olmanın sorumluluğunu düşünüp, ezile ezile yola çıkan yeni Vâli, besbelli, Ömer Halife'nin bır eşek ve bir kölesiyle nöbetleşe Şam yoluna girişi kadar idealist yalnızlığını ve alçakgönüllülüğünü omuzlarında taşıyarak Mısır'a varır. Orada, Antika Saltanatların şatafatlı bekçi köpeklerine, elindeki Halife buyrultusunu sunar. Bekler, okusunlar. Okurlar. Ve tabiî daha önce Kureyş Tefeci Bezirgân Kodaman parayla din değiştirmişlerince el altından doldurulmuş da bulundukları için, Halife'nin, bu gelen adamı öldürmelerini istediğini anlarlar!.. Hicaz nere, Mısır nere? Hele o zamanlar kervanla haftalar, aylar süren bir uzaklık. Kim soracak buyrultunun aslını Osman Halife'den? Hele niçin sorsun? İşte eldeki yazı, açık seçik: "Onu Öldürünüz!" buyurmuş. Saltanat Bekçi Köpekliğinden yetişmiş Mısırlı Kapı-Kapıkulları için, böyle "Siyaset Hikmetleri" olağanüstü olağandır. Hicaz'ın, belki entarisi yırtık, sarığı eksik, yalın ayak hırpanî Arabına mı acıyacaklar? Kendisini Vâli diye gönderilmiş bilen Muhammed'in sâdık dostunu oracıkta yatırıp boğazlıyorlar. Sonra "Yanlışlığı" öğrenen Zinnureyn Osman Halife'nin, Vâlinin "kabul" edilecek yerde "katl" edilmesine pek hayıflandığı rivayet olunur. Ömer Oduncuoğlu gibi katı değildir Osman. Uysal mı uysal, yumuşacık yufka yüreklidir. Belki de farkına varmaksızın işlenen cinayete âlet olduğu için oturup ağlamıştır bile. Ancak, "yazılan bozulur mu?" Sorumlusu nereden buluna? Demek, ihtimâl rahat okusun diye, iyi dilekle birisi belgeyi noktalamış. Alta bir koyacakken, nasılsa üste iki nokta atıvermiş. Ne bilsin? Böyle câhillikler çok o zaman. En âlim geçinen Hicaz Arabı doğru düıüst okuma yazmayı beceremez. Koca Muhammed ümmi değil miydi: İmzasını bile ömründe bir kezcik kızarak zorla çızıktırmıştı. Öteki kullar nasıl "Hatâdan sâlim" olurlar. Ve Kureyş'te yıllarca müslümanlara işkence yaptırmış, Muhammed'in çıplacık ayaklarına batsın diye yoluna "hablün min meset" dikenleri döktürmüş, Mekke kaçışı Ebubekir'le saklandıkları mağaranın kapısını örümcek örmese, bir güvercin yuvasına yumurtlamasa, Muhammed'i çatır çatır öldürecek olan Mekke'nin azgın Tefeci - Bezirgân Parababaları ve Para tanrısının kulları.. öldürülen Vâlinin suçu varmışca yerine kendi adamlarını yollatırlar. Hoş, gidenin sonu işitildikten beri, hangi sâdık Muhammed Ümmeti'nde Vâli olma isteği, cesareti ve gücü kalırdı ki? Bu mekanizma ile, tâze İslâm Cumhuriyeti'nin, saman alevi çabukluğu ile tutuverdiği tüm Antika Yakındoğu Uygarlıkları alanının kilit noktası olan Suriye'ye, ünlü İslâm düşmanı Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviyye "Şam Vâlisi" olarak yerleştirilir. İslâmlığın temelden din, toprak ve toplum devrimleriyle ele geçirdiği koca İmparatorlukların, her satılıklığa ve rezilliğe çanak tutarak geçinen eski devlet kadroları, oldukları gibi, henüz "Devlet" nedir bilmeyen Arap Fatihleri'ni dört bir yanlarından kuşatırlar. Muaviyye gibileri ise, öyle Medeniyet "hazır mezar"larının, daha var mı diyen "bayat ölü"leridirler. Bir kaç on yıl içinde, halkçı ve devrimci İslâm Cumhuriyeti, it dalamış keçiye döndürülür. Dördüncü Cennet'le muştulanmış son Halıfe Ali, kendi som ülkücü alçakgönüllülüğünün ve sâf çocuktan masum yiğitliğinin, Tefeci - Bezirgân mihrabı önünde kurbanı edilir. Tüm dölü, Muhammed Peygamber'in onca sevdiği çocukları, Ali'den daha çocuk Hasan - Hüseyin'ler, Kerbelâ çöllerinde kana boğulup köklerinden kazınır. Tefeci - Bezirgân Medeniyet Tarihi'nin dediği olur. Uçsuz bucaksız İslâm toplumunun ilk tam sınıflaşmış devleti: "Emeviyye Saltanatı" kurulur. Bu saltanatın başkenti (artık ne Mekke'dir, ne Mediyne), bizim şimdi uzandığımız tanınmaz "Hür ve Birlik" merkezi Şam'dır. Sonra Irak'ta Bağdat Halifeliği bir Ortaasya "Barbar aşısı" ile sahneye çıktığı zaman bile, Suriye'den kaçan bir Emevi çocuğu İspanya'da başka Emevi - Endülüs Saltanatı'na maya olacaktır. Suriye'nin, Şam'ın İslâm Tarihi'nde yeri bu denli derin ve etkendir. Kendi ne denli küçük, çorak olursa olsun, Suriye ve Şam, İslâm dünyasının çevresinde döndüğü vazgeçilmez mihveri olarak kalacaktır. Onun için, bugün, İslâm Dünyası'nın gelişimine Suriye'de toptan bakış, İslâm Rönesansı üzerinde oldukça genel bir kanı edinmeye yarayabilir. Suriye hâlâ en alçakgönüllü İslâm Ümmeti derleyicisi rolüne sâdıktır. Baas Partisi'nin Suriye'de iktidara gelen kadrosu, kendisini bir "Parti" bile saymaz. Bir Parti Fraksiyonu (Hizb'ül Baas) sayar. Kongresi; bağımsız bir ülke örgütünün değil, "Rejyonal (bölgecil) Baas Fraksiyonu"nun toplantısıdır. İnsan' elinde olmayarak düşünüyor. Bir de kendi toprağında kendi partisine karşı "Provakasyon" yaptığı karara alınmış bir iki kişinin, kendi ülkesinden kaçıp sığındığı yabancı diyarda, lâftan başka en ufak bir faaliyeti gözükmedıği ülkesi üstüne, gökten zenbille indirilmiş en aslına uygun "Sosyalizm" ve Parti Otoritesi çalımlarına girişi göz önüne getirilsin.. İş yapmak isteyen ülkücü inanmışlarla, serüven meraklısı, apolet düşkünü "Sosyalizm" özenilerinin ayırdı besbelli. 17.6.1971 (Perşembe) & Baas "Girit'in derdi büyüktür, onu hiç açmayalım." 8-14 Mayıs günleri Şam`da toplanmış "Baas Partisi'nin V. Rejonal Kongresi": Örgüt yayınlarının "Yoldaş Hâfiz'a Esad", askerlerin kısaca "Farıyk" (Tüm general) diye ürpertisi saklı bir saygı ile andıkları, en kıtıpiyoz sivil istihbarat memurcuğunun Allah değil ya, o da bizim gibi insan diye andığı insanın çığırına giriyor. Hâfız, dış görünüşünde darbe ile gelmiş bir asker iktidarı. Ama, belgelere ve gidişe bakılırsa, Baas'ın daha önceki yığından kopuk, zılgıtçı, kendini beğenmiş eğilimini temizliyor "Farıyk". Hâfız'al Esad adına yapılan iç siyasî devrime: "1970 Kasım 16 Hareketi" adı konulmuş. Bu "Hareket" dış biçimi ile bizim "27 Mayıs 1960 Hareketi"ni andırıyor. Daha önceki Baas kliki: 1- "Manevracı zihniyet", 2- "Hâkimiyet dayatma ruhu", 3- "Partiyi halktan ayıran engel"... olarak damgalanıp ortadan kaldırılıyor. Partinin karakteristiği tam diyalektik tez ve antitezli: "Aslına en uygun (otantik) Birlikçi" dir. Burada hareketle üç şey birleştiriliyor: l- Yığın, 2- Parti, 3- Şef.. "16 Kasım Hareketi"nin prensipleri o denli net ve kesin. O prensiplerden, 6 ayda çıkarılan ve sistemlice uygulanan pratik Politika ve Örgüt sonuçları şöyledir: 1- "Halk Meclisi'nin biçimlendirilmesi": Yâni, Hareket, en soysuz Parababalarının bir sıra Otorite Fosilleriyle perde ardında kurdukları en pisi pisine vurguncu Burjuva Parlemantarizmi, palavra Mantarizmi değildir. Sosyalizm ruhuna uygun Halk Meclisi'dir. Böylece, İktidar: ne Parababalarına memleketi ucuz pahalı satmak için Milleti yalan dolanla kandırma aracıdır; ne kendilerini Halktan, hatta kendi Parti militanlarından üstün sayan. kokuşmuş küçükburjuva ne oldum delilerinin zart zurt etme, politikayı soysuzlaştırıcı Şark kurnazlıkları canbazlığına girişme gerizidir. Açık yürekle, Suriye Halkına güven vermek, başlıcı amaçtır. 2- "Hâfız'al Esad'ın Oybirliği ile Başkanlığa seçilmesi": Her askercil vuruştan sonra, kapıkullarının sinsi başları eğilir: gidene "Beyim!", gelene "Paşam!" der. Farıyk'ın durumu öyle görünmüyor. Modern örgüt demek; modern lider ve şef füveni demektir. İktidara gelmiş Baas Fraksiyonu, ne otorite düşmanı, ne otorite megalomanı olmayacak bir şef aramıştır. Hayâle kapılmıyor. Onu, şu anda "Hâfız"ın kişiliğinde buluyor: a) Açıkça "Kitle derlenip toplanışı" için bir soğan başı, bir at kellisi aramıyor. Bir "Şef" gerektiğini düşünüyor. Hâfız, Baas realistlerine göre: "Sınanmış militan"dır. Ismarlama, yahut gelişi güzel, zıpçıktı "lider" taslağı değildir. [İnsan, su yemek yemeden yaşamayı bir becerebilse.. Sanırım öbür dünyaya gitmeden bu mutluluk kimseye ve bana da nasip olmayacak. Sivri, batıcı bakışı ile Pas - Yeğen kapımı açtı: "- Hocam.. yemeğe..." Ve kalkıyorum. İllâllah. Gene ne yiyeceğim? Görmeden midem bulanıyor.] b) Gerıe Hâfız: "İdare'nin kararları ile, idare ile birlikte etki tepki göstererek işe sokulmuştur." Bir kritik anda, bir ahbap çavuşlar kliği içinde başa firlamış değil; karşılıklı güvenle, eni konu ölçüle tartıla atanmıştır. Onun, iktidarını garantiye alır almaz, herkesi silkerek, dilediği vurgun ve vur patlasın çal oynasın havasına kayamayacağı, Kongre "Rejyonal Direksiyon"unun şu satırlarında okunabiliyor: "Onun otoritesi altında yığınların derlenip toparlanışı demek, Parti Direksiyonu çevresinde derlenip toparlanması demektir. Onun için Kongre, bir yanda Hâfiz'al Essad Yoldaşa karşı beslediği güvenden ve öte yanda, onun otoritesi altında derlenip toparlanışın, Parti çevresinde derlenip toparlanış olduğundan yola çıkarak, Şef prensibini kabul eder." Bu deyim, diktatör kişi fırlamalarının önünü keser yönde, ne yaptığını biliş dilini andırıyor... 3- "Arap Cumhuriyetleri Birliği":nin kurulması, üçüncü sonuçtur. Burada artık Şefın de rolü kendiliğinden, kendi sonunu belirlendirmiş. olur. Ezelî Şef, kılına dokunulmaz Tabu adam tapıncı yok. İşçi Sınıfi Tarihte, Kapitalist ve Emlâk Sahibi sınıflarını kaldırdığı gibi, kendi kendisini de Yüce Sosyalizm konağında kaldıracaktır. Baas Şefleri, o denli şarta şurta ve uzun vâdeye kalmıyorlar. Daha başlarken sonlarını somutça hazırlıyorlar. Amaç, Değişmez Şef tapınıcı yaratmak değil, Arap Kollektifi'ni bugünden yarına yaratmaktır. Her şey, en nâmuslu Sosyalist prensip ve ahlâkınca, Arap Birliği denizine dökülüp orada eriyecektir. Arap Birliği, Arap Kollektifı ise, gelmez ayın son çarşambasına atılmış bir sembolik taş kaçamağı ve ikiyüzlülüğü değildir. Kişi olarak her gerçek sosyalist kişiliğin özlediği bütün içinde erime mutluluğu, günü belli girişilmiş aksiyondur. "Arap Cumhuriyetleri Birliğini Biçimlendirme" ikirciliğe yol bırakmayan Sosyal temel içindir. Bu temel: "Arap Birleşik Sosyalist Toplumu"nu kurmanın ilk adımıdır. Rejyonal Direksiyon gevelemiyor. Bütün yapacakları kalem kalem doğruca saydıktan sonra, kendisini: "Tarihcil militan Hareketi" olarak belirtiyor. Öyle bir Hareket olarak, "Sosyalist Arap Baas Partisi"nin misyonunu bir daha özetliyor. Bu kutsal Tarih görevi, tarihe kazık çakmak değildir. Şu anda 3 basamaklı düşünce ve davranış görevlerini önce genel olarak "Yığınlar önünde", sonra özel olarak "Emekçi yığınları önünde" yemin ederce boynuna borç alıyor. Üç aşama şöyle sıralanır: l. Basamak: "Arap Cumhuriyetleri Birliği". Arap dünyasında herşeyden önce, Tefeci - Bezirgân ekonomi ve toplum ilişkilerinin en son soysuzlaşması demek olan Lokalizm (yercil'lik, bölgeci dar kafalılığı) ve derebeğilik dağınıklık kalıntıları hemen yok edilmelidir, Bunun hemen yapılabilecek ilk aşaması, Petrol Parababalarının Emperyalist casus ağlarına ve zorbalıklarına yerli beşinci kollar kurabilmiş kimi sözümona "bağımsız" Şeyh - Kral - Emir adlı düzenlerin katır tekmelerini kışkırtmamak için suples gösterir. Onları da geri bırakılmış, hor görülen büyük yoksul Arap yığınları adına insafa ve anlayışa çağırır. Petrol milyarderleriyle, Islâm Sosyalizminin yumuşak ülkü çekiciliğinden yararlanarak, ekonomi ve kültür bağlarından hem kendi yığınlarına dayanak arıyorlar, hem o Kutsal Heybetler ardına saklanan gerçeklerden habersiz, şartlanmış derebeğilik mahkûmu öteki Arap yığınlarıyla köprüler kurmak, sıcak İslâm kardeşliği kaynaşmalarını buzlaştırmadan, kutuplaştırmadan uyarmak, kazanmak eğilimlerini geliştiriyorlar... Bu strateji ile, şimdilik ve hiç değilse: Emperyalizme ve derebeğiliğe karşı az çok direnerek isyanla doğmuş, herbiri kendisine göre az çok "sosyalizm" sözcüğünden henüz ürkmez görünen tâze "Arap Cumhuriyetleri" arasında, derhal Birlik kurmayı pratik ve olağan buluyorlar. Hemen giriştikleri Arap Cumhuriyetleri Birliğı'ni, "Tüm Arap birliği" yüksek aşamasının çelik "çekirdeği" olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Bu Taktik, belki şu veya bu "Cihangir Hükümdarlık" kuruntuları Emparyalizmce okşanan, kendisinden habersiz Derebeğinin de rüyalanna hoş geliyor. Daha iyi ya. Baasçılar ayık ve gerçekçidirler. Maksat illâki şu veya bu geri, zâlim adamla mız çıkarmak değil, elden geldiğince o gibileri de ortak düşmana karşı, bir Müslüman cephesine çekmek. Vakit, insan ve güç kazanmak. Kimi taratorlu "Devrimci"lerin köktenci kurusıkı böbürlenmelerine bu strateji ve taktikler dokunurmuş. Better olsunlar. Her genç silâhlı güçlerin önde gittikleri Arap Sosyalizmi, strateji ve taktik aşamalarını, bir gösteriş edebiyatı olarak ele almıyorlar. Yollarını bulmuşlar. Ne yaptıklarını biliyorlar. 2 Basamak: "İşgal edilmiş Arap topraklarını kurtarmak". Aslında, açıktan açığa "Arap Cbmhuriyetleri Birliği" de, hatta "Tüm Arap Birliği" de, olsa olsa Emperyalist maşası "Sahyani"lerin, (Siyonist) istilâcıların zorla, hile ile, parayla ele geçirdikleri yerleri "halâs" etmek amacı için en muhakkak ve emin bir "Araç"tır. 16.6.1971 (Çarşamba) Mizaçlar, Kutup Buzdağları gibi donmuş değil. Ne var ki, çabuk parlayan kimsenin ateşi kimseyi yakmıyor. Kısa altüstlükler sık. Bir şey olmamışça yerli yerine oturuşlar daha barışçıl. Hürriyetle Birlik böyle sentezleştirilmiş. Kavga yok ki karışan olsun. Bu barışçıl sosyal yönetim.altında kadın erkek ilişkileri de, ceza olayları gibi Şeriyye elinde. Şeriatte her erkeğin, gücüne göre kaça dek evlenmek hakkı? Belli, o İsviçre kanunlarına değil, ekonomi kanunlanna bırakılmış. Bizim Pas "Yeğen"i dün gece hiç uyumamış. Kapı karşı apartman dairesi önüne gece yarısından bir kaç saat sonra bir erkekle bir kadın gelmişler. Kadın bar dişisi, evin erkeği onu otele götürüp gereksiz masraflarla ailesini yıkacağına, "Müslüman dini âşikâre", dairesine getirmiş. Çalmış, çalmış. Kapı açılmaz. Dayanmış. Kıracak. İçerden ses yok. Anlaşılan bu bar kadınları sık sık misafır getiriliyorlar. Evin hanımının canına tak etmiş. Bu gece kapıyı açası gelmemiş. Kapı yıkılacak. Lokantadaki kasırgalar patlamış. Bizimkiler ayakta. Öteki "mahalleli" uyanmaz mı? Karışan yok. Adamın evi. Canının istediğini gönlü çektiği zaman takar koluna, getirir. Bizimkiler, polis, jandarma, karakol bekleşirlerken, kapı en sonra açılıyor. İçeriden kısık ağlamalar. O da kesiliyor. Devletin işi yok, bunlarla mı uğraşacak? Uğraşsa ne olur? İsviçre Medeni Kanunlu Türkiye'de birden fazla kadınla evlenmek resmen yasak. Dinleyen kim? Köyde herif İmam nikâlu ile, kesesinin yettiğince "Avrat" sayısını arttırıyor. O tek kadınla yetinen, ekmeği kıt züğürt köylü. Şehirde ise, kıran kırana. Üst tabaka salonlarında "Parti"ler, sabahlara dek sürer. Evli burjuva erkek, yanında çahştırdığı kız ve kadın kadar sayısız dişiler harasında kişner. O, fukara işçidir, bir tek can yoldaşı kadını kaçırmaktan ürken, İsviçre Medeni Kanunu buna netsin? Ekonomi Kanunu hükmünü sürdürür. Suriye yöneticileri böyle düşünmüş olacaklar. Herkesin anahtar deliğine gözü dayalı Devlet'le nasıl olsa iş olacağına varıyor. Parası olan düdüğü çalıyor. Savcı mı? Karakol mu? Suçüstü baskın mı? Bunlar, "rüşvet" ve "nüfus" ve iltimas" ve "maden'i hâs"ını kullanmasını bilmeyenlere, sıra savmak için uygulanır. Ara sıra da, Kanunu Medenî "hamamının nâmusunu kurtarmak için", kimi küçük burjuva günahları "Hür Basın"a sürüm havadisleri olarak sunulur. Karılar, kocalar kamuoyuna sergilenip rezil edildikleri ile bırakılırlar. Hayat yolunca gider. Suriye Sosyalizmi o Şeytan'ı deli edecek ıvır, zıvır kişi ilişkilerine düşkün görünmüyor. İnsanların, akacak kan gibi, damarda durmayan, kontrol edilemez "Hürriyet"çiklerine dokunup, alışılmış "Birlik"lerini tedirgin etmiyorlar. Ya "Sosyalizm"? Onu, çorak, geri ülkenin büyük işlerine koşmuşlar: Dış Ticaret, bir avuç vurguncunun döviz kaçakçılığı ve "Türk Parasının Değeri"ni sıfıra düşürme mekanizması olmaktan çıkarılmış. Milletleştirmişler. Bankalar, Sigortalar, büyük Emlâk ve Akaarlar, büyük İşletmeli Sanayi, Ticaret devletleştirilmiş. Toprak yerine göre 200 dönümden yukarı bir kişinin malı olmaktan çıkarılmış. Ne yoksul, küçük insancıkların maskara "Hürriyet"çikleri boş yere "günahçıklar"a çevriliyor. Ne başı alınamayacak, yerine daha iyisi konulamayacak süründürücü girişimlere ukalaca karışıp yığın "Birliği" Parababaları'na yem ediliyor. Öteki Arap ülkelerinde nelerin, nasıl yapıldığını görmüyoruz. Arap Dünyası'nı Suriye tepesinden izlemek, genel yargılar için aşırı aldanmaya kapı açmayacak görünüyor. İslâmlık, Arap Toplumu'nun, İlkel Sosyalizm'den Sınıflı Medeniyet'e geçişi idi. Bu geçişe öncü, bütiin kurumları ve kuralları ile Mekke ve Medine Kentleri oldu. Ama, İslâm Arap, "Cenneti kilıçların gölgesinde" bulan keskin inancını çölden ötelere çıkarır çıkarmaz, Mekke de, Medine de, ancak parası olanların ömürlerinde bir kezcik uğrayacakları birer ıssız türbeye döndü. Kanun köklerinde (Kuran'da, Hadis'te, Sünnet'te ve ilh..) her soyut gelişim için, sonuna dek: Mekke kentinin "İcmâı Ümmet"i, Medine kentinin sayılı dokt doktoru, ülemâsı etken gösterilmekten uzak düşülemedi. Ama, zamanla, daha "Hülefây'i Raşidiyn" (Muştulanmış Halifeler) çağının yarım yüzyılı doldurmayan sonlarına doğru, Mekke ve Medine dünya işlerinden fiilen uzaklaştırıldı. Müslüman Ortadoksluğu ile azıcık kafa tutmaya kalksa, topa tutuldu. Orta Yol, İslâm ordularının Irak, İran, Suriye bölgelerini almasıyla açılır açılmaz, Hicaz çöllerinin Umman Denizi'nden akıp gelen Hint - Çin mallarına transit oluşu bitti. Mekke - Medine Kervansarayları, suyu çekilen kuyular gibi kurudu. Ve bir kaç 10 yıl içinde, Büyük Dünya Bezirgânlığı'nın antika sınanmış çarkları yeniden yaylanıp, işlemeye başladı. Güney ve Batı Arabistan kıyılarının Umman alışverişinde nöbetleri geçti. "Zinnureyn" {Çifte Nuı'lu: Muhammed Peygamberin iki kızına damat olmuş), cennetle bu dünyada muştulu Osman Halife, Cumhurbaşkanlığı'nı, kökten bağlı olduğu Mekke'de aristokratlaşmış "Kureyş" Tefeci-Bezirgânlığı kodamanlarından Ebu Süfyan dölü emrine yatırdı. Merkez, hâlâ Kutsal çifte Tanrı Kentleri Mekke - Medine mi? Öyle olsun. Antika büyük Yakın Doğu Uygarlıkları'nın (Irak ve Mısır'ın) kavşak noktası Suriye idi. Merkezden mi valilikler atanacak? Olur. Ancak valiler "Müellifetil Kulüp" denilen, aylıkları ancak iddetli Ömer İbnil Hattâp (Oduncu oğlu Ömer)in kestiği parayla müslüman edilmiş Kureyş Tefeci - Bezirgân sülâlesinden seçilmeliydi. Seçilmedi, Muhammed Peygamber'in en seçkin, en güvençli "Eshap" (Koruyucular)ı ve "Ensâr" (Yardımcılar)ı arasından yüzde yüz ülkücü bir müslüman sınanmışına mı verildi valilik? Onu, daha ayağının tozu ile gittiği yere varır varmaz, CİA usulü "Nötralize" etmekten kolayı yoktu. Ömek istenirse, en rezil trajedisi apaçık. Osman, kimsenin itiraza cesaret edemediği sağlam müslüman otoritesini boşaltılmış Mısır Valiliği'ne atıyor. Adamın eline de, yazılı tek sözcüklü bir yetki belgesi veriyor. Belge "Kufi" yazı ile noktasızdır: " " sözcüğü noktasız olduğu için, istenildiği gibi okunabilir. Tabii Tanrı Elçisi Halife'nin vali olarak yola çıkardığı insan için, gittiği yerde onu karşılayana vereceği buyrultu ancak, "Onu kabul ediniz" anlamına gelmek üzere: "F'akbülûhü" olabilir. Yâni, noktalı Arap harfleriyle: " olacaktır yetki belgesi. Osman Halife'nin dört yanını sarmış Kureyş Tefeci Bezirgân aristokrasisinin okur yazar ajanları bu sözcüğü en hoşa giden biçimi ile noktasız yazıp Osman'a gösterir ve imzalatırlar. Yetki belgesinin zarflanmasını da Halife yapacak değil a. O imzasını attı. Yeter. Tefeci Bezirgân ajanları bu iş için biçilmiş kaftandırlar. Noktasız imzalattıkları yazıyı, sonradan bir tek sinek pisliği kadarcık fazla noktayla noktalarlar. Birinci " " (fe) harfiyle, üçüncü " " (ka) harfınin noktaları, başta oldukları gibi katılır. " " bir noktalı " " olur. Üçüncü " " iki noktalı " " yapılır: " ": (Fak) okunur. Doğru. Ancak, Tefeci - Bezirgânların istedikleri, adamları olmayan, hak yemez, doğru müslüman Valiyi "faka" bastırmaktır. "Fak" 4'üncü harfın noktalarında kurulur. "'Fakbülûhü" sözcüğüniin dördüncü arapça harfı ortada be: " " olarak yazılır: Yârıi, be çentiğinin altına bir tek nokta konulur. Ajan halife kâtipleri o alta konacak tek nokta yerine, çentiğin üstüne iki nokta yerleştirip, " " yi " " yaparlar. Ne olacak ha bir sinek kakası olmuş, ha iki; bu kaka nokta ha alta gelmiş; ha üste... sanılacak. Belgede " " (Be)nin, " " (Te) olması ise, üyle masum "yanlışlık" olamaz, çünkü anlam büsbütün korkunç bir tersliğe girer. O basit nokta oynatışı ile: "Fakbülûhü" (Onu kabul ediniz) buyrultusu, birden: "Faktülûhü" (Önu öldürünüz! ) idam emrine döner. Hiç bir şeyden kuşkusu bulunmayan ve elindeki yazının metninden çok Mısır gibi muazzam bir Firavunlar dünyasına Vâli olmanın sorumluluğunu düşünüp, ezile ezile yola çıkan yeni Vâli, besbelli, Ömer Halife'nin bır eşek ve bir kölesiyle nöbetleşe Şam yoluna girişi kadar idealist yalnızlığını ve alçakgönüllülüğünü omuzlarında taşıyarak Mısır'a varır. Orada, Antika Saltanatların şatafatlı bekçi köpeklerine, elindeki Halife buyrultusunu sunar. Bekler, okusunlar. Okurlar. Ve tabiî daha önce Kureyş Tefeci Bezirgân Kodaman parayla din değiştirmişlerince el altından doldurulmuş da bulundukları için, Halife'nin, bu gelen adamı öldürmelerini istediğini anlarlar!.. Hicaz nere, Mısır nere? Hele o zamanlar kervanla haftalar, aylar süren bir uzaklık. Kim soracak buyrultunun aslını Osman Halife'den? Hele niçin sorsun? İşte eldeki yazı, açık seçik: "Onu Öldürünüz!" buyurmuş. Saltanat Bekçi Köpekliğinden yetişmiş Mısırlı Kapı-Kapıkulları için, böyle "Siyaset Hikmetleri" olağanüstü olağandır. Hicaz'ın, belki entarisi yırtık, sarığı eksik, yalın ayak hırpanî Arabına mı acıyacaklar? Kendisini Vâli diye gönderilmiş bilen Muhammed'in sâdık dostunu oracıkta yatırıp boğazlıyorlar. Sonra "Yanlışlığı" öğrenen Zinnureyn Osman Halife'nin, Vâlinin "kabul" edilecek yerde "katl" edilmesine pek hayıflandığı rivayet olunur. Ömer Oduncuoğlu gibi katı değildir Osman. Uysal mı uysal, yumuşacık yufka yüreklidir. Belki de farkına varmaksızın işlenen cinayete âlet olduğu için oturup ağlamıştır bile. Ancak, "yazılan bozulur mu?" Sorumlusu nereden buluna? Demek, ihtimâl rahat okusun diye, iyi dilekle birisi belgeyi noktalamış. Alta bir koyacakken, nasılsa üste iki nokta atıvermiş. Ne bilsin? Böyle câhillikler çok o zaman. En âlim geçinen Hicaz Arabı doğru düıüst okuma yazmayı beceremez. Koca Muhammed ümmi değil miydi: İmzasını bile ömründe bir kezcik kızarak zorla çızıktırmıştı. Öteki kullar nasıl "Hatâdan sâlim" olurlar. Ve Kureyş'te yıllarca müslümanlara işkence yaptırmış, Muhammed'in çıplacık ayaklarına batsın diye yoluna "hablün min meset" dikenleri döktürmüş, Mekke kaçışı Ebubekir'le saklandıkları mağaranın kapısını örümcek örmese, bir güvercin yuvasına yumurtlamasa, Muhammed'i çatır çatır öldürecek olan Mekke'nin azgın Tefeci - Bezirgân Parababaları ve Para tanrısının kulları.. öldürülen Vâlinin suçu varmışca yerine kendi adamlarını yollatırlar. Hoş, gidenin sonu işitildikten beri, hangi sâdık Muhammed Ümmeti'nde Vâli olma isteği, cesareti ve gücü kalırdı ki? Bu mekanizma ile, tâze İslâm Cumhuriyeti'nin, saman alevi çabukluğu ile tutuverdiği tüm Antika Yakındoğu Uygarlıkları alanının kilit noktası olan Suriye'ye, ünlü İslâm düşmanı Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviyye "Şam Vâlisi" olarak yerleştirilir. İslâmlığın temelden din, toprak ve toplum devrimleriyle ele geçirdiği koca İmparatorlukların, her satılıklığa ve rezilliğe çanak tutarak geçinen eski devlet kadroları, oldukları gibi, henüz "Devlet" nedir bilmeyen Arap Fatihleri'ni dört bir yanlarından kuşatırlar. Muaviyye gibileri ise, öyle Medeniyet "hazır mezar"larının, daha var mı diyen "bayat ölü"leridirler. Bir kaç on yıl içinde, halkçı ve devrimci İslâm Cumhuriyeti, it dalamış keçiye döndürülür. Dördüncü Cennet'le muştulanmış son Halıfe Ali, kendi som ülkücü alçakgönüllülüğünün ve sâf çocuktan masum yiğitliğinin, Tefeci - Bezirgân mihrabı önünde kurbanı edilir. Tüm dölü, Muhammed Peygamber'in onca sevdiği çocukları, Ali'den daha çocuk Hasan - Hüseyin'ler, Kerbelâ çöllerinde kana boğulup köklerinden kazınır. Tefeci - Bezirgân Medeniyet Tarihi'nin dediği olur. Uçsuz bucaksız İslâm toplumunun ilk tam sınıflaşmış devleti: "Emeviyye Saltanatı" kurulur. Bu saltanatın başkenti (artık ne Mekke'dir, ne Mediyne), bizim şimdi uzandığımız tanınmaz "Hür ve Birlik" merkezi Şam'dır. Sonra Irak'ta Bağdat Halifeliği bir Ortaasya "Barbar aşısı" ile sahneye çıktığı zaman bile, Suriye'den kaçan bir Emevi çocuğu İspanya'da başka Emevi - Endülüs Saltanatı'na maya olacaktır. Suriye'nin, Şam'ın İslâm Tarihi'nde yeri bu denli derin ve etkendir. Kendi ne denli küçük, çorak olursa olsun, Suriye ve Şam, İslâm dünyasının çevresinde döndüğü vazgeçilmez mihveri olarak kalacaktır. Onun için, bugün, İslâm Dünyası'nın gelişimine Suriye'de toptan bakış, İslâm Rönesansı üzerinde oldukça genel bir kanı edinmeye yarayabilir. Suriye hâlâ en alçakgönüllü İslâm Ümmeti derleyicisi rolüne sâdıktır. Baas Partisi'nin Suriye'de iktidara gelen kadrosu, kendisini bir "Parti" bile saymaz. Bir Parti Fraksiyonu (Hizb'ül Baas) sayar. Kongresi; bağımsız bir ülke örgütünün değil, "Rejyonal (bölgecil) Baas Fraksiyonu"nun toplantısıdır. İnsan' elinde olmayarak düşünüyor. Bir de kendi toprağında kendi partisine karşı "Provakasyon" yaptığı karara alınmış bir iki kişinin, kendi ülkesinden kaçıp sığındığı yabancı diyarda, lâftan başka en ufak bir faaliyeti gözükmedıği ülkesi üstüne, gökten zenbille indirilmiş en aslına uygun "Sosyalizm" ve Parti Otoritesi çalımlarına girişi göz önüne getirilsin.. İş yapmak isteyen ülkücü inanmışlarla, serüven meraklısı, apolet düşkünü "Sosyalizm" özenilerinin ayırdı besbelli.
17.6.1971 (Perşembe) & Baas "Girit'in derdi büyüktür, onu hiç açmayalım." 8-14 Mayıs günleri Şam`da toplanmış "Baas Partisi'nin V. Rejonal Kongresi": Örgüt yayınlarının "Yoldaş Hâfiz'a Esad", askerlerin kısaca "Farıyk" (Tüm general) diye ürpertisi saklı bir saygı ile andıkları, en kıtıpiyoz sivil istihbarat memurcuğunun Allah değil ya, o da bizim gibi insan diye andığı insanın çığırına giriyor. Hâfız, dış görünüşünde darbe ile gelmiş bir asker iktidarı. Ama, belgelere ve gidişe bakılırsa, Baas'ın daha önceki yığından kopuk, zılgıtçı, kendini beğenmiş eğilimini temizliyor "Farıyk". Hâfız'al Esad adına yapılan iç siyasî devrime: "1970 Kasım 16 Hareketi" adı konulmuş. Bu "Hareket" dış biçimi ile bizim "27 Mayıs 1960 Hareketi"ni andırıyor. Daha önceki Baas kliki: 1- "Manevracı zihniyet", 2- "Hâkimiyet dayatma ruhu", 3- "Partiyi halktan ayıran engel"... olarak damgalanıp ortadan kaldırılıyor. Partinin karakteristiği tam diyalektik tez ve antitezli: "Aslına en uygun (otantik) Birlikçi" dir. Burada hareketle üç şey birleştiriliyor: l- Yığın, 2- Parti, 3- Şef.. "16 Kasım Hareketi"nin prensipleri o denli net ve kesin. O prensiplerden, 6 ayda çıkarılan ve sistemlice uygulanan pratik Politika ve Örgüt sonuçları şöyledir: 1- "Halk Meclisi'nin biçimlendirilmesi": Yâni, Hareket, en soysuz Parababalarının bir sıra Otorite Fosilleriyle perde ardında kurdukları en pisi pisine vurguncu Burjuva Parlemantarizmi, palavra Mantarizmi değildir. Sosyalizm ruhuna uygun Halk Meclisi'dir. Böylece, İktidar: ne Parababalarına memleketi ucuz pahalı satmak için Milleti yalan dolanla kandırma aracıdır; ne kendilerini Halktan, hatta kendi Parti militanlarından üstün sayan. kokuşmuş küçükburjuva ne oldum delilerinin zart zurt etme, politikayı soysuzlaştırıcı Şark kurnazlıkları canbazlığına girişme gerizidir. Açık yürekle, Suriye Halkına güven vermek, başlıcı amaçtır. 2- "Hâfız'al Esad'ın Oybirliği ile Başkanlığa seçilmesi": Her askercil vuruştan sonra, kapıkullarının sinsi başları eğilir: gidene "Beyim!", gelene "Paşam!" der. Farıyk'ın durumu öyle görünmüyor. Modern örgüt demek; modern lider ve şef füveni demektir. İktidara gelmiş Baas Fraksiyonu, ne otorite düşmanı, ne otorite megalomanı olmayacak bir şef aramıştır. Hayâle kapılmıyor. Onu, şu anda "Hâfız"ın kişiliğinde buluyor: a) Açıkça "Kitle derlenip toplanışı" için bir soğan başı, bir at kellisi aramıyor. Bir "Şef" gerektiğini düşünüyor. Hâfız, Baas realistlerine göre: "Sınanmış militan"dır. Ismarlama, yahut gelişi güzel, zıpçıktı "lider" taslağı değildir. [İnsan, su yemek yemeden yaşamayı bir becerebilse.. Sanırım öbür dünyaya gitmeden bu mutluluk kimseye ve bana da nasip olmayacak. Sivri, batıcı bakışı ile Pas - Yeğen kapımı açtı: "- Hocam.. yemeğe..." Ve kalkıyorum. İllâllah. Gene ne yiyeceğim? Görmeden midem bulanıyor.] b) Gerıe Hâfız: "İdare'nin kararları ile, idare ile birlikte etki tepki göstererek işe sokulmuştur." Bir kritik anda, bir ahbap çavuşlar kliği içinde başa firlamış değil; karşılıklı güvenle, eni konu ölçüle tartıla atanmıştır. Onun, iktidarını garantiye alır almaz, herkesi silkerek, dilediği vurgun ve vur patlasın çal oynasın havasına kayamayacağı, Kongre "Rejyonal Direksiyon"unun şu satırlarında okunabiliyor: "Onun otoritesi altında yığınların derlenip toparlanışı demek, Parti Direksiyonu çevresinde derlenip toparlanması demektir. Onun için Kongre, bir yanda Hâfiz'al Essad Yoldaşa karşı beslediği güvenden ve öte yanda, onun otoritesi altında derlenip toparlanışın, Parti çevresinde derlenip toparlanış olduğundan yola çıkarak, Şef prensibini kabul eder." Bu deyim, diktatör kişi fırlamalarının önünü keser yönde, ne yaptığını biliş dilini andırıyor... 3- "Arap Cumhuriyetleri Birliği":nin kurulması, üçüncü sonuçtur. Burada artık Şefın de rolü kendiliğinden, kendi sonunu belirlendirmiş. olur. Ezelî Şef, kılına dokunulmaz Tabu adam tapıncı yok. İşçi Sınıfi Tarihte, Kapitalist ve Emlâk Sahibi sınıflarını kaldırdığı gibi, kendi kendisini de Yüce Sosyalizm konağında kaldıracaktır. Baas Şefleri, o denli şarta şurta ve uzun vâdeye kalmıyorlar. Daha başlarken sonlarını somutça hazırlıyorlar. Amaç, Değişmez Şef tapınıcı yaratmak değil, Arap Kollektifi'ni bugünden yarına yaratmaktır. Her şey, en nâmuslu Sosyalist prensip ve ahlâkınca, Arap Birliği denizine dökülüp orada eriyecektir. Arap Birliği, Arap Kollektifı ise, gelmez ayın son çarşambasına atılmış bir sembolik taş kaçamağı ve ikiyüzlülüğü değildir. Kişi olarak her gerçek sosyalist kişiliğin özlediği bütün içinde erime mutluluğu, günü belli girişilmiş aksiyondur. "Arap Cumhuriyetleri Birliğini Biçimlendirme" ikirciliğe yol bırakmayan Sosyal temel içindir. Bu temel: "Arap Birleşik Sosyalist Toplumu"nu kurmanın ilk adımıdır. Rejyonal Direksiyon gevelemiyor. Bütün yapacakları kalem kalem doğruca saydıktan sonra, kendisini: "Tarihcil militan Hareketi" olarak belirtiyor. Öyle bir Hareket olarak, "Sosyalist Arap Baas Partisi"nin misyonunu bir daha özetliyor. Bu kutsal Tarih görevi, tarihe kazık çakmak değildir. Şu anda 3 basamaklı düşünce ve davranış görevlerini önce genel olarak "Yığınlar önünde", sonra özel olarak "Emekçi yığınları önünde" yemin ederce boynuna borç alıyor. Üç aşama şöyle sıralanır: l. Basamak: "Arap Cumhuriyetleri Birliği". Arap dünyasında herşeyden önce, Tefeci - Bezirgân ekonomi ve toplum ilişkilerinin en son soysuzlaşması demek olan Lokalizm (yercil'lik, bölgeci dar kafalılığı) ve derebeğilik dağınıklık kalıntıları hemen yok edilmelidir, Bunun hemen yapılabilecek ilk aşaması, Petrol Parababalarının Emperyalist casus ağlarına ve zorbalıklarına yerli beşinci kollar kurabilmiş kimi sözümona "bağımsız" Şeyh - Kral - Emir adlı düzenlerin katır tekmelerini kışkırtmamak için suples gösterir. Onları da geri bırakılmış, hor görülen büyük yoksul Arap yığınları adına insafa ve anlayışa çağırır. Petrol milyarderleriyle, Islâm Sosyalizminin yumuşak ülkü çekiciliğinden yararlanarak, ekonomi ve kültür bağlarından hem kendi yığınlarına dayanak arıyorlar, hem o Kutsal Heybetler ardına saklanan gerçeklerden habersiz, şartlanmış derebeğilik mahkûmu öteki Arap yığınlarıyla köprüler kurmak, sıcak İslâm kardeşliği kaynaşmalarını buzlaştırmadan, kutuplaştırmadan uyarmak, kazanmak eğilimlerini geliştiriyorlar... Bu strateji ile, şimdilik ve hiç değilse: Emperyalizme ve derebeğiliğe karşı az çok direnerek isyanla doğmuş, herbiri kendisine göre az çok "sosyalizm" sözcüğünden henüz ürkmez görünen tâze "Arap Cumhuriyetleri" arasında, derhal Birlik kurmayı pratik ve olağan buluyorlar. Hemen giriştikleri Arap Cumhuriyetleri Birliğı'ni, "Tüm Arap birliği" yüksek aşamasının çelik "çekirdeği" olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Bu Taktik, belki şu veya bu "Cihangir Hükümdarlık" kuruntuları Emparyalizmce okşanan, kendisinden habersiz Derebeğinin de rüyalanna hoş geliyor. Daha iyi ya. Baasçılar ayık ve gerçekçidirler. Maksat illâki şu veya bu geri, zâlim adamla mız çıkarmak değil, elden geldiğince o gibileri de ortak düşmana karşı, bir Müslüman cephesine çekmek. Vakit, insan ve güç kazanmak. Kimi taratorlu "Devrimci"lerin köktenci kurusıkı böbürlenmelerine bu strateji ve taktikler dokunurmuş. Better olsunlar. Her genç silâhlı güçlerin önde gittikleri Arap Sosyalizmi, strateji ve taktik aşamalarını, bir gösteriş edebiyatı olarak ele almıyorlar. Yollarını bulmuşlar. Ne yaptıklarını biliyorlar. 2 Basamak: "İşgal edilmiş Arap topraklarını kurtarmak". Aslında, açıktan açığa "Arap Cbmhuriyetleri Birliği" de, hatta "Tüm Arap Birliği" de, olsa olsa Emperyalist maşası "Sahyani"lerin, (Siyonist) istilâcıların zorla, hile ile, parayla ele geçirdikleri yerleri "halâs" etmek amacı için en muhakkak ve emin bir "Araç"tır. 18.6.1971 (Cuma) "İşgal edilmiş Arap Toprakları" deyince ne anlaşılır? Kuşku yok, bu deyim içinde iki tip "Arap Toprağı" var: a) Filistin ve 67'den sonraki işgal edilen yerler b) Hatay'dan Umman'a; Acemistan'dan Atlas Okyanusu denizine dek, kapanın elinde kalmış Arap-İslâm toprakları. Bu sonuncu durum üzerine açık bir formülâsyon olmamakla birlikte, derin bir eğilim göze batıyor. a) Filistin: Araıp dünyasının Savaş Bayrağı Filistin olmuştur. Baas Sosyalizmi, Filistin dâvâsını, bütün İşgal edilmiş Arap toprakları dışında görmüyor. Son Kongre Filistin Dâvâsını çözümlemeye girişmek için tek asgarî ön şart ortaya koyar: "İşgal edilmiş taprakların bütünüyle boşaltılması. Çünkü: Şimdiki aşamanın dolaysız hedefi toprakların kurtuluşudur ve şurası teyit edilir: Barış yok, müzakere yok, tanıma yok, işgal edilmiş Arap topraklarından bir parmak yeri bile bırakmak yok.". Bu şart yerine gelmedikçe Baas Suriye'si: "Güvenlik Konseyi kararının ve Filistin dâvâsını bertaraf etmeye eğilen her projenin reddedilmesini tavsiye eder." Filistin çevresinde Mısır'ın Sinâ ve Gazâ toprakları, Ürdün'ün Yordanötesi toprakları; Suriye'nin Golon Tepeleri de İsrail işgali altındadır. Bu yerlerden "bir parmak toprak" bırakılırsa, ardından nelerin geleceği bilinmektedir. Siyonizm, Habeşiştan'dan Fırat'a dek uzanan yerlerin, (Osmanlı Padişahlarının deyimi ile: "Bir irs vel istihkak") İsrail oğullarına dedelerinden miras kalmış mal olduğunu, hiç saklamamaktadır. Tarihte Sam oğulları Aşiretlerinin bütün cirit attıkları yerler: İsrail'in olacak. Ya Arap? O da Sam oğlu değil mi? Filistin'den başka yerde (binlerce yıl önce!) nasılsa tutundukları görülmemiş ve oradan bile (binlerce yıl önce!) sökülüp (Bâbil'den İspanya'ya dek) atılmış ve dünya edebiyatında "Sürtük Yahudi" diye alay konusu edilmiş bulunan İsrail oğulları, şimdi dağdan (yeryüzünün bin bir bucağından, Emperyalizm Parababalarının eliyle toplana toplana, o da, hep topu 1.5 milyoncuk) getirilmişlerken, Filistin'e sığmıyorlar. Filistin içinde, şimdiki Arap dünyasının bütün topraklarında binlerce yıldanberi aralıksız yerleşip oturan ve Evrene en büyük Orijinal Medeniyetlerden İslâmlığı vermiş yüzmilyonlarca kalabalık ve hepsi "Sam oğulu" bilinen Araplar, neden Finans - Kapital zıpçıktısı, düzmece Sam oğlu, bilmediği İbraniceyi zorla öğrenerek kendisine sahte Sam oğulları nüfuz tezkeresi çıkartmaya uğraşan bu yapma, uydurma İsrail mirasyedisi serüvenciye kendi ana baba yurtlarını buyur etsinler? Çünkü, Emperyalist Ağaları, Yakındoğu petrol şirketlerine İsrail Devleti adlı bir bekçi köpekçiği seçmiş. Eğer Emperyalizm, sahiden Yahudiye acıdığından yapsaydı, niçin ilk Siyonist projesinde teklif edilen Arjantin toprağında bir yurt sağlamadı. Filistin'e getirilen üç beş şöven, bir kaç yüz bin zavallı Yahudi, niçin azıcık biti kanlanınca dağdan gelip bağdakini kovan haydutluklara kalkıştı? Siyonizm'in öncüsü Herzi, daha "Siyonist Hareket"in kurulduğu 1897 yılından 2 yıl önce, 1895 yılı, Filistin'deki Arapları yok etmek için, şu alçakca sinsi haydutluğu, yazılı plân olarak önermişti: "Varlıksız (yerli) halkı işsiz bırakıp çalışmadan yoksun ederek sınır dışına incecikten atmak (subtiliser)." 1919 yılı Weizman, Filistin'i: "İngiltere'nin İngiliz olduğu denli Yahudi" yapmak amacını yaydı. Yahudileri (ama züğürt ve küçükburjuva Yahudileri) Faşizm demagojisi ve Almanı işsizlikten, açlıktan biraz kurtarma kumarı uğruna fırınlarda yakan Nazilerden, Yahudilik "rasizm" (ırkçılık) düşmanlığı mı öğrenmeli idi, yoksa, bugün Batı Alman örtülü Naziler ile öldürülmüş Yahudilerin diyetini dilenerek yaptıkları rezil anlaşmalarla ırkçılık mı öğrenmeli ve öğretmeliydi? İşte II. Enternasyonalin sözüm ona "Sosyalist" "Kocakarıları"ndan İsrail Mapoi (Sosyalist) Parti Lideri ve Başbakanı Bayan kaplumbağa surath Golda Mejer, İsrail gazetesi "Lamerhov"a 22 Nisan 1969 günü şöyle diyordu: "İşgal edilmiş yerlerin ehalisi ile ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, o ehaliden onbinlercesinin İsrail'de çalıştırılması fikri rahatımı kaçırıyor. Zira, İsrail, öyle davranmakla kendi Yahudi karakterini yitirmek tehlikesine uğrar." Arap dünyası bütün bunları biliyor ve adım adım izliyor. Emperyalizmin en ince hasaplı, "insaniyet" maskeli, en itçil ve sinsi en son biçimi ve haddi olan Siyonizm, Yahudiyi kendisine şaşkın bir maşa ettikçe, Yahudi ile konuşulacak hiçbir şey yoktur. İsrail, ne petrol şirketlerinin genel strateji plânına giren: Fırat'tan Habeşiştan'a dek (Osmanlı'nın, donunu bağlayamaz durumda iken, Almanya Empeıyalizminin "Panturanizm" rakısına ve İngiliz Emperyalizminin "Panislâmizm" haşişine dadandırıldığı gibi) bedavaya Cihangirlik gösterişli (frenginin beyinde ölüm çanı: Paralizi General) megalomanisinden yakasını kurtarabilir, ne "incecikten" işsiz ve aç bırakmak yemedi mi, silâh zoru ve bin türlü provokasyonla sınır dışı ettiği yerli Arapları yeniden Filistin içine alır, ne Filistin ve işgâl yerleri içinde her gün hakaret, yoksulluk ve ölümle göz göze getirip ezdiği Müslüman ve Araplara yaşama hakkı, insanlık hakkı tanır. Bugün "ırkçılık", "faşizm", "nazilik", "frankoculuk" ve benzeri zorba düzenler, onları icat eden, insanlığın başına belâ eden Parababaları (Emperyalizmin temeli Finans - Kapital) tarafindan bile açıkça ağıza alınıp savunulamıyor. Dünya İşçi Sınıfının ve Sümürülen Geri Ülkeler Halklarının bilinç - örgüt ve direnç düzeyi o denli gelişti. Irkçılık o denli mahkûm bir kuduz köpektir. O kuduz köpeğin ısırıp kudurttuğu Siyonizm ırkçılığı, azıcık kendi başını düşünebilse, Parababalarının "tavşana kaç, tazıya tut" deyişlerini olsun görürdü. İsrail Devleti 1948 yılı uyduruldu. Aynı 1948 yılı "Evrensel İnsan Hakları Deklarasyonu" yayınlandı. Ona rağmen İsrail siyonizmi durdu mu? 1967 Haziranında uydurma provokasyonlarla Arap dünyasına saldırdı. O bir haftalık Nazi usulü "Yıldırım savaşı" ile işin başını bağlayıvereceğine, efendisi Emperyalistlerden cür'et almıştı. - Güvenlik Konseyi aynı hafta İsrail'in kapladığı yerlerden çekilmesini önerdi.14-6-1967 gün ve 237 no.lu Güvenlik Kurulu karar sureti, işgal edilmiş toprakları bırakmak zorunda kalmış sivillerin yerlerine dönmelerini İsrail'e öğütledi. Siyonizm dinledi mi? Hayır. - Birleşik Milletler Genel Asamblesi 5. Özel Oturumunda, 22. bayağı Oturumunda ve sonrakilerde aynı dileğini tekrarladı durdu. İsrail işgal bölgesini halka cehennem etti. - "İnsan Hakları Komisyonu" 24. Oturumunda (Şubat - Mart 1968) Ekonomik ve Sosyal Konseyden yetkili olarak, İsrail'in İnsan Haklarına tecüvüz ettiğini belirtti, 27-2-1968 günlü kararı ile, yurtlarını bırakmaya zorlanmış sığınganların geri dönmelerine İsrail'in izin vermesini istedi. İsrail aldırmadı. - Komisyon 8-3-1968 günü: İşgal ettiği yerlerde Arap evlerini canavarca yakıp yıkmayı durdurmasını İsrail yetkililerinden istedi. Vız geldi Isaril'e. - Birleşik Milletler İnsan Hakları Deklarasyonu'nun 20. yılını kutlamak üzere 22 Nisan'dan 13 Mayıs'a dek Tahran'da toplanan Dünya Konferansı, İsrail'in aldığı toprak, insanlarına uyguladığı zılgıt (terör) önünde "derin endişe"sini açıkladı. - Güvenlik Konseyi, Birleşik Milletler Genel Sekreteri'ne, 31-7-1968 (no. 259) kararıyla, İsrail'in İnsan Haklarını çiğneyişini özel mümessille yerinde inceletmesi görevini verdi. İsrail bırakmadı. - 1969 yılı İnsan Hakları Komisyonu 6 kişilik eksperden (25. Oturum, Şubat-Mart 1969) Anket komisyonu ("İsrail'in İnsan Haklarına tecavüzleri üzerine ad hoc eksperler aksiyon grubu") gönderdi. İsrail içeri sokmadı. Anket raporları 26. (Şubat-Mart 1970), 27. (Şubat-Mart 1971) Oturumlarında incelenip, İsrail mahkûm edildi. - Genel Asamble 3 Devlet sözcüsünden 3 kişilik Özge Komisyon'u gönderdi. Komisyon 970 baharında Arap bölgesine girdi. İsrail'e sokulmadı. - Genel Kurul'un 1970 ve 1971 normal oturumlarında, İsrail'in İnsan Haklarına yeni saldırıları, mahkûm edildi. Bu durum, Nazi Kamplarının Sina çölünde kurulması, kocası kaçan kadına işkenceler, çocuklar avlayıp yakmalar: Dünyada (Amerika U. S. ve Batı Almanya dışında) her demokratik kurumu ayaklandırıyor. Lübnan'ın ayrı cemaatlarından din sözcüleri bile şöyle bağırıyorlar: "Çağırımız bugün sırf ve her yerde insanadır. İnsan Gazâ'da geçenleri bilseydi susamazdı." Lübnan metropoliti Georges Khodre şu çığılığı koparıyor: "Biz buradayız, Gazâ, sana ulu protesto edişine katıldığımızı söylemeye geldik. Çünkü giriştiğin şeyde gösterdiğin sükûn, düşmanın hıncını arttırıyor, kardan vücudun üzerine atılan düşman onu yaralarla örtüyor. "Ey Gazâ, sen oradasın, göz kamaştırıcı kızoğlankızlığınla güneşte, ayaktasın, her yeni acı ile yükseldikçe, şehadetin en doruğuna çıkıyorsun. Sen artık gepgeniş bir zindandan başka şey değilsin. Onlar sina çölünde oğlan ve kız çocuklarına cefâ evleri kurmuşlar, onları köleliğe indirmek istemişler, ne çıkar. Onlar, İncillerin dedikleri gibi: "Seni çölün yüzüne sürgün etmek" istiyebilirler, pekâlâ bilmeksizin senin itibâr mektuplarını güzelleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Senin kanın, Ey Gazââ, Mısır'ın kumlarını suluyor. Ve senin sokaklarında, bereketlenmiş bir toprağın üzerinde yeni bitkiler fılizleniyor. İstilâcının kurşunları iyi nişan alınmış ve hiç boşa gitmiyor. Zâlimler ölüm sarhoşu olmak için sona varmışlar ve ölüm dirim arası güpe gündüz, utanmadan arlanmadan, kadınlarını kötülemek zehirini sana içiriyorlar: "Ey sen yeni eizzelerin anası, eizzelerin ölümden sonra dirilişleri isyan içinde oluyor, onlar bunca gaddarlıkla ezilseler de, evrensel bilinç içinde dirildiklerini göreceklerdir. Ey yeni Meryem Ana, ne ağla, ne dövün, zirâ günün batışıyla dünyanın kızoğlankızlığı geri geliyor. "Ve "üçüncü günün çanları" çalacaktır ve bakış bundan kamaşacaktır." Irkçı Siyonizm karşısında Arap Kurtuluş Savaşı bu duruma gelmiştir. Ondan kim dönebilir? 19.6.1971 (Cumartesi) 1. ve 2. Basamaklar öyle birbirinden ayrılmaz, en yakıcı acele günün meselesidir ki, daha şimdiden birincisine girilmiştir bile. Nâsır'ın, bir hayli kişicil kabadayılık kokan ilk. "Arap Ctımhuriyetleri Birliği" Mısır hegemonyası tasladığı için ömürlü olamamıştı. İçten Sosyalist için, "Arap" da olsa: kimse kimseye yukarıdan niçin baksın? O bakışların altında her zaman maddî, mânevi bir sömürü veya ezi pusu kurar. Arap bunu sezmeyeceklerden değildir. Çalım: Bir kofluğun saldırgan blöfüdür. Çok sürmedi, çabuk kararlaştırılan Nâsırcı Arap Cumhuriyetler Birliği çabuk gevşedi ve dağıldı. O çözülüşte haklı olarak Suriye baş rolü oynadı. Bir Nâsır ve Mısır tekelciliğine katlanamamıştı. Şimdi tersine, girişim, yeniden A.C.B. kuruluşu; doğruca Suriye'den geldi. En önde Farıyk Hâfiz'al Esad iddiasız yürüyor. O kadar ki, 8-14 Mayıs Kongresi, sırf "Arap Cumhuriyetleri Birliği"ni gerçekleşme rayına oturtan "Trablus Paktı"na yetiştirilmek için öncelendi: Suriye Baasçıları, yeni Birliğe, kişicil bir hava ve heves biçimi vermek istemiyorlardı. "Irkçı Siyonistler"i her türlü "Arap Topraklarından" atmak için, başka çıkar yol yoktu. Düşman basit bir "Yahudi gürültüsü" değildi. Ölüm debelenişinde gözü kararmış azgın canavar Emperyalizm saldırısı idi. Ne var ki 1. ve 2. Basamaklar kendi başlarına yeterli değildir. Asıl amaç 3. Basamaktır. 3. Basamak: "Sosyalist Arap Birleşik Toplumu" veya "Birleşik Arap Sosyalist Toplumu" (B.A.S.T veya S.A.B.T.). Bu aşamada bütün Arap dünyası Cumhuriyet olsun, Derebeylik olsun: a) Önce BİRLEŞİK olacak. b) Sonra SOSYALİST olacak.. Ancak o zaman yeryüzünde Kilikya'dan Umman'a, Acemistan'dan Atlas Okyanusu'na dek bir tek ve bütün, biricik ARAP TOPLUMU doğmuş bulunacak. İlk bakışta 3. Basamak bir hayâl gibi görünüyor. Daha Arap üilkeleri içinde her yerde oluşmuş bir Millet havası yok. Elbet "Arap Milliyetçiliği" en çok kullanılan termlerdendir. Ama bu term, besbelli Batı Kapilizminin dağarcığından çıkmadır. Arap dünyası dışında, bugünkü Arap ülkelerinden her birine Emperyalist literatür "Millet" adını veriyor. Suriye'de kim yaşıyor? "Suriye Milleti". Lübnan'da? "Lübnan Milleti".. ve ilh. diye, Biricik Arap Toplumu'na yakıştırılan geniş coğrafya alanları üzerinde, yalnız doğudan batıya doğru dizilse: 1) Irak, 2) Suudî Arabistan, 3) Ürdün, 4) Suriye, 5) Lübnan, 6) Filistin, 7) Mısır, 8) Sudan, 9) Libya, 10) Tunus, 11) Cezayir, 12) Fas, 13) Mauritanya.. gibi kaç ülke saymıyoruz? Bunların arasına, en zengin Arap "Petrol Devletleri" diyebileceklerimizden en ünlüleri arasında Kuveyt'ten sonrakileri şu anda ben bile (yetmişine gelmiş, 50 yıl Osmanlı - Türkiye politikasında hay vurup harman savurmuş ben dahi) doğru dürüst sayamıyorum. Ya öteki Osmanlı trajedyasında dillere destan olmuş uzaklık, gidip de gelinmez cehennemcil ölüm toprağı, zenginliği ("Seyl'i Arem" Tarihcil Devrim bendi dışında) hiç duyulmamış, ama, (Seyl'i Arem'denberi) ne daramı, ne ünü çalkanmaktan geri kalmamış bulunan Yemen diyarı? Hani, bu Yemen'in Osmanlı'ya (tabiî İngiliz fıti ve çeşitli Emperyalist silâhı ile) ikide bir kök söktürmüş Şeyh'i nerde? Bütün İstanbul'un Hapisane Külhanbeyleri hâlâ heyecanlı bir çığlık atmak istediler mi: "- Yetüüş! Yâ, İmâm Yahya!" diye bağırırlar. Böylesine halk diline inmiş bir otoriteli yerin, Mısır'la Suud Arabistan'larının karşılıklı tutum almaları olmasıydı, Şeyhlikten (Krallıktan!) Cumhuriyete bir ihtilâlle geçtiğini bile çoktan unutacaktık. Yemen denince bütün bildiklerimiz, Muhammed öncesi Mekke'ye o doğrultudan bir "Eshâb'ı Fîl"in (Fillere binmiş orducuk olmalı) geldiği. Mekke neredeyse teslim olacak. Büyük felâketi hiç bir güç önleyemiyor. Derken, bereket Kuran'dan öğreniyoruz, "Elem tere keyfe" süreciği, hâlâ, dün ezberlemişim gibi, anlattığı bütün dehşetinin canlılığı ile taptâze belleğimde yaşıyor. "Görmedin mi Tanrım Fil Kişilerine nasıl etti? Onların tuzaklarını sapıttırmadı mı?" Kuran'ın güzel, bin yıllarca eskiliğine rağmen bayatlamamış serbest nazımlı şiirini burada bir daha tatmadan geçemeyeceğim: "Elem tere keyfe feale Rabbuke bi eshâb'ül Fiyl? "Elem yeca'l keydehüm fi tadzlîyl?" "Fe ersele aleyhim tayren ebabiyl (Ve Tanrın onlara karşı Ebabil kuşlarını gönderdi) "Termiyhim bi hicaretin min Siccîyl" (Onlara Sicciyl taşlarını attırdı). Şimdi üzerinden iki bin yılı aşkın zaman geçmiş bu Mekke'ye saldırı, sanki Antika çağların tankları olan Fillere karşı, gene o zamanın uçakları yerine geçen Ebabil kuşları, ağızlarında, havadan yere atılan füze benzeri Siccil taşları. Yağdırıyorlar taşı... Tevekkeli demez Türkiye'nin sofu Türk'ü: "Kuran'da olmayan yoktur. Uçak bile var"... Öyle bir hava ve kara orduları çarpışıyor, neredeyse. Kolay değil, bütün Uygarlık öncesi Arabistan tanrılarının Panteonlaştırdıkları kutsal tapınaklı (Kâbe'li) eşsiz tarihöncesi Kenti (Mekke) savunulacak! Benim, bugünkü düzeltilemez akılcıl mantığım durmuyor. Yemen'de fil bulunmasa gerek. Belki o yandan karaya çıkmış bir Habeş ordusunun Filli öncüleri Mekke'ye baskın yapacak. Kent küçücük. İnsanları ne denli yiğit savaşcı olsalar, ok yayla filin derisi delinmez. Acz içindedirler... "Ebabilkuşu" nedir? Hatırımda yanılmıyorsam, kimse bilmiyor. Kırlangıca mı benzermiş? İri olması gereken "Siccil" taşlarını bu küçük hayvancıklar gagalarında taşıyamazlar. Öyleyse nasıl bir kuş? Bizim eski hocalar, fazlaca kurcaladığımızı görünce, boşuna atmosyonlarla terlememek için kızarlar: "- İşte, öyle bir kuş!" derler geçerlerdi. "Siccil"in ne taşı olduğu da merakımıza pek dokunuyordu. Hocalar anlamını bizden fazla kavramadıkları Kur'an metninde anlatılan ve o beklenmedik sonucu alan taşların: "- Cehennemin en kızgın yerinden alınmış taşlar" olduğu yorumunu yaparlardı. "- Ya, bu filleri delen taş, o kuşların ağızlarını yakmaz mıydı?" Bu denli saygısızlığa artık Hocalar isyan ederlerdi: "- Allah'ın işi bu, Tanrı işine mi karışacaksın, velet!" Bu azarlama beni ürkütmese bile, Kuran'da her yazılanın hiçbir zaman haksız, hele yalan çıkamayacağına göre, küçük aklımı daha çok yormanın sonuç getirmiyeceğini sezer, susardım. Şimdi yetmişlik kafamla konuyu yokluyorum. İsâ ile Muhammed doğum yılları arası zamanların Arabistan Çölü Bedevileri, hele fılli bir üstün düşman gücüne karşı, cepheden savaş safina girip kılıç kullanmanın etkisiz kalacağını anlamış oldukları için, bugünkü "Fedeyin" gibi gerilla savaşına girişmişlerdir. Çelikten yay bedenli, atlı develi Arabistan Komandoları, kutsal Kente doğru ilerleyen kahredici düşmanın dört bir yanında "kuş gibi uçarak" vur kaç saldırılarını yapıyorlar. Kullandıkları silâhların çoğu "taş balta", "sapan taşı", "taş gürz" gibi şeyler olabilir. Çölde bu taştan silâhlar kızışır, "Siccil"e benzer. Yahut düşmanı yıldırmak için, gerillacılar, fillerin gözlerine taş, kül, ateş de saçmış olamazlar mı? *** [Bugün Cumartesi, 24 Perşembe günü uçakta yerimiz hazırlanmış. Kâbe'ye uçacağız. Boş vakitleri gevezelikle doldurma olanağım daha 4 gün kaldı. Elimi çabuk tutabilecek miyim? Gördüğümüz insanlık, göz yaşartıcı...] *** Savaş sonu düşmanın düştüğü durum şudur: "Fecealehüm keasfin me'kûl" (Tanrı onları yenilmiş ete çevirdi). Bir de Muhammed İktidara geldikten ve öldükten sonra, başka yerler gibi Yemen'de de "Mütenebbî" (kendine peygamber süsü verenler) türediğini ve bastırıldığını biliyorum. Ondan sonra Yemen susar. İsmet (İnönü) yüzbaşılığında, Yemen'de başından geçenleri anlatır. Osmanlıca, Yemen'e gönderilen bir daha geriye sağ dönmez. İmam Yahyâ, âsilik örneğidir. Match'ta renkli bir Yemen röportajı hâlâ yüreğimi parçalar: İdam cezalı. dim dik bir Arap. Yanında yalın kılıç cellâtlar. Karşısında onun son sözünü dinlemek ve cezanın yerine getirilmesini emretmek üzere süslü tahtına oturmuş ünlü İmam Yahya'nın halefi Hükümdar. İdamlık, bir sahnede nutuk çeker gibi jestlerle, yumruğunu sıka sıka İmam'ı sanki paylıyor. Gören, suçlu karşısındaki İmam sanir. İkinci fotoğraf: Hemen hemen herkes aynı durumda. İdamlığın da vücudu dimdik ayakta, kolları havada. Yalnız boynu üstünde bir boşluk var.. kafası yerde kan içinde:. Bu Yemen şimdi Cumhuriyet. Yemen'le Kuveyt arasında, koca Arabistan yarımadasının tüm güney, doğu kıyıları, Güney Yemen, Umman kıyı Şeyhlikleri, Maskat, Arap körfezi ada, kıyı Emirlikleri ve İngiliz üsleri ile dolu. Hepsine sorsan, kendilerini ayrı "Devlet" sayıyorlar. İngiliz Emperyalizmi'nin "Ebâbil kuşları" bütün o bölgeleri "Böl ve Hükmet" prensibine göre: "Ke asfin me'kûl"e, kıymaya çevirmiş. Adlarını belki Entelicens Servis'ten başka hiç kimse bilmez... Onlar da mı birer ayrı "Millet"? 21.6.1971 (Pazartesi) 20'yi aşkın başka başka Arap Milletleri mi var? Bazı Kapitalizmi'nin vokabüleri öyle istiyor. Ama, bütün bu uçsuz bucaksız Arap dünyası kendisini yalnız ve ancak "Muhammed Ümmeti" sayıyor. "Innemel müslimûne ihve: Kuşku yok müslümanlar kardeştirler." diyorlar. Aralarına giren Emperyalist Siyonist ajanlar, onları arasıra birbirlerine silâh çekecek kertede kışkırtabiliyor. Sonra hemen "kardeş kanı dökmemek" üzere hepsi birden koşuşuyorlar. Burjuvazi onların içlerinde ve aralarında da, özellikle Tefeci - Bezirgân köklü Derebeyi elemanlarını "modernleştiımek" (kapitalistleştirmek) için eli boş durmamış. Ancak o burjuvazi elemanlar bile, kendi kent ve mahallelerinde ayrıcalı kalmakta çekingendirler. Beyrut gibi birkaç dejenere kozmopolit şehirdeki özenti "sosyete kaynağı": Batılıya benzemek için kırıldığı halde, yüksek mevki tutup politika vurgunculuklarına, Batılı Emperyalist ajanı olduğu ölçüde itildiklerini belki yurttaşlarından bile güçlükle saklayabiliyorlar. Sömürdükleri ve yönettikleri topraklarda yabancı sermaye uşağı ve gizli servis.ajanlar şebekesi olarak tutunabildiklerini herkesten iyi biliyorlar. Bu iğretilikleri ve âletlikleri makyajlı suratlarından okunuyor, süslü son modaya uygun paçalarından akıyor. Arap topluluklarına nerelerinden bakılırsa bakılsın, onların, kapitalist anlamıyla "Millet" olmadıkları, kendilerinin her zaman kullandıkları deyimle: "Ümmet" oldukları görülüyor. Arap dündünyasının bütün ana problemi şu noktada toplanır: Millet mi olunacak? Ümmet mi kalınacak? Bilince çıkarılacak en önemli Arap davası budur. Problemi daha somut ve anlaşılır koyalım: Araplığın Millet olması, Kapitalizm yolunu seçmesidir..Emperyalist Parababaları ile "Akıl Tröstleri"nin, binbir kaçamaklı ve dolaysız yoldan, Arap - Müslüman dünyasına kesip biçmek ve ebediyyen giydirmek istedikleri kaftan, onu adım başında, irili ufaklı, birbirine düşürülmüş "Milletler" halinde bölüp parçalamaktır. Batı Avrupa'da Cermen barbarlarını sürüyle Derebeğliklere bölen ekonomik - sosyal taban: Barbarlığın Antika Tefeci - Bezirgân etkisi altında billûrlaşması idi. Kapitalizmin yaptığı, o billûrlaşmaları, önce bezirgân ve Kilise yollarından elden geldiğince daha büyük, mestebit krallıklar biçiminde az çok derlemek, sonra bu derleşik krallıkları yer yer kesip biçerek, belirli "Vatan" çerçeveleri içinde, birbiriyle en kanlı rekabet prensibiyle kedi köpek dövüşüne baştan kara itilmiş keskin "Milletler" statüsüne kavuşturmak, dondurmak ve sürtüştürmek olmuştur. Kapitalizmin ilk alıp yürüdüğü ülke olarak İngiltere, yüzyıllar boyu, kendisi Skoç Krallığı'nı eriterek, İrlanda'yı bastırarak ada bütünlüğünü kurarken, Kara Avrupası'nı, bir tepsi içinde yenilecek börek gibi, bıçakla çeşitli samsalara parçalamakla uğraşmış durmuştur. Sonra o parçaların birini ötekisiyle tokuşturarak, her seferinde arslan payı kopartacak hakem olmaya çalışmıştır. Batı Avrupa dediğimiz, Antika Uygarlığa en son varmış Barbarların daha ötesine gidemedikleri, yahut kaçamadıkları için sıkıştıkları Ana Asya'nın biçimsiz yarımadacığı nedir? Roma İmparatorluğu'nun adam yerine koymadığı birkaç yabanî vilâyeti. Batı Roma ölünce, onun hortlak gibi ıssız ve sapa yerlerde dolaşan habis ruhu, yani Hristiyan Kilisesi boş durmadı. Önce Frank'ların Barbar Saltanatı Şarlman'ı İmparatorlaştırıp bütün (ama ne kadarcık yer?) Avrupa'yı kaplamaya çalıştı. Bu deney, sonra "Fransa" adını alacak krallığa gelenek = görenek hazırlayan kişicil Devlet taslağından öteye geçemedi. Aynı ölü Batı Roma'nın hortlamış Ruhu, bu yol: "Cermen Hristiyan Kutsal İmparatorluğu" heyûlâsını yaratmaya girişti. O büsbütün yürekler acısı yırtınmalar, debelenmelerle ortalığı toz, duman, kan, gözyaşı ederek, -ilk yeryüzü devleri, türleri yitmiş İkvanodon'lar, Dinozor'lar gibi,- Dünyayı (küçücük Batı Avrupa yarımadasını!) kaplamış göründükten sonra, her parçası ayrı itlere, kurtlara yiysi olmuş bir ilkel vücut gibi parçalandı gitti. Derebeği mahşeri ortasında, Kapitalist ilişkilerle birlikte Milletleşme prosesi de gelişiyordu. Prosenin başı İngiltere idi. Modern Tarih uzun süre, Barbarlık'tan en son çıkıp, doğru Kapitalizme geçmiş İngiltere ile, kapitalist gelişime rağmen yakasını Antika Tefeci - Bezirgân ilişkilerinden bir türlü kesince kurtaramayan Fransa arasında oynanan bir satranç tahtasına döndü. En sonra, kapitalizmde en ileri ülke olan İngiltere, ekonomisi ile, politikası ile Napolyon zortlamasında teslim aldığı Fransa'ya karşı, Kara Avrupası'nı delik deşik, bölük pörçük, "Modern millet" denilen her biri ötekinin Kuyusunu kazar, acayip mozayıklara çevirtti. Doğu Avrupa'nın Avusturya - Macaristan ile Rusya, Akdeniz'in Osmanlı ile İspanya İmparatorlukları, kâr'ı kadîm lenduhalıkları ile, Batı Avrupa (İngiliz-Fransız) maçının irili ufaklı paytakları gibi ikide bir harcanıp kullanıldı. "Modern Milliyetler" Tarihi birkaç sözle budur. Batı Avrupa içinde, nedir Belçika? Nedir Hollanda? Nedir Danimarka? Nedir Lüksemburg? Ne idi hepsi Almanca konuşan Prusya, Bavyera, Renanya, Bade Würtemburg, Sax ve ilh, gibi ayrı ayrı "Devlet"ler? Ne idi İtalyanca konuşan Venedik, Cenova, Piemonte, Roma, Sicilya "Devletçik"leri? Belçika - Hollanda - Lüksembıirg, şimdi bir kalıptan çıkmış renk renk naylon nesne adlı "Benelux" adıyla, Frarısa - Almanya kumarında, İtalya'yı da içine almış "6'lar Pazarı". İtalyanca konuşup birbirlerine madik atmaktan daha yüce dünya işi ve politikası bilmez Makyavel Devletçikleri'nin topu İtalya; Cermence konuşan eski Krallıkçıklar, yeni Cumhuriyetçikler ile, Serbest Şehirlerle buluşarak Almanya olmuş. Yakından bakılacak ve Tarih içinde izlenecek olursa, Batı Milliyetçiliği, düpedüz bir kapitalist maskaralığıdır. Lüksemburg "Mılleti" kimdir? Onun kutsal Vatanı hangisidir? Koca dünya içinde gülünç kavram cambazlıkları.. Bugün, Emperyalizm'in, Arap dünyasına Şam'ın şekeri kadar tatlı, vaz geçilemez, biricik uygarlık şartı olarak yutturmaya çalıştığı Ümmet'likten çıkıp Milleşleşme yaldızlı hapı: Arap dünyasını, yeni-sömürgecilik koşulları içinde Kapitalizm çıkmazına sokup darmadağın etmek, birleştirici Sosyalizm'den uzaklaştırıp, birbirini yiyen bir mahşer halinde Emperyalizme torbada keklik kılmaktır. Burgiba'nın Tunus'u, Hasan'ın Fas'ı, Hüseyin'in Ürdün'ü, Suud'un Arabistan'ı, ve ilh.. ve ilh.. Arap dünyasının başına örülmek istenen çorabın yırtık, sökük, yaman "Devlet" ve "Millet" örnekleridir. Suriye Baas Sosyalizmi Emperyalizm'in o en son sistem oyununu en bilinçlice boşa çıkarma çabasında ileri adımlar atıyor. Suriye'de Baas Sosyalizmi'nin en özlü doğru, iyi, güzel çabası ve gücü bu yönde gelişiyor. Kapitalizm 19'uncu yüzyılda bile ikide bir paçavraya çevirdiği Vatan ve millet sınırlarını, 20.ci yüzyılda resmen her gün ekonomi ve politika kumpaslarıyla harıl harıl yok ederken, bütün Kapitalist metropoler boyuna birbiriyle kaynaştırılıp Sosyalizme ve 3.cü Dünya'ya karşı domuztopu edilirken, Arap Dünyası'na sözde kutsal derebeği "Vatan" ve "Millet" ayrılıklarını (yâni bugünkü 20 küsür Arap Devleti anarşisinin dokunulmaz ideal olduğunu) yutturmıya çalışması tesadüf veya içten gelme inanç ürünü değildir. Afrika zencilerini öyle parçalayıp, Emperyalist dişinin kolayca geçebileceği acze, provokosyona ve kanlı serüvenlere süıüklüyorlar. Mevcut Finans - Kapital ajanı Arap devletlerinde en ufak bir ileri gelişme, içten dıştan belirir belirmez, Eınperyalizmin yıldırım çabukluğu ile karşı-devrimci komplolar, ekonomi mayınları ve silâhlı müdahalelerde gözünü kırpmaması ondandır. Mısır'a karşı Fransız - İngiliz Süveyş taarruzu alçaklığı, Suriye ile Lübnan arası gerginleşince 6. Filo gangsterlerinin sonturlu ajanlar ülkesi Lübnan'a asker çıkarması ve tükenmez İsrail kışkırtma ve kan davaları ondandır. Suriye Baas Sosyalizmi'nin bu bakımdan uyanıklığı, Arap Birleşik Sosyalist Toplum parolası başka her noktada olumlu davranacağına en büyük belgedir. http://www.onergurcan.org/hikmet%20kivilcimli/anilar.html |