left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mecit Öztekin arrow Kola - Turka Cumhuriyeti
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kola - Turka Cumhuriyeti Yazdır E-posta
Yazar Mecit Öztekin   
Sunday, 30 October 2005

Image29 Ekim 1923 Türkiye'nin yönetim biçiminin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür.Bu tarihle ilgili kafama takılan iki tane soru vardır: Birincisi; 1 Kasım 1922 de kaldırılan Saltanat sonrası, 29 Ekim 1923 e kadar yönetim şekli ne idi ? İkincisi ise Cumhuriyeti kuran mantık ile daha sonraki idareyi ele geçiren erklerin mantığı aynımıydı? Bunu daha da ileri götürürsek, Cumhuriyet yönetim biçimi olarak ne kadar kabullenilmiştir?

Aslında, Cumhuriyet koşulları Amasya kongresi sonrası yapılan, Erzurum ve Sivas kongreleri ve 23 Nisan 1920 de Büyük Millet Meclisi nin açılması ile sağlanmıştır. Bu meclis tam demokratik olmasa da - o koşullarda tam demokratik olması imkansız- alınan bütün kararlar tartışılarak ve oylama ile almıştır. Dikkat edilecek olursa meclisin ismi bile, büyük bir hassasiyetle Büyük Millet Meclisidir. Bunun sebebi; tüm halkları kucaklamasından geliyor. Mustafa Kemal daha başından, Anadolu’ya çıkmadan çok önce, memleketin kurtuluşu için kendine göre reçeteler hazırlamıştı. Bunun yanında, dikkat edilecek olursa kurtuluş savaşı sırasında da özellikle diploması uygulamalarında tam bağımsız Cumhuriyet tarzı ile ilişkiler kurulmuştur. Kısaca ismi konmasa da; 1920 den itibaren fiili olarak Cumhuriyet uygulanmıştır. Zaten, 1921 de Anayasa hazırlanıp uygulamaya da konmuştu. 30 Ekim 1922 de Saltanatın kaldırılması konusunda Mustafa Kemal kendisinin verdirdiği önergenin tartışmaları sırasında, çok usta bir taktik uygulayıp, Saltanatın kaldırılmasına karşı olan en güçlü muhalifleri komisyona dahil ederek; daha dar kapsamda insanları ikna edip, tasarının Meclise tüm tartışmaları bitirilmiş olarak gelmesini sağlamıştır. Bu konudaki en güçlü muhalif Rauf Orbay idi. Rauf Orbay, Mustafa Kemalin bu niyetini daha önceden sezmiş ve hatta kendisi ile Refet Bele’nin evinde buluşmak istemiş ve orada Mustafa Kemale şu sözleri söylemiştir: “Ben, saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam. Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. 0 da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz.” (NUTUK, Mustafa Kemal ATATÜRK) Bu konuda tüm hazırlıkların yapan Mustafa Kemal, 30 Ekim günü tartışmalar istediği gibi gitmeyince müdahale ederek söz almış ve şu tarihi konuşmayı yapmıştır: "Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osman oğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir." Bu konuşmanın ardından komisyon oylamaya geçmiş ve saltanatın kaldırılması kararı alınmıştır. 1 Kasım 1922 de Meclise getirilen bu tasarı kabul edilip yasalaşmıştır. Bu yasaya göre Halifelik ve Saltanat birbirlerinden ayrılmış ve Saltanat kaldırılarak, Halifeliğe Osmanlı varisi Abdülmecid Efendi getirilmiştir. (308 No’lu karar) Dört Halife döneminden sonra, ilk defa Halife oylama ile seçilmiştir. Ama ulema veya din bilginleri tarafından değil, sıradan Milletvekilleri tarafından... Bu uygulama, zaten fiilen Hilafetin de kaldırıldığının bir göstergesidir.

1 Kasım1922 de kaldırılan Saltanatın yerine, hiçbir idari model konmamıştır. Geçici olarak “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” devleti olarak adlandırıldı.O zaman itibarı ile, bu belirsizliğe müdahale etmek isteyenler, Mecliste tartışmalar yapmışlar; hatta ırkçılar ”Turan, Oğuz, Selçuk, Anadolu” gibi isimler bulsalar da hep karşılarında Mustafa Kemal'i bulmuşlardır. Bu durum Mustafa Kemal'in işine gelmiştir, herkes devlete konacak yeni isimle uğraşırken o; insanların kafalarına yeni bir şey olacağı fikrini yerleştirmişti. Bunun için zamana ihtiyacı vardı. Zira, kafasındaki Cumhuriyet fikrini, Saltanatın kaldırılmasını müteakip koysa idi ve kabul edilse idi, her hangi bir başarısızlığın faturası Cumhuriyete çıkacaktı.

1 Nisan 1923 tarihinde seçimler yapıldı ve yeni Meclis oluşturuldu. Bu Meclisin ilk icraatı; Lozan Barışını onaylamak oldu. Lozan’ın onaylanmasını müteakip 6 Ekim günü, Türk ordusu İstanbul’a girdi.25 Ekim 1923 günü kabine bunalımı baş gösterdi ve meclisin adı konmamış bir rejimle nereye kadar yürüyebileceği konusu, beyinlerde soru işaretleri yarattı. 28 Ekim 1923 e kadar, bir kabine kurulamaması üzerine; Mustafa Kemal Çankaya’da yemekte topladığı arkadaşlarına tarihi konuşmayı yaptı: “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” O akşam herkes gittikten sonra İsmet Paşa Çankaya’da kalmış ve sabaha kadar Mustafa Kemalle birlikte ertesi gün verecekleri yasa tasarısını hazırlamışlardır. 29 Ekim 1923 te uzun süren tartışmaların sonunda, “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ile Cumhuriyet kabul edildi.

Mustafa Kemalin yıllarca önünde gördüğü en büyük iki tehlikeden birisi, yani feodal toplumun,derebeyliğin temsilcisi olan saltanat gelmemecesine gönderilmişti. Sırada ise ikincisi; birincisinden çok daha donanımlı olan emperyalizm vardı.

1925 yılından sonra Mustafa Kemal gelinen noktada, sistem için tehlikeler görmeye başlamış ve bazı tedbirler aslada yinede huzursuzluğu bitmemiştir. Zaten, tarihte onun bu huzursuzluğunun boşuna olmadığını göstermiştir. 1927 yılında yaptığı gençliğe hitabeyi doğru anlarsak, aslında Mustafa Kemalin kaygılarını görürüz:

“GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl
20 Ekim 1927”

Ne kadar kaygılanırsa kaygılansın, Saltanatı kovmaktaki başarıyı ikinci en büyük düşman dediği, emperyalizmi kovmada gösteremedi. Kapıdan kovulan emperyalizm bacadan girmiş ve tüm ülkeye sahip olmuştur. Tabi ki, Cumhuriyet yukarıda anlattığım gibi kolay kurulmadı. Asıl mücadele bundan sonra başladı. Osmanlıdan devralınan derme çatma devlet organizasyonu ve bunun altına çöreklenmiş tefeci-bezirgan zümreler; yeni sistemin nimetlerinin keşfine çıktılar. Öncelikle parmaklarında oynattıkları saray bürokratlarının yerlerine kimlerin gececeği ve onları tavlama metotlarının neler olacağı konusunda çalışmalara başlandılar. Ve görüldü ki, yeni sistem daha bu konularda hazırlıksız,ayrıca Meclis içinde de kendilerinden ve etkin olanlar var. Ama onların karşılarında da Mustafa Kemal'e inanmış ve asla onun yolundan sapmayan bir genç kalabalık var. İşte günümüze kadar gelen çatışmanın özünü teşkil eden ikilem de budur. 1931 den bu yana iktidarı ele geçirmiş olan tefeci-bezirgan yapı ve ona inatla direnen zaman zaman da sesini yükselten ilerici yapı. İşte bu yüzden, Cumhuriyetimizde coğrafyamız gibi arabesk yani iki derede bir arada. Biz ne kadar batılıyız desek te bıyık bize yakışıyor deriz. Lahmacun veya kebabın yanında kola , hamburgerin yanında ayran içeriz.Çok dikkatli bakıldığında da bu bizim güzel yanımızdır. Bu arabesk Cumhuriyete de ben, gelinen son nokta ve son hükümet itibarı ile kola-turka Cumhuriyeti diyorum. Yarı batılı, yarı Osmanlı. Kısaca Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş fikrinin karşı olduğu iki ana unsur.Bu karmaşanın temsilcileri ise, Osmanlının kasaba bezirganlığı geleneği ile yoğrulmuş, Batı Liberalizmi ile devşirilmiş tosuncuklardır.Ama bu oyun böyle bitmeyecek...

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kola - Turka Cumhuriyeti ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right