|
Süvari "Benim tabirim muştadır. Vurucu kuvvettir. Herkes piyasadan çekilmiştir, muşta ortada kalmıştır." Fethi Gürcan 20 mayıs 1963. Yatak odasına girdi, elbise dolabının kapısını açtı... Üniforması aynı yerde duruyordu. Hep
temiz, kesinlikle ütülü, ulaşılması en kolay yerde, her zaman giyilmeye hazır... Aylardır bu geceyi bekliyordu. Ölümüne bir gece, ölümüne bir deli mayıs... Mesleğiyle birlikte üniformasını da yitireli, bir yıldan fazla olmuştu. Yıllarca at üzerinde yarışırken, ter olup boşalan heyecanını paylaşmıştı üniforması onunla. Kağızman'ın soğuğuna göğüs germiş, Viyana'da atıyla birlikte dörtnala koşmuş, aldığı kupalara birlikte dokunmuştu... Bir ihtilal gecesinin heyecanını Çankaya Köşkü'nde, cumhurbaşkanının tutuklanması sırasında paylaşmış, bir kurşuna hedef olmayı göze aldığında, tenine ten olmuştu... "İyi günde ve kötü günde..." Ölümüne beraber... Belki nesnelerin de yüreği vardır. Onlar da sever mi? Ayrılıklardan yaralanır, kavuşmayı sadık bir sevgili gibi özlemle beklerler mi? Kucaklarcasına çıkardı dolaptan üniformasını, geniş bir poşete yerleştirdi. Tabancasını çoktan bakımdan geçirmişti. Her şey hazırdı. Kırk bir yaşındaydı ve emekliydi. "Öyle sansınlar!" diye gürledi içinden bir ses... Yaşadığı her günü, bütün ayrıntılarıyla anımsayacak bir belleğe sahipti. Yirmi bir yılı çabucak çıkardı yaşamından, gencecik bir Harbiyeli olduğu günlerde kulağına yerleşip, hiçbir zaman kaybolmayan ses çınladı bu kez kulaklarında. Dev bir erkek korosunun, tüfekle bütünleşen hareketlerine, aynı ritimde yansıyan dinamik, kararlı, inançlı bir ses: "Vatan! Sana! Canım! Feda!"
Neşelendi birden, inancı perçinlendi. Kazanacaklardı! Generaller hükümetten yanaymış, ne gam! Harbiyeliler hâlâ aynı yemini ediyorlardı. Çekirdek kadroda yer alanların görevleri ince ince hesaplanmıştı. Herkes üzerine düşeni yaparsa... Yapacak! Bu ihtilali, Türkiye'nin dört bir yanından toparladığı kursiyer subaylar ve Harbiyelilerle birlikte kazanacaklardı. Saatler geri saymaya başlamıştı. Kapıyı araladı: "Esma!.." Akşam sofra yine kalabalık olacaktı, Esma yine mutfaktaydı. Yaklaşan ayak seslerine programladı kendisini. Yatak odasına girer girmez, kapının arkasına çekip, bir delikanlı saflığında sarıldı on dokuz yıllık karısına. Bir kaçamak kadar içten, bir kaçamak anındaki kadar heyecan ve sevgi dolu... "Esmam" dedi, ellerini onun saçlarında usulca gezdirerek: "Bu ihtilali kazanacağız ve sen yeniden bir subay karısı olacaksın." "Kazanacaksınız..." "Ama sana anlattığım gibi... Bu işin tehlikesi çok büyük. Ben canımı ortaya koydum bir kere, kellem koltuğumda. Bana bir şey olursa..." 3 Esma, parmaklarını onun dudaklarına kilit yaptı çabucak: "Olmayacak!.." "Olmayacak... Ama unutma, bir terslik olursa, inadına dimdik duracaksın. Çocuklarımıza da kendin gibi durmalarını öğreteceksin. Kimseden bir şey dilenmeyeceksin. Başını öne eğmeyeceksin. Hep benim Esmam olacaksın. Söz mü ?" Bu kez Esma sarıldı kocasına, "Böyle söz mü istenir?" dedi. "Ben başımı öne düşürür müyüm? Bilmez gibi konuşma Fethi." Kapı zilinin sesini duyunca dışarıya kulak kabarttılar. Çocuklardan biri kapıyı açmıştı. Esma'nın ağabeyi Mustafa'nın sesini tanıdılar. "Mustafa Ağabey yanında" dedi Fethi iyice kısık bir ses tonuyla, "o hep yanında olacak." Odadan çıkmadan önce bir kez daha sarıldılar birbirlerine. Yine kaçamak, yakalanacaklarmış tadında, kısacık... "Ben de gelirim seninle!.." "Olmaz Mustafa Ağabey. Bu iş riskli. Sende altı, bende dört çocuk. Hepsi sana emanet. İlhan Yengem de, Esma da sana emanet. Birazdan bizim gençler gelirler. Birlikte yemek yeriz, sonra alır Esma'yı, çocukları sizin eve gidersiniz." "Onları bizim eve bırakıp gelirim seninle." "Mustafa Ağabey. Sen bekle... Sakın evden çıkma. Çocukların başından ayrılma. Gözüm arkada kalır yoksa." . Mustafa'ya karşı koymak zordu. Yıllardır en yakın arkadaşıydı. Ama ağabey gibi de sevip saymıştı onu. Saygısızlık etmek olmazdı: "Ağabey, merak etme. Gerekirse, ben seni aldırırım evden. Benden haber gelmedikçe çıkma ne olur!" Sonunda istemeden kabullendi Mustafa. Çok geçmeden, Emekli Süvari Binbaşı Fethi Gürcan'ın ihtilalde birlikte hareket edeceği gençler, Erol Dinçer, Turgut Saltoğlu, Münip Tepeci ve Sedat Ünal geldiler. İçlerinde emekli olmayan tek asker Sedat Ünal'dı. Yemek, ihtilal havasından uzak, çoluk çocuk birlikte, neşe içinde yendi. Emekli Yarbay Mustafa Türker, ayrılış saatinin geldiğini anlamıştı. Kız kardeşini ve yeğenlerini alıp kendi evine doğru yol aldı. Aldığı yol hayli kısa... Ankara Anıttepe'deki Emekli Subay Evleri'nde, C bloklardan, A bloklara... Evde kalanlar için artık harekât saatini beklemekten başka bir şey kalmamıştı. Beklemeleri bilmeyen yoktur. Saat ne zaman soluk soluğa koşmaya hazırlansa, "start" verildiği ana kadar hiç ilerlemiyormuşçasına ağırlaşır. Her an, acı içinde kıvranan bir hastanın dakikaları gibi uzar da uzar. Yaşam da, beklemek de hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Öyle zamanlarda konuşulamaz, konuşulmaya çalışılır. Ama sözcükler de tıpkı zaman gibi boşluğa asılır kalır. Bir sohbet tadı yakalanılamaz, sessizliğe teslim olunur. Yerinden kalkıp sokak kapısına yol alan kısacık koridorun başıyla balkon kapısı arasında turlamaya başladı. Giyilmeye hazır çizmeleri değdi gözlerine. Nasıl da parlıyorlardı. Yumuşak bir duygu okşadı geçti yüzünü. Onları biraz önce büyük oğlu Ömer özenle boyamış, fırçalamıştı. Çocukları... Sarı kanaryası Gülderen, genç kız olmuştu artık. Sonra Ömer... Büyük oğul, afacan oğul... Ardı sıra Öner... Hasta olmasa ne vardı? Yaktı geçti tanıdık bir acı yüreğini. Bir de Sema... Sema ki, orta yaşının gençlik aşısı... Paytak paytak yürüyen, içim içim gülen Sema... 22 şubat 1962'de emekli edildikten sonra maliye müfettişi olarak çalışmaya başlamıştı. Ailesini, "Birileri bu gece gelip size benim nerede olduğumu sorabilirler. Onlara bazı teftişler için İstanbul'a gittiğimi söyleyin" diye öğütlemişti bu yüzden. Karısı, böyle durumlarda kendisi kadar sağlam dururdu. Tehlike anında, yüreğinin atışı kendi kulaklarında çınlasa da, karşısındakiler onun içindeki depremi anlayamazlardı. "Yarın büyük gün olacak" diye geçirdi içinden... Esma ile dört çocuğu emin ellerdeydi. Ağabey gibi sevdiği kayınbiraderi Mustafa Türker de emekli bir subaydı. Kendisi ne kadar ihtilallerin içindeyse, Mustafa o kadar dışındaydı. En son kayınbiraderiyle sarılıp vedalaşmışlardı. Veda olmaya veda... Hem bu kaçıncı kez, kelle koltukta. Ama yarın... Yann bir başka öpecekti onları, bir başka sarılacaktı hepsine... Yeniden ve ayrı ayrı... 4 27 mayıs 1960'ta her şey çok gizli olmuştu... Evde o gece ihtilal olacağını yalnızca Esma biliyordu. Çocukların hiçbir şeyden haberi yoktu. Mustafa'yla da gizlice görüşmüş, önemli bir hareket olacağını söylemiş, "Karım, çocuklarım sana emanet" demişti. O gece Esma, kendi evinde kalmış, çocuklarını yatırıp, annesi gibi bildiği ablası Sıdıka da uyuduktan sonra, radyoyu kulağına dayamış, pencere önünde saatlerce zaferin işaretini beklemişti. Fethi, 27 Mayıs sabahı bir fırsatını bularak evine uğramış, karısını ve çocuklarını "zafer tadında" öpmüş, ardından atını Ankara sokaklarına sürüp, ihtilal kutlamalarını çığlık çığlığa yaşamıştı. Sonra? İçinde zafer tadını yok eden bir duygu uyandı anılarının depreşmesiyle beraber. Derken, bir öfke kıvılcım aldı. Ne diye onca genç subay kellesini koltuğuna alıp 27 Mayıs'ı yaptı? Böyle olsun diye mi? 22 şubat 1962 günü hızla geçti aklından. İhtilalden iki yıl sonra, doğaçlama direnişleri, yeni bir ihtilalin doruğuna ulaşmış, ardından pazarlıklar başlamıştı. Zaferi kendi ellerimizle hükümete teslim ettik... Niye? Bunu şimdi deşmenin anlamı yoktu. Sinirlerini sağlam tutmalıydı. Olayın hemen ardından, zaferi kime teslim ettilerse, işte onlar tarafından, emeklilik yoluyla ordudan tasfiye edilmişlerdi. Yüzündeki bir kas seğirdi. Eliyle seğiren kasını ovuşturdu. 22 Şubat direnişi safları daha da keskinleştirmişti. Gerginleşen kaslarında dolaşan parmakları onu sakinleştirdi. Herkes onların gücünü anlamıştı. Emekli edilen subaylara kimse "yenilmiş" gözüyle bakmıyordu. Üniformaları yoktu ama, genç subaylar da, Harbiyeliler de eski komutanları Talat Aydemir'i gördükleri yerde selam duruyorlardı. Ülkede huzursuzluk, istikrarsızlık almış başını gidiyordu ve onlar tek muhalif hareket haline gelmişlerdi. Basında etkin isimler onları destekliyor, öğretim üyeleri görüşmelere katılıyor, siyasetçiler kendileriyle işbirliği yapıyorlardı. 27 Mayıs öncesine benzer bir tablonun ortaya çıkmasına ise en büyük tepki gençlerden geliyordu. Daha bir yıl önce aldığı sarı çiçekli koltuk takımlarının üzerinde gezdirdi gözlerini. Ordudan emekli edilince, sandıkta biriken parasını almış, evine ilk koltuk takımını getirtmişti. Bu, onun ordudan aldığı son para olmuştu. Adı emekliydi ama emeklilik maaşı yoktu. Bütün hakları elinden alınmıştı. Maaşımı kestiniz de ne oldu? Sonra daha fazlasını kazanmaya başladım! Ama mesleğim... Ama üniformam!.. Nerelere kayıyordu aklı böyle bir zamanda. Kendisine şaşırdı. Sabırsızlıkla dışarıyı kolaçan etti. Gelen giden yoktu. Harekât planını bir kez daha geçirdi zihninden. Düğmeye basacakları yer evine ne kadar da yakındı... Aylardır bu planı düşünüyordu zaten. Tekrarlamasına gerek yoktu. Biraz sonra hiçbir şey düşünmeye zamanı olmayacaktı. Fitil ateşlendiği anda, hızla daralan, patlamalara hazır bir döngünün içine girmiş olacaktı. Hem belki de son kez oturuyordu evinde. Ölümüne girmemiş miydi bu davaya? Risk büyük değil miydi? Bir kurşuna hedef olma olasılığı çok mu uzaktı? Ya da... "Kaybetmek" riskini hızla sildi düşüncesinden. Yeniden döndü kaldığı yere... Yıllarca hiç yakınmadan salondaki divanlarda konuklarını ağırlayan Esma nasıl da sevinmişti koltuk takımlarına... Onun sevincine şaşırmıştı. Demek ki özenmişti Esma. Özenmişti de hiç belli etmemişti. Oysa onun bu koltuklara oturacak neredeyse hiç zamanı olmuyordu. Çocuklar, yemek, çamaşır, temizlik, bulaşık... Yalnızca onlar olsa iyi... Hiç bitmeyen konuklar, hiç bitmeyen konuklara yapılan hiç bitmeyen servisler... Harbiyeliler az mı oturmuşlardı bu koltuklarda? Esma, bir gün olsun "of “ dememişti. İkramını yapınca, içeride bir yerlere çekilirdi... Erol Dinçer'in o çok tanıdık sesine döndü. "Vakit daraldı" diyordu. Ağır aksak, insanı deliye çeviren bir uyuşuklukta ilerleyen zaman epeyce yol almıştı gerçekten de. Şaştı. "Yarın büyük gün olacak" diye düşündü yeniden. Damarlarındaki kan coşkun bir ırmak gibi vücudunda yol alıyor, bedenini enerjiyle dolduruyordu. Bu kez tehlike de, zafer de daha büyük olacaktı. Cenk var cenk, ruhumuza denk! İhtilal içimizde hevenk hevenk!.. 5 Evden çıkıp Erol Dinçer'in arabasıyla yola çıktılar. Zaman bir bobinden boşalan tel gibi hızla akmaya başladı. Sedat Ünal'ı bazı hazırlıkları yapmak üzere Gülhane Hastanesi'nin önünde bıraktılar, Balgat'a doğru ilerlediler. Söğütözü'nde, gözlerden uzak bir arazinin önünde Erol Dinçer arabayı park etti. Çılgın bir geceye doğru yol aldığını bilmeyen Söğütözü'nün mahmur karanlığı, ihtilalcilerin üzerini siyah bir tül gibi örtmüştü. Sivil giysilerini çıkarıp, üniformalarını giymeye başladılar. "Çabuk olalım gençler" dedi Fethi Gürcan... Binici pantolonu, formunu yitirmeyen bedenine aynı rahatlıkla oturmuştu. Açık haki gömleğinin üzerine koyu haki ceketini giydi. Şimdi yeniden Binbaşı Fethi Gürcan'dı. Kemerini kuşandı, silah tutmaya alışık elleriyle tabancasını beline yerleştirdi. Harekât başlamıştı. İlk hedef Tank Okulu'ydu. Hemen yola koyuldular. 2 Ağrı Dağı'nın eteklerine otursan, Tendürek Dağı'nı seyredersin... Sağın dağ, solun dağ... Sanki, genişleyip daralan bir vadidesin... Yüzbaşı Mehmet Hamdi Bey'in yeni görev yeri, Doğubeyazıt'ta, İran sınır karakoluydu... Alayın hesap memuru olarak görevlendirilen Mehmet Hamdi Bey, Dünya Savaşı'nın ardından Mustafa Kemal'e gönül verip Kurtuluş Savaşı'na katılmış, alaydan girdiği askerlikte yüzbaşılığa kadar yükselmişti. Doğubeyazıt'a tayin olduğu 1929 yılında, Cumhuriyet devrimleri tam hız yol alıyor, bu hızlı değişim ise toplumun kimi kesimlerinde tepki yaratıyordu. Geçen sürede yaşanan isyanlar bastırılmıştı ama çalkantılar dinmemişti. Dünyada yaşanan ekonomik kriz de, henüz emekleme dönemindeki Cumhuriyet Türkiyesi'ni DEVAMI-TAM METİN http://www.onergurcan.org/Fethi%20GURCAN/IHTILALIN%20SUVARISI-% |