left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Süvari arrow İHTİLALİN SÜVARİSİ
Thursday, 24 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
İHTİLALİN SÜVARİSİ Yazdır E-posta
Yazar Nesrin TURHAN   
Sunday, 26 June 2011

Süvari

"Benim tabirim muştadır. Vurucu kuvvettir.

Herkes piyasadan çekilmiştir, muşta ortada

kalmıştır."

Fethi Gürcan

20 mayıs 1963.

Sample ImageYatak odasına girdi, elbise dolabının kapısını açtı... Üniforması aynı yerde duruyordu. Hep

temiz, kesinlikle ütülü, ulaşılması en kolay yerde, her zaman giyilmeye hazır...

Aylardır bu geceyi bekliyordu. Ölümüne bir gece, ölümüne bir deli mayıs... Mesleğiyle

birlikte üniformasını da yitireli, bir yıldan fazla olmuştu. Yıllarca at üzerinde yarışırken, ter olup

boşalan heyecanını paylaşmıştı üniforması onunla. Kağızman'ın soğuğuna göğüs germiş,

Viyana'da atıyla birlikte dörtnala koşmuş, aldığı kupalara birlikte dokunmuştu... Bir ihtilal gecesinin

heyecanını Çankaya Köşkü'nde, cumhurbaşkanının tutuklanması sırasında paylaşmış, bir

kurşuna hedef olmayı göze aldığında, tenine ten olmuştu... "İyi günde ve kötü günde..." Ölümüne

beraber... Belki nesnelerin de yüreği vardır. Onlar da sever mi? Ayrılıklardan yaralanır, kavuşmayı

sadık bir sevgili gibi özlemle beklerler mi? Kucaklarcasına çıkardı dolaptan üniformasını, geniş bir

poşete yerleştirdi. Tabancasını çoktan bakımdan geçirmişti. Her şey hazırdı.

Kırk bir yaşındaydı ve emekliydi. "Öyle sansınlar!" diye gürledi içinden bir ses... Yaşadığı

her günü, bütün ayrıntılarıyla anımsayacak bir belleğe sahipti. Yirmi bir yılı çabucak çıkardı

yaşamından, gencecik bir Harbiyeli olduğu günlerde kulağına yerleşip, hiçbir zaman kaybolmayan

ses çınladı bu kez kulaklarında. Dev bir erkek korosunun, tüfekle bütünleşen hareketlerine, aynı

ritimde yansıyan dinamik, kararlı, inançlı bir ses:

"Vatan! Sana! Canım! Feda!"

Neşelendi birden, inancı perçinlendi. Kazanacaklardı! Generaller hükümetten yanaymış,

ne gam! Harbiyeliler hâlâ aynı yemini ediyorlardı. Çekirdek kadroda yer alanların görevleri ince

ince hesaplanmıştı. Herkes üzerine düşeni yaparsa... Yapacak! Bu ihtilali, Türkiye'nin dört bir

yanından toparladığı kursiyer subaylar ve Harbiyelilerle birlikte kazanacaklardı. Saatler geri

saymaya başlamıştı. Kapıyı araladı:

"Esma!.."

Akşam sofra yine kalabalık olacaktı, Esma yine mutfaktaydı. Yaklaşan ayak seslerine

programladı kendisini. Yatak odasına girer girmez, kapının arkasına çekip, bir delikanlı saflığında

sarıldı on dokuz yıllık karısına. Bir kaçamak kadar içten, bir kaçamak anındaki kadar heyecan ve

sevgi dolu...

"Esmam" dedi, ellerini onun saçlarında usulca gezdirerek:

"Bu ihtilali kazanacağız ve sen yeniden bir subay karısı olacaksın."

"Kazanacaksınız..."

"Ama sana anlattığım gibi... Bu işin tehlikesi çok büyük. Ben canımı ortaya koydum bir

kere, kellem koltuğumda. Bana bir şey olursa..."

3

Esma, parmaklarını onun dudaklarına kilit yaptı çabucak:

"Olmayacak!.."

"Olmayacak... Ama unutma, bir terslik olursa, inadına dimdik duracaksın. Çocuklarımıza

da kendin gibi durmalarını öğreteceksin. Kimseden bir şey dilenmeyeceksin. Başını öne

eğmeyeceksin. Hep benim Esmam olacaksın. Söz mü ?"

Bu kez Esma sarıldı kocasına, "Böyle söz mü istenir?" dedi. "Ben başımı öne düşürür

müyüm? Bilmez gibi konuşma Fethi."

Kapı zilinin sesini duyunca dışarıya kulak kabarttılar. Çocuklardan biri kapıyı açmıştı.

Esma'nın ağabeyi Mustafa'nın sesini tanıdılar.

"Mustafa Ağabey yanında" dedi Fethi iyice kısık bir ses tonuyla, "o hep yanında olacak."

Odadan çıkmadan önce bir kez daha sarıldılar birbirlerine. Yine kaçamak,

yakalanacaklarmış tadında, kısacık...

"Ben de gelirim seninle!.."

"Olmaz Mustafa Ağabey. Bu iş riskli. Sende altı, bende dört çocuk. Hepsi sana emanet.

İlhan Yengem de, Esma da sana emanet. Birazdan bizim gençler gelirler. Birlikte yemek yeriz,

sonra alır Esma'yı, çocukları sizin eve gidersiniz."

"Onları bizim eve bırakıp gelirim seninle."

"Mustafa Ağabey. Sen bekle... Sakın evden çıkma. Çocukların başından ayrılma. Gözüm

arkada kalır yoksa." .

Mustafa'ya karşı koymak zordu. Yıllardır en yakın arkadaşıydı. Ama ağabey gibi de sevip

saymıştı onu. Saygısızlık etmek olmazdı:

"Ağabey, merak etme. Gerekirse, ben seni aldırırım evden. Benden haber gelmedikçe

çıkma ne olur!"

Sonunda istemeden kabullendi Mustafa.

Çok geçmeden, Emekli Süvari Binbaşı Fethi Gürcan'ın ihtilalde birlikte hareket edeceği

gençler, Erol Dinçer, Turgut Saltoğlu, Münip Tepeci ve Sedat Ünal geldiler. İçlerinde emekli

olmayan tek asker Sedat Ünal'dı.

Yemek, ihtilal havasından uzak, çoluk çocuk birlikte, neşe içinde yendi.

Emekli Yarbay Mustafa Türker, ayrılış saatinin geldiğini anlamıştı. Kız kardeşini ve

yeğenlerini alıp kendi evine doğru yol aldı. Aldığı yol hayli kısa... Ankara Anıttepe'deki Emekli

Subay Evleri'nde, C bloklardan, A bloklara...

Evde kalanlar için artık harekât saatini beklemekten başka bir şey kalmamıştı. Beklemeleri

bilmeyen yoktur. Saat ne zaman soluk soluğa koşmaya hazırlansa, "start" verildiği ana kadar hiç

ilerlemiyormuşçasına ağırlaşır. Her an, acı içinde kıvranan bir hastanın dakikaları gibi uzar da

uzar. Yaşam da, beklemek de hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Öyle zamanlarda konuşulamaz,

konuşulmaya çalışılır. Ama sözcükler de tıpkı zaman gibi boşluğa asılır kalır. Bir sohbet tadı

yakalanılamaz, sessizliğe teslim olunur.

Yerinden kalkıp sokak kapısına yol alan kısacık koridorun başıyla balkon kapısı arasında

turlamaya başladı. Giyilmeye hazır çizmeleri değdi gözlerine. Nasıl da parlıyorlardı. Yumuşak bir

duygu okşadı geçti yüzünü. Onları biraz önce büyük oğlu Ömer özenle boyamış, fırçalamıştı.

Çocukları... Sarı kanaryası Gülderen, genç kız olmuştu artık. Sonra Ömer... Büyük oğul, afacan

oğul... Ardı sıra Öner... Hasta olmasa ne vardı? Yaktı geçti tanıdık bir acı yüreğini. Bir de Sema...

Sema ki, orta yaşının gençlik aşısı... Paytak paytak yürüyen, içim içim gülen Sema...

22 şubat 1962'de emekli edildikten sonra maliye müfettişi olarak çalışmaya başlamıştı.

Ailesini, "Birileri bu gece gelip size benim nerede olduğumu sorabilirler. Onlara bazı teftişler için

İstanbul'a gittiğimi söyleyin" diye öğütlemişti bu yüzden. Karısı, böyle durumlarda kendisi kadar

sağlam dururdu. Tehlike anında, yüreğinin atışı kendi kulaklarında çınlasa da, karşısındakiler

onun içindeki depremi anlayamazlardı.

"Yarın büyük gün olacak" diye geçirdi içinden... Esma ile dört çocuğu emin ellerdeydi.

Ağabey gibi sevdiği kayınbiraderi Mustafa Türker de emekli bir subaydı. Kendisi ne kadar

ihtilallerin içindeyse, Mustafa o kadar dışındaydı.

En son kayınbiraderiyle sarılıp vedalaşmışlardı. Veda olmaya veda... Hem bu kaçıncı kez,

kelle koltukta. Ama yarın... Yann bir başka öpecekti onları, bir başka sarılacaktı hepsine...

Yeniden ve ayrı ayrı...

4

27 mayıs 1960'ta her şey çok gizli olmuştu... Evde o gece ihtilal olacağını yalnızca Esma

biliyordu. Çocukların hiçbir şeyden haberi yoktu. Mustafa'yla da gizlice görüşmüş, önemli bir

hareket olacağını söylemiş, "Karım, çocuklarım sana emanet" demişti. O gece Esma, kendi

evinde kalmış, çocuklarını yatırıp, annesi gibi bildiği ablası Sıdıka da uyuduktan sonra, radyoyu

kulağına dayamış, pencere önünde saatlerce zaferin işaretini beklemişti.

Fethi, 27 Mayıs sabahı bir fırsatını bularak evine uğramış, karısını ve çocuklarını "zafer

tadında" öpmüş, ardından atını Ankara sokaklarına sürüp, ihtilal kutlamalarını çığlık çığlığa

yaşamıştı.

Sonra? İçinde zafer tadını yok eden bir duygu uyandı anılarının depreşmesiyle beraber.

Derken, bir öfke kıvılcım aldı.

Ne diye onca genç subay kellesini koltuğuna alıp 27 Mayıs'ı yaptı?

Böyle olsun diye mi?

22 şubat 1962 günü hızla geçti aklından. İhtilalden iki yıl sonra, doğaçlama direnişleri, yeni

bir ihtilalin doruğuna ulaşmış, ardından pazarlıklar başlamıştı.

Zaferi kendi ellerimizle hükümete teslim ettik... Niye?

Bunu şimdi deşmenin anlamı yoktu. Sinirlerini sağlam tutmalıydı. Olayın hemen ardından,

zaferi kime teslim ettilerse, işte onlar tarafından, emeklilik yoluyla ordudan tasfiye edilmişlerdi.

Yüzündeki bir kas seğirdi. Eliyle seğiren kasını ovuşturdu. 22 Şubat direnişi safları daha

da keskinleştirmişti. Gerginleşen kaslarında dolaşan parmakları onu sakinleştirdi. Herkes onların

gücünü anlamıştı. Emekli edilen subaylara kimse "yenilmiş" gözüyle bakmıyordu. Üniformaları

yoktu ama, genç subaylar da, Harbiyeliler de eski komutanları Talat Aydemir'i gördükleri yerde

selam duruyorlardı. Ülkede huzursuzluk, istikrarsızlık almış başını gidiyordu ve onlar tek muhalif

hareket haline gelmişlerdi. Basında etkin isimler onları destekliyor, öğretim üyeleri görüşmelere

katılıyor, siyasetçiler kendileriyle işbirliği yapıyorlardı. 27 Mayıs öncesine benzer bir tablonun

ortaya çıkmasına ise en büyük tepki gençlerden geliyordu.

Daha bir yıl önce aldığı sarı çiçekli koltuk takımlarının üzerinde gezdirdi gözlerini. Ordudan

emekli edilince, sandıkta biriken parasını almış, evine ilk koltuk takımını getirtmişti. Bu, onun

ordudan aldığı son para olmuştu. Adı emekliydi ama emeklilik maaşı yoktu. Bütün hakları elinden

alınmıştı.

Maaşımı kestiniz de ne oldu? Sonra daha fazlasını kazanmaya

başladım! Ama mesleğim... Ama üniformam!..

Nerelere kayıyordu aklı böyle bir zamanda. Kendisine şaşırdı. Sabırsızlıkla dışarıyı

kolaçan etti. Gelen giden yoktu. Harekât planını bir kez daha geçirdi zihninden. Düğmeye

basacakları yer evine ne kadar da yakındı... Aylardır bu planı düşünüyordu zaten. Tekrarlamasına

gerek yoktu. Biraz sonra hiçbir şey düşünmeye zamanı olmayacaktı. Fitil ateşlendiği anda, hızla

daralan, patlamalara hazır bir döngünün içine girmiş olacaktı. Hem belki de son kez oturuyordu

evinde. Ölümüne girmemiş miydi bu davaya? Risk büyük değil miydi? Bir kurşuna hedef olma

olasılığı çok mu uzaktı? Ya da... "Kaybetmek" riskini hızla sildi düşüncesinden. Yeniden döndü

kaldığı yere...

Yıllarca hiç yakınmadan salondaki divanlarda konuklarını ağırlayan Esma nasıl da

sevinmişti koltuk takımlarına... Onun sevincine şaşırmıştı. Demek ki özenmişti Esma. Özenmişti

de hiç belli etmemişti. Oysa onun bu koltuklara oturacak neredeyse hiç zamanı olmuyordu.

Çocuklar, yemek, çamaşır, temizlik, bulaşık... Yalnızca onlar olsa iyi... Hiç bitmeyen konuklar, hiç

bitmeyen konuklara yapılan hiç bitmeyen servisler... Harbiyeliler az mı oturmuşlardı bu

koltuklarda? Esma, bir gün olsun "of “ dememişti. İkramını yapınca, içeride bir yerlere çekilirdi...

Erol Dinçer'in o çok tanıdık sesine döndü. "Vakit daraldı" diyordu. Ağır aksak, insanı deliye

çeviren bir uyuşuklukta ilerleyen zaman epeyce yol almıştı gerçekten de. Şaştı.

"Yarın büyük gün olacak" diye düşündü yeniden. Damarlarındaki kan coşkun bir ırmak gibi

vücudunda yol alıyor, bedenini enerjiyle dolduruyordu. Bu kez tehlike de, zafer de daha büyük

olacaktı.

Cenk var cenk, ruhumuza denk!

İhtilal içimizde hevenk hevenk!..

5

Evden çıkıp Erol Dinçer'in arabasıyla yola çıktılar. Zaman bir bobinden boşalan tel gibi

hızla akmaya başladı. Sedat Ünal'ı bazı hazırlıkları yapmak üzere Gülhane Hastanesi'nin önünde

bıraktılar, Balgat'a doğru ilerlediler. Söğütözü'nde, gözlerden uzak bir arazinin önünde Erol Dinçer

arabayı park etti.

Çılgın bir geceye doğru yol aldığını bilmeyen Söğütözü'nün mahmur karanlığı, ihtilalcilerin

üzerini siyah bir tül gibi örtmüştü. Sivil giysilerini çıkarıp, üniformalarını giymeye başladılar.

"Çabuk olalım gençler" dedi Fethi Gürcan... Binici pantolonu, formunu yitirmeyen bedenine aynı

rahatlıkla oturmuştu. Açık haki gömleğinin üzerine koyu haki ceketini giydi. Şimdi yeniden Binbaşı

Fethi Gürcan'dı. Kemerini kuşandı, silah tutmaya alışık elleriyle tabancasını beline yerleştirdi.

Harekât başlamıştı. İlk hedef Tank Okulu'ydu. Hemen yola koyuldular.

2

Ağrı Dağı'nın eteklerine otursan, Tendürek Dağı'nı seyredersin... Sağın dağ, solun dağ...

Sanki, genişleyip daralan bir vadidesin...

Yüzbaşı Mehmet Hamdi Bey'in yeni görev yeri, Doğubeyazıt'ta, İran sınır karakoluydu...

Alayın hesap memuru olarak görevlendirilen Mehmet Hamdi Bey, Dünya Savaşı'nın ardından

Mustafa Kemal'e gönül verip Kurtuluş Savaşı'na katılmış, alaydan girdiği askerlikte yüzbaşılığa

kadar yükselmişti.

Doğubeyazıt'a tayin olduğu 1929 yılında, Cumhuriyet devrimleri tam hız yol alıyor, bu hızlı

değişim ise toplumun kimi kesimlerinde tepki yaratıyordu. Geçen sürede yaşanan isyanlar

bastırılmıştı ama çalkantılar dinmemişti. Dünyada yaşanan ekonomik kriz de, henüz emekleme

dönemindeki Cumhuriyet Türkiyesi'ni

DEVAMI-TAM METİN

http://www.onergurcan.org/Fethi%20GURCAN/IHTILALIN%20SUVARISI-%

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
yzübaşı sedat ünal : kendisi dedem olur onu o kadar çok özlüyorum ki canım dedecim keşke hayatta olsan kendisini pek fazla göremedim 60 yaşında vefat etti.. babamdan dinliyorum anca savaşlarını 6 ay hücrede kaldığını ve 4 sene hapiste yattığını çocuğunu ve karısını göremediğini çok çileler çektiğinin inanın burda okuyuncaa çok duygulandım onu çok özlüyorum..
Gönderen ŞEYMA ÜNAL on Thursday, 29 December 2011 at 6:56

Sizi tanımaktan memnun oldum Ömer bey , şimdi hikayenizin tamamını okumalıyım.
Gönderen Aydın Arpat on Tuesday, 12 July 2011 at 12:25

Bu sayfalarda saatlerimi geçiririmde,acaba bazılarını facebook ta paylaşabilirmiyim.
Gönderen Aydın Arpat on Tuesday, 12 July 2011 at 11:40


 1  2  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 2 ( 3 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: İHTİLALİN SÜVARİSİ ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right