|
Geçen yıl elime altmışlı yıllara ait Türk Solu dergisi arşivinin bir kısmı geçmişti. Uzun uzadıya incelediğimde o zamanlar entelektüellerin yapmış oldukları tartışmaların ne kadar üst boyutta olduğunu görmüş idim. Hikmet Kıvılcımlı’dan Mihri Belli’ye kadar dönemin tüm aydın ve entelektüelleri sayfaları doldurmuştu. Hemen hemen tüm sayfaları ayrı bir felsefi değer taşımakta idi. Bu günkü Türk solu dergisine baktığımda eskisi ile büyük ayrıklılıklar var. Hem fikir olarak hem de tarz olarak. Bu tarz düşünen insanlar bu dergiyi nasıl ele geçirmişler orası belli değil. İçeriği ise gerçek anlamda eski devrimcilerin sadece siluetlerine sahip çıkmakta ama görüşlerini kendi isteklerine göre saptırmaktadırlar. Deniz Gezmişi göklere çıkartıyorlar ama tipik nasyonal sosyalist gibi davranarak, onun ölüme giderken söylediği kardeşliğe dair sözlerle taban tabana zıt bir görüş beyan ediyorlar. Bu konsepti anlamakta mümkün değil, bir tarafta Che’nin resmi altında tam faşist görüşler. Kaldı ki bu tür açıklamaları en sağdaki MHP ve BBP bile vermiyor ve faşistçe buluyor. Birde utanmadan adlarına Türk Solu diyorlar. Bir çok yazarları da bunun farkında olarak ve utanarak, bu dergide yazdıkları halde “bu faşizan tavır nedir” diye soranlara kaçamak cevaplarla “benim bu dergi ile hiçbir bağım yoktur” diye cevap veriyorlar. Bunu yapanlarda vakti ile yargının en tepesinde olan adamlar. Bu şaşkın serzeştelerin niyeti, sadece bazılarını aklamaktır. Örneğin adları “Türk Solu” olsa bile, Türk Soluna en büyük darbeyi vuran 12 Eylül hakkında yazı dahi yazamamaktadırlar. Ama Gladio’yu afişe etmek isterken gerçekleri saptırarak, hedef şaşırtıp kendi içlerindeki Gladio işbirlikçilerini aklamaya çalışmaktadırlar. İnsaf bre peştamalsız natırlar. Hatta son yazıda Gökçe Fırat tipik 12 Eylülcü paşaların dili ile konuşup kardeş kavgasından bahsetmektedir. Ama aynı Gökçe Fırat utanmadan Kürtlere karşı iğrenç görüşlerini hayasızca açılamaktadır. Bizim itirazımız görüşlerine değil, bu görüşleri Türk Solu Başyazarı sıfatı ile yazmasına ve bu görüşleri de Türk Solu’nun görüşleri olarak lanse etmesinedir. Oysa kendine uygun onlarca faşist gazete var, gitsin orada yazsın, ama eminim ki onlar bile bu görüşleri sapkın ve tehlikeli bulacaklardır. Birde bu zat, şaklaban sürüsünün başyazarı olarak yazı yazmaktadır. Kızıl Elma’cı İ.P. nin MİT ajanı diye kovaladığı bu zatı muhterem kendi sapık ideolojisini rahat rahat üreteceği bir ortam bulmuş. Adından başka sol ile hiçbir alakası olmayan bu derginin ekibine iyi bakmak gerekir. Bu ekibin nereden beslendiği açık. Kendilerine ulusalcı diyen bu paryalar aslında bulundukları konumlardan tekmeyi yiyen ve bu yüzden intikam duyguları ile serseri mayın misali sağa sola savrulmuş, ne istediğini bilmeyen zavallılardır. Yazdıklarında hiçbir çözüm veya tutarlılık olmayan, sadece eleştiren ve hatta sadece çamur atan kazmanotlardır. Bunlar sadece de sola musallat olan kişiler değildir. Benzer hemcinsleri sağ kanatta da vardır. Ama onlar orada asla sırıtmazlar, hatta daha iyi anlaşılır ve daha rahat zehirlerini akıtırlar. Bunu yaparken de kitlelerinden taltif alırlar. Ama “Türk Solu” bu zırvalıkları kaldırmaz, sahiplenmez. Türk Solu dergisinin son sayısında Gökçe Fırat yine bilinçsizce ve bilgisizce, aç kalmış vahşi kurt misali, sırf birilerine yaranmak adına saldırılarda bulunmaktadır. Bu tür insanlar, tipik karakterleri gereği mesnetli suçlamalar bulamayınca çamur atma yoluna gitmektedirler. Çünkü bilmektedir ki yapanın yanına kar kalmaktadır. Zira kendilerini bir güç odağı olarak görmektedirler. Belki de güç odağıdırlar, bunu bilemeyiz ama şurası bir gerçek ki adamlar yalan, yanlış ve çirkin bir üslupla saldırıyorlar. Doğal olarak ta aklı başında insan olarak düşünüyorum, ya bunlar aptal, değillerse de ya ekonomik olarak güce sahipler yada siyasi olarak ellerinde güç var. Zira bu kadar yalanın birde mahkeme boyutu var. Bunu bilmeyecek kadar cahil değiller, olsa olsa çok zengin olabilirler ki tazminatı göze alırlar veya siyasi olarak çok güçlü olurlar böylece mahkemeyi etkileyebilirler. Ama zannediyorum dördüncü şık ta var, ağabeyleri akıllı, bu kafatasçı herifi piyon olarak gazlayıp duruyorlar. Ona da bir şey olursa kendilerinin kurtaracağını söylüyorlar. Zira ağabeylerinin bir kısmı eski hukuk bürokratları diğer bir kısmı da asker. Ama aslında şunu iyi biliyorlar ki çamur attıkları insanların mantığında “itle çuvala girilmez” var. Sayın Fırat son baş(!)yazısında sığ bilgileri – ki artık bunları ilkokul çocukları dahi biliyor- sanki çok engin ve özel olarak kendi tarafından çıkartılan bilgilermiş gibi sunuyor. Ama aslında yazının amacı bu değil. Gladio’yu, Kontr-gerillayı herkes biliyor. Ama yazısının niyeti bu olmamasına karşın yazıya böyle başlıyor. Amacı bir taraftan bazılarını aklamak iken öte yandan bazılarını karalamak. İşin kolayı da bunu yazının kurgusu için de herkesin nefret duyduğu bir konuyu seçiyor “Kontr-gerilla”. Yazıda enteresan saptamalar var. Bunu cahil biri okusa şöyle yorumlar: “Kontr-gerilla; 1960-1980 yılları arasında devlete sızmış ama devlete karşı olan, tamamen Amerika ve Nato çizgisinde hareket eden bir oluşumdur. Dünyadaki ayağı, özellikle Nato üyesi ülkelerdeki Koministlere karşı kurulan Gladio’dur”. Şimdi düşünelim, evet bunlar doğru ama burada bilinçli saptırmalar var. Birincisi Kontr-gerilla 1980 de bitmemiştir, faaliyetlerine hala devam etmektedir, biçimi de değişmemiş, tam tersi eskisinden daha da gaddar olarak tüm ülkenin üzerine çökmüştür. İkincisi devlete karşı değildir, tam tersi devlet içinde bilinçli olarak kurulmuş ve özelliklede sayın Fırat’ın asker ağabeyleri tarafından sevk ve idare edilmişlerdir. Bunun hukuki ayağını, yani kılıfı veya dokunulmazlığını da yargının içindeki hukukçu ağabeyleri sağlamışlardır. Üçüncüsü; dergilerinin bu günkü maddi kaynakları da kendini ulusal sermaye ilan etmiş olan ve o dönemdeki komando kamplarının finansörleridir. Oysa sayın Fırat bunların yerine Kontr-gerilla’nın ayakları olarak kimleri gösteriyor: birincisi; ordu içinde kendi ağabeyleri ile çatışmış askerleri (yanlış anlaşılmasın düşmanımın düşmanı dostum değildir), ikincisi; bürokrat ağabeyleri ile çatışmış bürokratları (özellikle hukukçuları), üçüncüsü; bunların hepsinin ipliğini pazara çıkartanları- işte Sarp Kuray’a bu noktada saldırmaktadır-, dördüncüsü ise Abdulah Öcalan’ın başında olduğu PKK, beşincisi ise iktidardaki AKP. Bu yazı, aslında Türk Solu dergisine çöreklenmiş olan bir çok eski’nin ortak görüşleridir. Kendilerini Ulusal Sol da diyen bu grup daha önceleri ve özellikle devlet erkanında görevli iken yaptıklarına karşı kapı önüne konmuş olmanın verdiği intikam duygusu ile, çok iyi bildikleri bu suçları, sanki başkaları yapmış gibi sağa sola atmaktadırlar. Örneğin Sarp Kuray’a cuntacı diyorlar. Ama yazdığı yazılarla Sarp Kuray kendi şahsında yapılan, amacıda Türk Sol hareketini ezmek olan bu planı ve işbirlikçilerini açıkça ifşa etmiştir. Zaten kıyamette buradan kopuyor. Sarp Kuray hangi cunta içinde yer almış: 9 Mart, sonuş ne olmuş; 9 Mart lağvedilmiş 12 Mart yapılmış ve 9 Mart içinde bulunan Sarp Kuray hapse atılmış. 12 Martın sonuçları da ortada. Bu paryalar karar versinler 9 Martı ezmek için yapılan 12 Mart cuntasını mı savunuyorlar, yoksa karşılar mı? 9 Mart savunmuyorlarsa nasıl oluyor da 21 Mayısı savunuyorlar. Bunun tek izahı var; içlerinde hangi harekette adam varsa onlar o çizgiyi savunuyorlar. Yani önlerine kim kemik atıyorsa ona göre havlıyorlar. 9 Mart’ı,12 Mart’ı savunmazlarken 27 Mayısı ve 12 Eylül’ü savunuyorlar. Bu nasıl mantıktır ben anlamadım, anlayan varsa beri gelsin Sarp Kuray’ın, Aslan Bulut ile yaptığı iki görüşmeye de katıldım. Bu görüşmenin amacı, ne röportaj nede birliktelik içindi, Türkiye’de barış için ne yapılabilir konusunda bilgi alış verişi idi (iki zıt görüşün konuya bakış açısının bir tespiti). Bu konu bilinçli bir şekilde sol basında sanki bir ittifak arayışı gibi lanse edildi. Ama savaş çığırtkanı, kafatasçı Gökçe Fırat bunu daha da abartarak, Sarp Kuray’ı Apo sözcüsü olarak gönderdi diyor. Herhalde şaşırmış, eğer Sarp Kuray Apo’nun sözcüsü olsa idi DTP’nin başında olurdu. Ayrıca okuma özürlü baş(!)yazar Sarp Kuray’ı okusa idi kullanılma konusunda yazdıklarını anlardı. Bunu daha önce de yazdık, burada ne pişmanlık nede itiraf var, bu bir özeleştiridir. Hiç özeleştiri yapmadıkları için bunun ne demek olduğunu anlayamaz. Allah bilir bu sözün üstüne “özeleştiri yapacak hiçbir şey yapmadım” diyebilir. Türkiye solu içinde bu lafı söyleyebilecek kişi hiçbir şey yapmamış kişidir yani evinden dışarı çıkmamış adamdır. Zaten Sarp Kuray bu gün Gökçe Fırat’ın eleştirdiği işleri yaparken, Fırat altında beş metrelik amerikan bezi ile sokak arasında misket oynuyordu herhalde. Gökçe Fırat’ın yazısını bitirirken ortaya koyduklarına katılıyorum; Türkiye Nato’dan çıksın, ABD ile askeri ve istihbarat ilişkilerini kessin. Ama yetermi, AB ile ilişkiler ne olacak, kendine ulusalcı diyen ama karın tokluğuna adam çalıştıran, sendikalı olduğu için işçileri işten atan, işçinin sosyal haklarını vermeyen ağabeyleri ne olacak. Bu gün Amerikaya karşı olan ama zamanında onların mallarını taşımak için ihalelere girip yağdanlık yapan ağabeyleri ne olacak. Görevli olduklarında Gladio’nun ayağı olan ama emekli olunca bir kenara atıldıkları için intikam ateşi ile tutuşan ağabeyleri ne olacak. Onlara hukuki olarak kalkanlık yapan hukukcu ağabeyleri ne olacak. Şimdi Deniz Gezmişi savunan ama onun idamına mecliste onay veren ağabeyleri ne olacak. |