left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Perşembe, 23 Ekim 2014
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
1970 ASSUBAYLAR YÜRÜYÜŞÜ Yazdır E-posta
Yazar http://www.emekliassubaylar.org   
Pazar, 15 Mayıs 2011

ASSOLİST DEĞİL....ASSUBAY ???

İşte can alıcı soru! Emir-komuta altında sesini dahi çıkaramayan, kendisine karşı yapılan haksızlıklara yürürlükteki kanunlar gereğince “haksızlık” diyemeyen assubaylar, en sonunda her şeyi göze almış, pasif eylemlerle ve Türkiye çapında sokak eylemleriyle kamuoyuna sesini duyurmayı başarmıştır. Peki bu eylemler tüm assubaylar tarafından gerçek anlamda sahiplenilmiş midir?

Ne yazık ki, bu soruya evet dememiz mümkün değil. 1970 eylemi ilktir. Daha çok Hava Kuvvetleri çapında yapılmış, diğer kuvvetlerden katılım çok az olmuştur.

1975 eylemleri ise diğer kuvvetlerden de ses bulmuştur. Yine bu eylemlerde Havacı Assubayların öncü rolde olduğunu söylememiz gerekir. En başta Hava Kuvvetleri ile ortak birliklerde çalışan Deniz Assubayları olmak üzere, Kara Kuvvetlerinden de assubaylar bu eylem sürecine katkı vermiştir. Hava Kuvvetleri birlikleri haricinde, daha çok kuvvetlerin ortak görev yaptığı birliklerde olaylar cereyan etmiştir.

Bu mesleği icra eden herkes biliyor ki, and içip Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız andan itibaren kanunlar pek çok hakkınızı kısıtlar. Normal karşılanan sivil dünyadaki sıradan bazı eylemler, kara kaplı kitaba göre cezalandırılması gereken çok önemli birer suç olarak çıkar karşınıza.

“Hele İç hizmet kanunu, askeri ceza kanunu bize hiç nefes aldırmıyordu, yan baktık: 7 gün, kaşının üzerinde gözün var: 14 gün, saçın uzun: 21 gün.. komutanın rütbesine göre 28 güne kadar rahatlıkla oda hapis cezası verilebiliyordu. Çalışma koşullarımız çok kötüydü, bakım personeline verilen iş tulumları çok sağlıksız ve kalitesizdi, çoğu günler buz gibi yağ ve yakıt kokulu hangarlarda sabahlara kadar çalıştığımız olurdu. Tabii ki bu gibi ağır koşullarda çalışan bizlerin aşırı ezilme, iş riski ve ağır sorumluluk nedeniyle daha çok itirazı oluyordu. Bu da daha çok suça teşvik demekti. İşte bu nedenle düşük sicil ve hapise girme şansımız diğer personelden daha çok oluyordu.

Bir de göz hapsi vardı: gündüz çalış, gece çalış, bir de; 2 saate bir imzaya git..Sırf ben burdayım, kaçmadım, gözünüzün önündeyim demek için! Sonra sabah tekrar çalış..Sicilin ise bağlı olduğun amirlere bağlıydı, Hava Kuvvetlerinde işini iyi yapan, mesleğini bilen bir kişi olmak, iyi sicil için yeterli değildi, masa başında oturup çalışanla bakım hangarlarında, uçak hatlarında çalışanın iyi sicile sahip olma şansı burada ayrılıyordu... Onlar 90- 100 sicil alırken bizler 60-70 barajını zor aşıyorduk, tabii ki insan ilişkilerinde özel yeteneği ve yağcılığı olanlar hariç!”

Emekli Assubay A. İnaler'in kaleminden o günlere dair tespitler bunlar. Eskiler daha iyi bilir; katıksız hapisler, göz hapisleri, oda hapisleri, sivil giyinmenin yasak olduğu günler, içtimalarda assubayların selam vermesinin yasak olduğu günler, Muayene ve Müracat içtimalarında ve denetlemelerde assubaylara sıra açtırma baskısı... Her hafta yapılan yasak yayın aramaları, zırt pırt imzalanan yasak yayın listesi tebellüğ tutanakları...Birlik komutanlarının gerek gördükleri takdirde, şahsi dolaplarınıza kadar aramalar yapması...Şu an aklımıza bile gelmeyen daha neler neler!

Tüm bunları yaşayan ve yine bunlara rağmen yüreğindeki vatan sevgisiyle hareket eden, Silahlı Kuvvetlerin onuruna layık bir şevkle görevini yapmayı düstur edinen assubaylar; her ne hikmetse sisteme bir türlü yaranamamıştır.

Böylesine ağır koşullarda yaşayan bir meslek grubunun zorluklar, hapisler ve baskılar karşısında tepki vermemesi zaten ilginç olurdu. Yine de assubaylar son ana kadar sağduyulu davranmış, kanunlarda belirtilen “ideal komutanın” astlarına sahip çıkmasını, astını koruyup kollamasını umutla beklemiştir. Gelin görün ki, ortaya çıka çıka ucube bir kanunname çıkmıştır. Hem ast olan, hem daha çok iş zorluğu ve güçlüğü çeken ve kanunlar önünde hep ezilen kesimin gönlü alınıp onore edileceği beklentisi boş bir hayal çıkmıştır. Bu durum karşısında komutanlar, komutanlık ve liderlik görevini layıkıyla beceremediği için, assubaylar pasif eylemler yapmak ve eşleriyle meydanlara inmek zorunda kalmıştır. Eğer assubaylar bugün acılı bir kuşağa ağıt yakıyorsa, bu sorumluluğunu yerine getiremeyen ve acz içine düşen komutanlar nedeniyledir. Assubaylar, bu eylemler sürecinde, sadece meşru müdafaa hakkını kullanmıştır.

Sistemin ve sistem kanunlarının baskısı altındaki insanların, yaşadığı haksızlığı bilmesine, bizzat yaşamasına ve sık sık dile getirip serzenişte bulunmasına rağmen hep birlikte eylem sürecine katılması beklenemez. Kaldı ki, assubayların gerçek bir halk kesiti olduğunu vurgulamıştık. Halk kesiti olmanın bir yanı da farklı düşünce ve yapıda olması ya da olmayı başarabilmesidir. Farklı düşünce ve yapıdaki insanların aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı tepkiyi vermesi mümkün değil. Sistemden korkular, kanundan korkular, amirden korkular, ekmek davası ve kaygısı, eş ve çocukların aç sefil kalacağı düşüncesi, sistemin küçük kariyer kırıntılarından beslenebilme umudu, atılma korkusu, hapis korkusu, zulüm ve işkence korkusu, yapılacak bir eylemin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğine yakışmayacağı kaygısı gibi etmenler; bu eylem sürecinde assubayların tam anlamıyla birlik ve bütünlük içinde hareket etmesini önlemiştir. Ayrıca assubayların yurdun dört bir yanında görev yaptığı ve o dönem iletişimin, haberleşmenin bugünkünden çok ilkel olduğunu da hesaba katmamız gerekir.

Assubayların nasıl bir yapıda olduğunu ve nereden geldiğini anlatmaya çalışırsak, durum daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Emekli Assubay Ökkeş Kadri Baçkır, şöyle özetliyor bu durumu:

“Genelde dar gelirli ailelerin çocuklarıyız. Üniversite imtihanlarında başarısız olduğumuzdan değil bu mesleği seçişimiz. Kısa yoldan hayata atılma düşüncemizden. Bir an önce maaşlı bir işimiz olsun, ailemize maddi destek verelim ya da en azından onlara yük olmayalım tasamızdan. Bizler kısa yoldan hayata atılacak, üniversite okumak için çırpınan küçük kardeşlerimize harçlık, hasta anamıza ilaç, kışları ceketsiz ve paltosuz geçiren babamıza ceket ve palto, bayramlarda konu komşuya iyi görünmesi için bir çift ayakkabı alacağız. Yıllardır delik tabanından su alan romatizmalı ayakları ısınsın isteyeceğiz.”

Daha güzel cümleler kurmayı denesem bile durumu bundan iyi özetleyemem. Yetmişli yıllarda insanların yamalı pantolonlarla gezdiğini, okullara kilometrelerce yürüyerek gittiğini, kaldırımlarda yürümeye kundura dayanmadığını da belirtelim ki, ülkenin bugünkü kadar zengin olmadığı net anlaşılsın. Hoş, o dönemin siyasetçilerinin Demirel ve Ecevit gibi müstesna insanlar olduğunu belirtsem yeterli; siz o zaman bu ülkenin ne halde olduğunu zaten, hemencecik anlayıverirsiniz. Kaldı ki, görev yaptığım dönemlerde, Sarıyer ve Fenerbahçe'de futbol oynamış Sercan ve Durmuş'un abileri ile de tanışma fırsatım oldu. İkisi de güzide birer Deniz Assubayı idiler. Hayat hikayelerinin özeti de aslında yukarıda yazılı satırlarda gizliydi. Onlar da kardeşleri kadar güzel futbol oynuyorlardı. Belki onlar da büyük takımlarda yer alabilirlerdi. Onlarla beraber çalıştığım ve futbol oynadığım için biliyorum ki, bu özelliklere fazlasıyla sahiptiler. Fakat, kendilerinden sonra gelen kardeşlerinin daha iyi bir geleceğe sahip olmaları için kısa yoldan hayata atılmayı seçtiler. Ailelerine ve kardeşlerine destek oldular. Cefakar ve fedakar davrandılar.

Assubayların halkın içinden geldiğini ve yine halk tipi kaygılar taşıdığını söyledikten sonra, eylem sürecinin Assubaylar arasında nasıl bir tepki gördüğünü anlatma faslına geçebiliriz.

1- Eylemi başlatanlar ve katılanlar: Bir eylem süreci öncelikle, cesur insanların attığı adımlarla başlar. Her şeyi göze alabilen, kendine güvenen ve akılcı taktikler geliştirebilen insanlar. Pek çok özveride bulunarak ve hatta kendisine yapılacak zulümlere katlanmayı da başarabilecek bilinçli ve yiğit adamlar. İşte assubayların eylem sürecini başlatanlar, katılanlar ve sürdürenler bu onurlu adamlar olmuştur.

2- Pasif destek verenler: Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bizzat eyleme katılmayı göze alamayanlar ama uygun zaman, zemin ve koşulda küçücük de olsa destek verenlerdir bu kesim. En azından eyleme katılanlara gönül birlikteliğini sunmuşlardır. Onların geride kalan ailelerine kol kanat germeye çalışmışlardır. Hapisteki arkadaşlarını ziyarete gitmeyi denemişler, maddi ve manevi katkı sunmuşlardır. Böylesi şeylerin bile gözetlendiği, jurnallendiği bir dönemde bunu yapabilmek dahi cesaret isteyen bir iştir. İşte bu meslektaşlarımız bu yürekliliği göstermişlerdir. Daha da ötesi, kimileri; sırf arkadaşlarına daha az zarar gelsin diye birliklerinde onların yerine de fedakarane çalışmış, mesleği ve meslektaş onuru adına görev açığı vermemeye özen göstermiştir. İsterseniz, o dönemi yaşayan meslektaşların kaleminden yazalım yine onları:

“ Kalbi yumruk kadar, yüreği mangal tutuksuz birkaç arkadaşımız; üç beş paket sigara, bisküvi ve biraz da meyve ile gelmişler Askeri Cezaevi Nizamiyesine. Fakat görüştürülmemişiz. Gelenler kimlerdi, ne dediler, nasıl döndüler o cezaevi kapısından hiç öğrenemedik. Ama getirdiklerinin bir kısmı belki de tamamı görevli erler tarafından bizlere ulaştırıldı. Tarih adına not düşmek ve belirtmek isterim.” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

“ Biz burada yatarken üslerdeki görevli arkadaşların zaten anası ağlıyor, personel eksikliğinden tam mesai yapıyorlar, izin falan pek yok veya çok kısıtlı. (...) Ziyaretci sayısı ise gün geçtikçe düştü... Bana gelen yok. (...) Dışarıda maaş alan personel;Üs içinde yardımlaşma fonları kurarak, içerde yatanlara destek oldu, ev kiraları ve temel ihtiyaçları karşılandı.” (E.Asb. A. İnaler)

“Olaylara karışmamış ya da karışamamış bazı duyarlı arkadaşlar, aralarında bir miktar para toplamışlar, sırf bizlere ulaştırılsın, katkıları olsun diye. Fakat o günler zor günler. Bizlere ulaşmak, aramak, hal hatır sormak, yardım toplamak niyetiyle dahi girişimde bulunmak çok zor ve de takipte. Ama yine de bazıları toplamış işte böyle bir yardım parasını. Bir kaç yüz, belki de birkaç bin lira... Doğrusu ne elimize geçti, ne de yakınlarımıza iletildiğine şahit oldum, duydum. O sebepledir ki bilmem ne kadar olduğunu! Bize ulaştırılsın diye TEMAY'a gönderildiğini duydum. Sonrası bilinmez bir hikaye ve dedikodular işte!” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

3- Sessizce boyun eğip baş çevirenler: Ekmeğimden aşımdan olurum diye düşünenlerin pek çoğu eylemden ve eylemci ailelerden uzak durmuş, daha da ötesi onlarla karşılaştığında görmezden gelip yol değiştirmiştir. En üsturuplusu bile başını eğmiş, görmezlikten gelmiş ve yoluna öylece devam etmiştir. Bunların bir çoğu, gerçekten iş ve aş kaygısı taşırken; bir kısmı da “nasılsa birileri çıkar kahraman olur ve biz de onların sayesinde iyi kötü bir şeyler alırız” düşüncesindedir.

“Maşalar varken ateşi elle tutmaya çalışmak onlar için gereksiz bir şeydir. Madem ki, birileri cesur bir şekilde ortaya atılmış ve sokaklara dökülmüştür, mesaj ilgili yerlere zaten gidecektir. Önemli olan mesajın gitmesi değil mi? Daha çok kişinin canı yanınca eylem çok mu daha iyi olacaktır? Daha fazla mı ses getirecektir? Nasıl olsa sistem yeteri kadar maaş vermektedir, aç yoktur, açlık yoktur, kıtlık yoktur. Karınlar doymaktadır Elhamdülillah! Fazlası için sokaklara dökülüp ortalığı karıştırmak kime ne sağlayacaktır ki? Sevgili amirlerimiz assubaylarını yeteri kadar düşünmektedir işte. Daha fazlası ayıptır, açgözlülüktür, günahtır. Yüce devletimiz ve büyük komutanlarımız bizim için iyi olanı her zaman düşünmektedir işte. Bu kadarını uygun gördülerse, baş kaldırmanın ve bölücülük yapmanın alemi yoktur. Zamanı geldiğinde daha fazlasını da verir onlar. Biz kendimizi onların emin ve kudretli ellerine teslim edelim yeter ki... Baş kaldırdıkça, sizin yüzünüzden bizler de kötü duruma düşüyoruz. Herkes tüm assubaylar sizin gibi asi ve bölücü zannediyor. Lekeliyorsunuz bizi...”

İşte yaklaşık olarak, bu kesimin taşıdığı düşünce böyledir. Belki daha fazlası da vardır ama bizce bu kadarına değinmek yeterlidir. Onları şöyle anlatıyor Ö. Kadri Baçkır:

“Haksızlığa boyun eğmiş, kaderine razı bazı arkadaşlar yanımıza dahi gelemiyor, gözlerini bizlerden kaçırıyorlardı. Daha neler neler...”

4- Muhittin Efendi Tiplemeleri: Dönemin tanıklarından Emekli Assubay Ö. Kadri Baçkır'ın anılarında hemen bir tip gözümüze çarpıyor: Muhittin Efendi. Görev yaptığımız süre içersinde hepimiz çoook miktarda Muhittin Efendi tanımışızdır sanmaktayım. Kimi zaman adları Muhittin olur, kimi zaman Mesut, Fuat, Ahmet, Engin, Ali, Veli... isimleri değişse de işlevleri değişmez. Küçük hesapları olan küçük adamlardır bunlar. Sistem dahilindeki küçücük ve anlık mevziler için, kişisel hesapları için yapamayacakları şey yoktur. Sistemin sözcüsü olurlar, gözcüsü olurlar. Jurnalcisi olurlar. Maşası ve hatta gerekiyorsa; sopası olurlar. Hani çok kullanılan bir tanımlama vardır: “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilebilmekten” bahseder. Belki de onları en iyi tanımlayan sözcük öbeği budur diyebilirim. Bunlar hakkında fazla kafa yormaya gerek yok, çünkü; her devirde ve her sistemde her daim böyle adamlar olmuştur. Hatta her meslek grubunda olmuştur.

Ne bileyim, siz adamı Türkiye'nin önde gelen gazetecilerinden falan bilirsiniz. Mektuplar, e-mailler ve fakslar gönderirsiniz. Adam da sizin derdinizi ülkenin başbakanına arz edecektir. Umut bağlamışsınızdır adamcağıza. O gün gelir çatar, bir de bakarsınız ki, sahibini görmüş köle gibi elleri ayakları birbirine dolaşmaktadır. Bir türlü sizin mesleğinizin adını söylemeyi becerememektedir adamcağız.

Yani darbeci generallere Boğaziçi yalılarında parti veren adamlar, ordunun astlarını ne kadar tanıyabilir ki? O adamın Assubay demeye dili döner mi sandınız? Türk Silahlı Kuvvetleri deyince adamcağızın aklına sadece şey geliyor yahu... Neydi, neydi hah buldum: “Paşaaaaam!

http://www.emekliassubaylar.org/component/k2/item/160-assubaylari-tanimak


Son Güncelleme ( Pazar, 15 Mayıs 2011 )
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
1975 Yılı'nda Diyarbakır'da görevliydim. Astsubayların eşleri eylem hazırlığındaydılar. 7.Kolordu Komutanı Korg.İbrahim Şenocak(ki daha sonra orgeneralliğe yükselmişti), garnizonda görevli tüm subay ve astsubayları orduevinin sinema salonunda toplamıştı. Astsubaylara eşlerine sahip çıkmalarını emrettikten sonra, şöyle konuştuğunu da anımsıyorum:

'Komünistler, sizleri zehirliyor. Onlara kanmayın. Zaten Karl Marx bile, Rusya'daki bolşeviklerin ihtilalini gördükten sonra 'Ben Marksist değilim' demişti.'

Rusya'daki Ekim Devrimi,bilindiği gibi 1917'de gerçekleştirilmişti. Oysa Karl Marx, 1883'te yaşamını yitirmişti. Dolayısıyla da, Sovyet Devrimi'ni görmesi olanaklı değildi. Ama bu generalin yaptığı ya bilgisizlik, ya da uyanıklıktı. Her iki durum da düşündürücüydü...

Erol Soysever
Gönderen EROL SOYSEVER on Pazar, 15 Mayıs 2011 at 11:06


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: 1970 ASSUBAYLAR YÜRÜYÜŞÜ ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 2512
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 17384729
Syndicate
 
left
Top! Top!
right