|
Türkiye’de sol içinde bulunduğumuz dönemde hastalıklı bir yapıdadır. Bu hastalığın ne olduğu konusunda çeşitli çalışmalar yapılmış, çok laflar söylenmiştir. Söylenmiş olan lafların hepsi doğrudur ama herhalde en doğrusu şimdiye kadar konulmuş olan sol programlar ile halkın istekleri arasındaki kan uyuşmazlığıdır. O zaman halkın isteklerinin tarihsel gelişimine bakmak gerekir ki, bu sol programların dayatılmasındaki başarısızlık ortaya çıksın. Bu topraklar insanoğlunun bu günkü medeniyet yürüyüşüne başladığı topraklardır. Ancak bu toprakların bu gününü değerlendireceksek çok eskilere gitmeğe gerek yok, 1071 Malazgirt savaşı bu konuda milat olarak alınabilir. 1071 referansında bu tarihin öncesinde iki nokta belirleyicidir. Birincisi bu toprakların her türlü amaçla geçiş noktası olması, ikincisi ise daha sonraki oluşumlara rehberlik edecek öncü göçleri almış olmasıdır. 1071 Malazgirt savaşı salt iki ordu savaşı değildir, aslında bir ittifaklar mücadelesidir. Bu ittifakların en önemli ayağı bir tarafı toparlayan Türklerdir. Türk tarafının toparlamış olduğu ittifakın önemli bir unsuru da Kürtlerdir. Yukarıda belirttiğim gibi 1071 öncesi Orta Asya’dan gelen öncü göçerler bu topraklarda kendilerine en yakın Kürtleri bulmuşlardır. Zira iç demokrasi , ortak çaba kısaca cezp edici komünal yaşam tarzını içinde barındıran bu göçebe kültürü bu iki toplumun kolayca kaynaşmasını sağlamıştır . Bu ittifak Bizans derebeyliğine karşı büyük zafer kazanmış , Anadolu yep yeni bir çehreye kavuşmuştur. Horasan ve Tebriz üzerinden büyük dalgalarla gelen Türkler hızla bu yeni topraklara dağılmışlardır. Bu dağılma belli bir düzen içinde olmasa da gelen kabileler kavga etmeksizin, hiç biri diğerinin toprağına göz koymaksızın yerleşmişlerdir. Bunda göçer olmaları ve mülkiyetsiz yaşama tarzı etkili olmuştur. Daha önce gelenler yerleşik yaşayışa geçmişler ve gelen ana dalgayı da bu düzene geçirme konusunda çalışmaya başlamışlardır. Bu yerleşik düzene geçiş devlet ricalinde de kabul görmüştür. Zira Selçuklu Hanedanı geldiği nokta ile bu yerleşik tarza alışıktır. Hemen geleneklere ters olsada yerleşik sabit bir başkent kurmuşlar ve para bastırmışlardır. Ama gelen yığınlar buna hazır değildir. Devletin bu konuda zorlayıcı olması bu güne kadar gelecek olan devlet-halk arasındaki çelişkinin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Yerleşik düzene geçiş Türklerle aynı ittifakta yer alan Ermenilerin istediği gibi Ermeni ve diğer yerleşik diğer kabilelerin kurduğu yerleşkeler etrafında oluşmuştur. Ama göçebe olan ana gövde buna direnmiştir. Sonuçta iki farklı toplum çözümlemesi oluştu ve iç çatışma sünni yerleşik devlet ile şaman kültüründen gelen gelenekçi toplumlar arasında dini eksenli senteze doğru kaydı. Bu çatışmanın ortaya çıkarttığı sentez; Şaman alt yapı üzerine oturtulmuş, İslami medeniyet çizgisinde kendine yakın gördüğü Hz Ali düşüncesinde, bundan dolayı Şia ile karıştırılan, ama aslında tamamen özgün olan Aleviliktir. Yerleşik düzene geçiş ile beraber özellikle kabile hayatının parçası olan demokratik sistem dağlara çekilmiş oldu. Kurumsal devlet yapısının tek merkezli oluşu beraberinde despotik bir yönetim tarzını ortaya çıkarmaya başladı. Bu yönetim anlayışı toprak ekonomisinde derebeylik sistemi azıttıkça hat safhaya ulaştı. Bu kurumsal devlet yapısının çıkışı ile birlikte, toplum bu iki çok güçlü ve köklü gelenek arasında sıkışıp kaldı. Halk derebeyi düzenine karşı tepkisini Baba İlyas ve Baba İshak öncülüğünde yapılan Baba-i isyanları ile gösterdi. Kurumsal devlet yapısının halktan kopuk olması bu iki güçlü yapının ülke gerçekleri üzerindeki sentezini imkansızlaştırdı. Selçukluların yerleşik yapısının yıkılması da yine göçer olan Türk kökenli kabilelerin bir ordu olarak Anadolu’ya akmasıyla oldu. Dağılma sürecinde, Selçuklular zamanında küçük yerleşkelere belirli sınırlar içinde verilmiş olan beylikler devletçiklere dönüşerek yeni bir süreç başlamış oldu. Bunlar içinde devlet geleneği olmayan, henüz eski geleneklerine bağlı olan Osmanlılar diğer devletçikleri birer birer kendilerine bağladılar. Bu konuda en büyük direnişi Anadolu’ya girişten itibaren devlet kültürü oluşturmuş Karamanlılar göstermiştir. Osmanlılar yerleşik düzeni örgütlerken gelenekçi yapıyı göz ardı etmemiş ve ortak toprak mülkiyeti ön plana çıkartmışlardır. Ama Bizans etkisi ve İslam’ın Sünni Muaviye çizgisi bu yapı ile çatışmaya başlayınca vakıf sistemini ekonomik hayatın içine sokmuşlardır. Bu gün bu sistemi iyi irdelediğimizde klasik bezirgan yapı özendirilmiştir. Bu durumda teknik üretici güçler yine eski yapıda kalmıştır. Bunun yanında ikinci kanat olarak gelen dalga (özellikle Horasan’dan gelen) bunu farklı olarak değerlendirmiştir. Bu halk yığınları Anadolu’da özellikle büyük yerleşkelere serpilmiş olsa da büyük kısmı Avrupa topraklarına geçmişler ve gerek Anadolu’da gerekse Rumeli’de küçük manifaktür ler oluşturmuşlar ve toprak düzeninde yeni yapılanmaya giderek toplum hayatını özgürleştirmişlerdir. Ancak bu yapı dinsel olarak devletle bütünleşemediğinden gerekli önemi kazanamamış ve hak ettiği gücü elde edememiştir. Çıkan bütün ayaklanmalarda da bu dinamik öncü olarak yer almıştır. Kurumsal devlet Türk manifaktür lerden korkarak yeni açılımlarını hep baltalamışlardır. Bu çatışma devletin kuruluş ve yükseliş aşamasında önemli görevler yapmış kurumların(Sipahiler,ahiler,tarikatlar gibi) tefeci bezirgan sermayenin etkisi altına girerek hızla dejenere olmasına neden olmuş ve çöküş sürecini başlatmıştır. Bilimsel sosyalizmin kuramcısı Karl Marks ve Engels’ten yüzlerce yıl evvel sosyalizmin nüvelerini taşıyan bu oluşumlar ilkel kapitalizmden (prekapitalizm) sosyalizme geçiş aşamasının ilk ipuçlarını vermişlerdir. 19 uncu yy. son yarısında dağılmaya yüz tutmuş Osmanlı İmparatorluğunun çoğu sürgün aydınları Avrupa’da Marksist felsefeyle tanışmışlardır. O zamanlar kapitalizm Avrupa’da oluşumunu tamamlamak üzereydi. Sosyalist düşünce akımları Avrupa’da ki gelecek olan bunalımlara çözümler olarak ortaya çıkmıştı. Bu akımlar Avrupa’daki sürgün, kaçak ve öğrenci GençTürkleri de etkilemiş ve bu düşünce sistemine doğru kayış başlamıştır. Tabi dikkat edilmesi gereken ideal yaşayış kavramını birleştiren Sosyalist düşünce, Avrupa’da kendi öz iktisadi yapısı ve buna uygun olan yaşam tarzından ortaya çıkmıştır. Gerçi Marks ve Engels Tarihsel ve Diyalektik Meteryalizm kuramı ile Sosyalizmi evrenselleştirmişlerdir. Sosyalist düşünceyi Türkiye’ye getirmek isteyen ama halkı iyi tanımayan Türk aydınları, batı uyumsuz bir ülkede tepkiyle karşılanmışlardır. Bu düşünce 17 Ekim Sovyet devrimi ile değişik bir boyut kazandı. Lenin, Marksist bir düzen kurmak için Sovyetleri yaratırken aslında Sosyalizmi Rusya’nın karmaşık yapısına akuple etmişti. Bu Türk Sosyalistlerini oldukça heyecanlandırmış ve hemen Sovyet yörüngesine sokmuştur. Yani tam Kapitalist olmayan, karmaşık yapıdaki bir ülke de Sosyalist olabilir görüşü ortaya çıkmıştır. Marksizm, Lenin ile yeni bir boyut kazanmıştı. Ancak Türk aydınları Leninizm’e sarılarak yine bir yanlışa imza attılar. Zira Lenin kendi öz yurdunda var olan siyasi ve ekonomik hayatı enine boyuna iyice irdelemiş ve güçler dengesini mükemmel kullanarak bu düzeni kurmuştu. Burada Lenin’in en büyük başarısı, tarihsel gelişimi itibarı ile ülkenin etkin ve kendine yakın güçlerini iyi tasniflemesi olmuştur. Bu güçleri Marksist düzlemde iyi işlemiş ve devrimi başarmıştır. Ancak sürekli devrim konusunda Troçki ile ters düşmüştür. Burada tokmağın topuzunu kaçıran Türk aydınları Lenin’in bu mükemmel pratiğini kendilerine rehber edinirken, asıl olan özgünlüğünü kendi ülkesi için bu programları yaptığını göz ardı etmişlerdir. Bazıları bununla da yetinmemiş her yeni devrimle kendilerine yeni bir rehber edinmişlerdir. Çin’de Mao ,Arnavutluk’ta Enver Hoca bunlardan bazılarıdır. Bu ülkelerin kapitalizmi tamamlamadan Sosyalizme yürümeleri uyanık aydınlara model olmuş ama halkta kendilerine taban bulamamışlardır. İlk etapta halka heyecan veren bu fikirler zamanla kendi iç çelişkilerinden dolayı halkta hayal kırıklığı yaratmıştır. Çünkü bu modellerin hiç birinin Türkiye halklarının orijinalitesine uyarlanması mümkün değildir. Marksın tespit ettiği gibi “doğa boşluk kabul etmez” tüm boşluklar bir şekilde doldurulur. İnsanların dimağlarında açılmış olan bu düzgün hayat isteği hemen sol söylemlerle dinci düşüncelerle doldurulmaya başlanmıştır. Bu durum aydınların toplumda yarattığı antipatik görüntü özellikle varoşlardaki eğitimsiz insan kompleksi ile birleşince dünyada eşi görülmemiş bir gelişme olmuş ve yoksul insanlarda milliyetçi bilinç gelişmiştir. Geri kalmış bir ülkedeki Milliyetçi gelişim, yabancı emperyalist güçlerin ülkedeki işbirlikçileri haline gelirler. Zira Milliyetçilik aslında Kapitalist olan ülkelere has bir gelişimdir. Diğer taraftan da dini ön plana çıkartıp “dinden uzaklaştık böyle olduk “ söylemindekiler halk içinde paye kazanmaya başladılar. Tabi bu kesim çok uyanık, kendi içinde iyi örgütlenerek ekonomik açılımlarda yaparak halkın gözünü boyamayı bildiler ve sonuçta bu gün iktidardalar. Maalesef geçmişin hızlı aydın solcuları da bu oluşuma karşı çaresizlik içinde. Zamanında çatıştığı güçleri bu çevrelere karşı desteklemeye başladılar (YÖK ,Ordu gibi). Daha da komiği böyle bir düzende demokratik tavır beklentisi içine girerek çeşitli girişimlerde bulunuyorlar. Bu düştükleri durumu iktidardakiler zafer kazanmış Romalı generaller edası ile aşağılayarak halka ifşa ediyorlar. Bunu da tüm sola mal ederek solun kan kaybına neden oluyorlar. Şimdi herkes takkelerini önüne koyup düşünmelidir. Tüm aydınlar hızla kendilerini emekli etmeliler veya gerçek öz eleştirilerini yapmalıdırlar (Gerçekten aydın iseler). Hepsi hızla sırça köşklerinden çıkıp Anadolu’ya, kasabalara, köylere ve şehir varoşlarına dağılmalılar. Halkın ne istediğini tam olarak anlamalılar. Ülkede işbirliği yapılabilecek güçleri Marksist zeminde iyice tasniflemeli ve dakika dahi geçirmeden bu gruplarla ittifaklar zorlanmalıdır. Bu durumda yep yeni ,özgün yani bizim olan bir program ile halkın önüne geçmelidirler. Halkın gerçek düşmanları olan ilkel Milliyetçiliği ve gericiliği deşifre etmelidirler. Bu beklenti sadece bu ülkenin değil tüm coğrafyanındır. Zira potansiyel olarak en güçlü ülke Türkiye’dir. Bunu başarabilecek kadrolar bu ülkede mevcuttur. Gerçek Sosyalistler kavgayı bırakıp tek vücut olmalıdırlar. Geleceği ancak bu kadrolar yazar. Yoksa tarih bunun hesabını mutlaka sorar. Ve unutulmamalıdır ki Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. |