|
Geçtiğimiz günlerde Emekli orgeneral Çetin Doğan’ın eşinin, kocasının yeniden tutuklanması üzerine bir gazetede yayınlanan röportajını okudum. İlgimi çeken bir bölümü aktarmak istiyorum. Büyük bir haksızlığa uğradıklarını belirttikten sonra, “… rutubetli duvarlar arasında, makarna yiyerek hayatlarını devam ettiremezler” diyordu. Hanımefendinin söylediklerini burada tekrarlarken, asla kendisini incitmek istemem. Hatta bu dayanışmacı tavrını saygıyla karşıladığımı da belirtmek isterim. Bizim ailelerimiz de her şartta arkamızda durdu. 1971 sürecinde, rahmetli sevgili annemin, benim durumuma yönelik büyük üzüntüsüne, çok genç yaşta sevgili kardeşim Sema’nın bir kaza sonucunda ölümü de eklenince, gözlerini kaybetmişti. Hayatının sonuna kadar da görmedi. Sonraki yıllarda görmeyen güzelim mavi gözlerinde, hep o acıların izlerini yakaladım. Bugün de sevgili eşim, sevgili ablam ve sevgili kardeşimin beni yalnız bırakmamak için çırpındıklarını ve acılarını içlerine gömdüklerini izliyorum. Ancak, hanımefendinin bu tespitlerinin, içeride yatan paşalar, beyler tarafından da tekrarlandığını medyadan izliyorum. O zaman kafama takılan bazı soruları sormak istiyorum: Acaba bugün kendilerine haksızlık yapıldığını haykıran ve “… rutubetli duvarlardan” şikayet eden bu paşalar, kendilerinin de sorumluluk yüklendiği dönemlerde cehenneme döndürülen Ziverbey’i, Mamak’ı ve Diyarbakır cezaevlerini biraz olsun akıllarından geçirmişler midir?
14.MART.2011/SİNCAN Sevgili kardeşim M. Kemal, Sana yazmayalı çok oldu. Değerli mektubunun elime geçmesinden bu yana uzun zaman geçti. Sevgili arkadaşım Celal’in her hafta muntazaman ziyaretime geliyor olması ve tabi ki sevgili Avukatım Görkem’in beni yalnız bırakmama konusundaki titizliği, sizler hakkında sürekli bilgi sahibi olmamı sağlıyor. İçten, sıcacık selamlarınızı alıyorum kendilerinden. Mutlaka iletiyorlardır, bende selamlar gönderiyorum sizlere.. Sen yine de özrümü kabul edip, sanıyorum bu gecikmeden dolayı kusura bakmayacaksın.
4 Şubatta buraya gelişimin ikinci yılı tamamlanmış oldu. Sessiz sedasız, ama eğilip bükülmeden bitirdik iki seneyi. Darısı, bundan sonraki yıllara. Halbuki sevgili arkadaşlarıma veda ettiğim, Ankara’da AST ta yaptığımız basına açık toplantı çok yakın duruyor bana. Bir süre önce cezaevi deneyimi olan bir arkadaşım yazdığı mektupta ; “… günler zor, ama yıllar çabuk geçer.” Demişti. Sanırım doğru söylüyor. Bu iki sene, her şeye rağmen çabuk geçti diyebilirim. Sevdiklerime duyduğum derin özlem haricinde moralim ve sağlık durumum yerinde. Bundan önceki mektuplarımda da belirttiğim gibi; düzenli biçimde okuyor, gazete ve televizyonlardan ülkenin gündemini takip ediyor ve spor yapıyorum. Sevgili ailem ve arkadaşlarım hiç aksatmadan ziyaretime geliyorlar. Çarşamba günü yapılan ziyaretlerde geçen bir saatlik zaman, benim için bayram değerinde. Sağ olsunlar, beni hiç yalnız bırakmıyorlar. Velhasıl kardeşim, şairin dediği gibi çok şükür yaşayıp gidiyoruz. Geçtiğimiz günlerde Emekli orgeneral Çetin Doğan’ın eşinin, kocasının yeniden tutuklanması üzerine bir gazetede yayınlanan röportajını okudum. İlgimi çeken bir bölümü aktarmak istiyorum. Büyük bir haksızlığa uğradıklarını belirttikten sonra, “… rutubetli duvarlar arasında, makarna yiyerek hayatlarını devam ettiremezler” diyordu. Hanımefendinin söylediklerini burada tekrarlarken, asla kendisini incitmek istemem. Hatta bu dayanışmacı tavrını saygıyla karşıladığımı da belirtmek isterim. Bizim ailelerimiz de her şartta arkamızda durdu. 1971 sürecinde, rahmetli sevgili annemin, benim durumuma yönelik büyük üzüntüsüne, çok genç yaşta sevgili kardeşim Sema’nın bir kaza sonucunda ölümü de eklenince, gözlerini kaybetmişti. Hayatının sonuna kadar da görmedi. Sonraki yıllarda görmeyen güzelim mavi gözlerinde, hep o acıların izlerini yakaladım. Bugün de sevgili eşim, sevgili ablam ve sevgili kardeşimin beni yalnız bırakmamak için çırpındıklarını ve acılarını içlerine gömdüklerini izliyorum. Ancak, hanımefendinin bu tespitlerinin, içeride yatan paşalar, beyler tarafından da tekrarlandığını medyadan izliyorum. O zaman kafama takılan bazı soruları sormak istiyorum: Acaba bugün kendilerine haksızlık yapıldığını haykıran ve “… rutubetli duvarlardan” şikayet eden bu paşalar, kendilerinin de sorumluluk yüklendiği dönemlerde cehenneme döndürülen Ziverbey’i, Mamak’ı ve Diyarbakır cezaevlerini biraz olsun akıllarından geçirmişler midir? Bu ülkede, 1969 yılından bu yana, her çeşitten cezaevinde yatmış bir mahkum olarak, tabi ki şu anda içinde bulunduğum şartları değerlendirme ve dönem cezaevleri arasında ciddi bir mukayese yapabilme şansına sahibim. Ayrıca bu değerlendirmeleri yapabilecek, benden çok daha kötü şartlarda bu süreçleri yaşamış binlerce devrimci arkadaşımız da hala hayattalar. Beni tanıyorsun acılar üzerinden tokuşturma yapmayı hiç sevmem. Bu topraklarda, bütün tarihsel süreçlerde, “El oğlu ne yapmış yapmış üste geçmiştir ya. Altta kalanın canı çıkmışsa kabahat kendisinde” zihniyetinin hüküm sürdüğünü iyi bilirim. Ve bir şeyi daha iyi bilirim ki, bizim memleketimizde bu işler parayla değil, sırayla oluyor. Bütün bu gelişmelerden herkesin çıkarması gereken bir ders olduğunu düşünüyorum; demek ki adalet her zaman ve herkes için lazım oluyormuş. 1971 sürecinde Faik Türün 1. Ordu ve İstanbul sıkıyönetim komutanıydı ve Çetin Doğan’da onun emrinde çalışan kurmay subaylardan biriydi. Faik Türün’le işkencelerde ve bir süre kaldığım “tabutluk” denilen, Harbiye Merkez Komutanlığı hücrelerinde birkaç defa yüz yüze geldim. Türkiye’nin bu kanlı dönemini sen de iyi biliyorsun. Çetin Doğan’ın 1. Ordu Komutanlığı yaptığı dönemde Faik Türün öldü ve hatırlarsın cenaze töreninde de bir konuşma yaptı. Neler söylediğini kısaca hatırlarsak: “Ziverbey köşkünün yolunu bilmiyorum. Benden önceki komutanlarda Ziverbey Köşkünün yolunu bilmez. Çok eminim ki, Orgeneral Faik Türün de Ziverbey Köşkünün yolunu ve kendisini bilmez. Bazı insanlar demokratlığın yolunun orduya küfür etmekten geçtiğini sanıyorlar. Bu böyle değil, biz halk çocuklarıyız. Faik Türün gibi bir insanın halkına silah çekmesi olabilir mi?” Doğan Paşa devamla “Elden ele geçen meşalenin düşürülmediğinin, alevlerin her dem taze kaldığının bilinmesini istiyoruz” demişti. Hatırlarsın o zaman yazdığım bir makaleyle kendisine cevap vermiştim, istersen kısaca ona da göz atalım. “Bir ordu komutanının “halk çocuğu” olduğunu belirtip, Faik Türün gibi İstanbul Dükalığının maşası, CİA emrindeki bir işkencecinin kendi kurduğu “Ziverbey Köşkünün” yolunu bilmediğinden söz etmesi –bir yanılgı değilse- düpedüz bir saptırmadır ve karanlık bir dönemin açıkça savunulmasıdır. Bu değerlendirme aynı zamanda, bugün yeniden yakayı ele vermeye başlamış çetelerin, gizli teşkilatlanmaların köklerinin nereye dayandığının ve kimler tarafından korunduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Faik Türün’ün, İstanbul Dükalığının yönlendirmesiyle Ziverbey Köşkü denilen işkencehaneyi kurduğunu ve şimdilerde müze olarak kullanılan Harbiye Merkez Komutanlığındaki kan kusturucu hücreleri yeniden faaliyete geçirdiğini bilmeyen kalmamıştır. Benim de aralarında bulunduğum yüzlerce devrimci-demokrat insan, Faik Türün adlı işkenceci ile bu mekanlarda yüz yüze gelmiştir. Ordu Komutanlığına kadar yükselmiş generallerin, sıkıyönetim arşivleri ellerinin altındadır. Lafı evelemeye gevelemeye gerek yoktur. Ziverbey Köşkü denilen melanet yuvasında “Kel Eyüp” adı verilen işkencecinin “Burası Kontrgerilla Merkezi” diye uluduğunu, kendisine “albay” rütbesini uygun bulduğunu, mahiyetindeki işkencecilere, “Binbaşım, Yüzbaşım…” diye hitap ettiğini bilmemelerine imkan yoktur. Şimdi çıkacak, ordu adına ülkenin 1. Ordu Komutanı, işkencecilerden “bir vatan evladı” diye söz edecektir. Bununla da kalmayıp, 12 Eylül faşist darbesini yapan Kenan Evren’ler, Nurettin Ersin’ler, Haydar Saltuk’lar her bakımdan koruma altına alınacak, yaptıkları yanlarına kar kalacak ve bu korumacılık sonunda halka bomba atan astsubaylara, uzman çavuşlara kadar genişletilecektir. Kim bu CİA güdümlü işbirlikçi kuklalara karşı çıkıyorsa “Üniformalılara küfür etmekle” suçlanacaktır. Bu demogojiden vazgeçmek gerekmektedir.” Seninde çok iyi bildiğin gibi, 1975 yılında cezaevinden çıktıktan sonra, 12 mart öncesinde, 9 mart ilişkileri nedeniyle, çok yakından izleme olanağını elde ettiğimiz, ordu içinde ve dışında mevzilenmiş çete örgütlenmeleri konusunda, çıkardığımız bütün yayın organlarında ve yaptığımız halka açık konferanslarda yoğun bir mücadele sürdürmüşüzdür. Özellikle, Sosyalist Gazetesinde benim imzamla çıkan “Dayanabilirsek, Kendi Kendimizi Eleştirelim” ve “Gerçeklerin Üzerine Gitmekten Korkmayalım, Her Dönemin Adamı İlerici Maskeli Halk Düşmanlarına Geçit Vermeyelim: Tek Güvence İşçi Sınıfı” başlıklı makaleler birer belge niteliğindedir. Bütün bunları bir tarafa bırak, karanlık çetelerin devrimci gençliğe yönelik cinayetlere başladığı dönemde yani 1969 yılında, Deniz Kuvvetlerinde genç bir subay iken, arkadaşlarımızla birlikte yayınladığımız bildiride: “Ama yetsin artık bu alçakça katliam, bitsin artık bu zulüm. Sahipsiz bildikleri devrimi köşe başlarında yok etmeye kalkanların karşısına yeni Mehmet’ler, yeni Vedat’lar, yeni Taylan’lar dikilecektir. Bunu bilsinler. Bunu anlasınlar ezenlerin kuklaları. İplerini tutan eli kıracak güçlerde vardır Türkiye’de. Meydan boş değildir. Tüfeklerimizdeki mermi, mermilerimizdeki barut, yüreklerimizdeki ateş yeter size.” Bu bildiriyle genç bahriye subayları cinayetleri işlemeye başlayan gizli karanlık çeteleri Türkiye halkının önüne sergilemiş oluyor ve bu gidişe dur diyorlardı. Bildiri sonrasında önce cezaevine alındığımı ve ardından YAŞ kararı ile ordudan atıldığımı biliyorsun. Sevgili kardeşim, sen bakma bugün, şark kurnazı bir takım “Meydan Kabadayısının” kalemlerini oynatarak kahraman pozları takınmalarına, ülkemizde insan hafızasının unutkan olduğu üzerinden çokça hesaplar yapılır. Çoğu zaman da başarılı olurlar. Ama bizim hafızalarımız yaşadığımız acılarla ve ihanetlerle çelikleşerek, yakın tarihimizde kimin ne zaman, nerede durduğunu ve neler yazıp çizdiğini çok şükür unutmayacak bir derinliğe erişmiştir. 12 Mart süreci; Demirel hükümetinin, Adalet Partisi’nde ortaya çıkan bölünme nedeniyle, çoğunluğu kaybedip, parlamentodan bir türlü çıkartamadığı, “Emlak Vergisi ve Finansman Kanunları” adı verilen ekonomik önlemleri tepeden yürürlüğe soktuğu ve aynı zamanda da dönemin Genel Kurmay Başkanı Tağmaç’ın “Sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçti” diyerek, toplumsal muhalefetin ezilmesi buyruğunun hayata geçirildiği askeri rejim dönemidir. Müdahalenin bir kanadında ordu hiyerarşisi, diğer kanadında ise gidişatı yönlendiren egemen sınıf vardır. Hiyerarşi kanununca üstte olan İsmet Paşa da krizin rejim sorununa dönüşmemesi için var gücüyle darbeyi desteklemiştir. Aynı siyasal ve ekonomik kurgu, 12 Eylül darbesinde de daha vahşi biçimde işletilmiştir. Bu darbede de iktidarı ele geçiren gücün bir kanadında yine ordu hiyerarşisi, diğer kanatta ise “24 Ocak tedbirleri” adı verilen ekonomik politikanın yürürlüğe sokulmasını dayatan egemen sınıf vardır. Türkiye’nin tarih maddesi doğru incelenmeksizin, yabancı kitap sayfalarından ezberlenmiş reçetelerle, kalkıp “sosyal sınıflardan” , “sosyal adalet”ten, “devletçiliğimizden” ve de “vesayet”ten bahsetmek, aydınlar arasında anafor yaratmaktan başka işe yaramaz. Biliyorsun her toplumun sosyal sınıfları kendine hastır. Üst paragrafta sıraladığımız kavramların içini doldurabilmek için öncelikle Türkiye’deki sermaye sınıfının tarihsel kökleri ile birlikte ele alınıp incelenmesi gerekmektedir. Bu konuda hayatını bilimsel araştırmalarla geçiren Kıvılcımlı’dan kısaca bazı tespitler aktarmak istiyorum. “Ecnebi sermaye Türkiye'yi 'iğfal' etmemiştir, yerli sermaye denilen yosmamız ona çılgınca gönül verdiği için, yabancı sermaye, aralık bırakılmış kapıdan Türkiye'de 'hovardalığa' girmiştir. Bu olay Türkiye'nin eski geleneğinde en köklü gerçekliktir. Bir kaç yüzyıl, önce bir yol daha gene "Ecnebi" bir sermaye zamparası (Madam Roksalânaların, Frenk Beyi'lerin "Dolap" adlı Yahudi sermayesi) Türkiye topraklarına girmiştir. O zaman, Türkiye içinde tefeci bezirgân yerli sermayenin çoktan hazırladığı zemin olmasaydı, Kur'ânı Kerim’in yasak (haram) ettiği fâizciliği, Müslüman olmayanların paravanı ardında yapmak için "Sulu mukaabelehâne"ler (Hamam âlemleri) işlettiren, herkesin bildiği bu şeriate aykırı fuhuşu kitabına uyduran, ünlü paşalarla beyler bulunmasaydı, yabancı sermaye, İspanyol Yahudiliği kılığında devlet kanalıyla bütün toplum topraklarına rahatça el koyamazdı. Türkiye toprak ekonomisindeki ilk Dirlik Düzeninin yerine, tefeci-bezirgân sermayenin şartsız kayıtsız egemen olduğu Kesim Düzenini (Mukaataaları) geçiren "DOLAPÇILIK", görünüşte çok haklı bir gerekçeyle tutunmuştu. Devlet hazinesi bomboştu. Kamu toprakları (Miri arazi) dolapçılığın emrinde "MÂLİKÂNE" kılığına sokulursa, ömür boyunca (Kayd'ı hayatla) "kiralanmış" sayılacaktı. Mal gene mülk olarak milletindi, korkulmasın! Şeriatça "kiracı" durumunda olan "Mâlikâne sahibi" ilkin peşin para (MUACELE), sonra da taksitli kira (MÜECCELE) ödeyerek Kamu hazinesini (Beytülmâl'i Müslimin'i) parayla dolduracaktı... Bu alaverenin sonucunu biliyoruz. Allahın Şeriatı adına erken ve geç ödemelerle "Kiralanmış çiftlik" sayılan geniş İmparatorluk toprakları, kapanın elinde kaldı; bu günkü anlamıyla "Mâlikâne" bir kaç nesil sonra kiracının özel mülkü biçimine soysuzlaştırıldı. Şeriat (Anayasa) çiğnendi... Demek yerli sermaye-yabancı sermaye oyunu: Millet malını özel kişilere aktarma gibi açık kanunsuzluğu (Şeriat düşmanlığını) "kitabına uydurmaktı". İslâm dininde "RIBÂ" (tefecilik, faizcilik) haramdı (yasaktı). Araya toplum toprakları konularak, tefecilik ülke ölçüsünde egemen kılınırken, Allah değilse bile kullar aldatılmak isteniliyordu. Batı Ortaçağında Avrupa toprak ekonomisini haraca kesen Hıristiyan Kilisesi de İsa dininde haram olan faizciliği maskeleyip kendi din derebeyliğini buna benzer gerekçeler ve yollarla kurmuştu. Modern Kapitalizm, Osmanlı toplumunda dört yüz yıldan beri başarıyla oynanmış, o Ali Cengiz oyununun sınangılı geleneğine uydu.” Yukarıdaki alıntıda sözü edilen Miri toprak (kamu mülkiyeti) düzeni yalnızca bize has bir Osmanlı olayı değildir. “Her milletin uzak yakın bütün ataları medeniyete tarih öncesinin ilkel komüna kapısına girdiklerinden” bütün antika toplumların başlangıç dönemlerinde, kamu toprağı evrenselliği içinde aynı modele rastlanır. Avrupa’da karşılığı “benefice”dir. Malikaneler (özel kişi mülkiyeti) düzeni de en az miri topraklar kadar evrensel bir toplum düzenidir. Avrupa’daki karşılığı “fief”tir. 16. yüzyıla Avrupa ile at başı giren ve malikaneler düzeni ile “ürün iradı”ndan “para iradına” geçen Osmanlılık, Batı Avrupa’da olduğu gibi kapitalist gelişme yordamına girememiş ve azgın tefeci bezirgan sermaye soysuzlaşması adı altında önce gerilemiş sonra da batmıştır. Bu noktada sözü yine Kıvılcımlı’ya bırakalım: “Bu evrensel olay, küçük burjuva hayır - şer felsefesiyle ne değerlendirilebilir ne de aydınlanabilir. Doğa olayları gibi alınıp işlenebilirse gerçek bilime girer… Malikane olmalı mıydı olmamalı mıydı? denemez. Olmuş. Nasıl, neden? O aranmalıdır. Malikane mutlak anlamıyla soysuzlaşma mı, değil mi? Miri topraklar düzenine bakarak, bir soysuzlaşmadır. Tüm tarih içindeki yerine bakarsak bir kaçınılmaz gelişim aşamasıdır. Modern kapitalizme gelirken, miri toprağın ürün iradı, malikanelerin para iradı biçimine bakarak daha geri bir aşamadır. Ama para iradı kapitalist üretim yordamına kapı açmadı mı: toplumun tümden soysuzlaşıp yok olmasına vardığı için, insanlığa bir geri adım attırmıştır. Bu diyalektik kavranılınca, antika tarihte, en iyi bildiğimiz (belgeleri elimizde canlı duran) Osmanlı tarihinin belirli momentlerini yorumlamaya sıra gelir. “ 16. yüzyıldan itibaren başlayan doğu ticareti Avrupa mallarını Osmanlı ülkesine düşman orduları gibi saldırtınca, henüz basit dükkancık veya el imalathanesi düzeyine gelmiş yerli sanayi önce adım adım geriledi, sonra da 18. yüzyılda sosyal devrimini gerçekleştirmiş Avrupa Sanayinin kesin saldırısı, kapitülasyonlarla eli kolu bağlı olan yerli sanatlar cephesini ansızın yardı ve 19. yüzyıl Türkiye Sanayi hayatının çöküşü ve ölümü oldu. Bizde biliyorsun aydınlar işin hep bu yanını yazıp/çizerler. Yani meseleyi dış dinamiklerle izah etmeye çalışırlar. Kökü Sümer kentlerine kadar dayanan, doğu gericiliğini temsil eden azgın tefeci – bezirgan sermayenin toplumsal gelişimi nasıl boğduğunu ve insan maddesini un ufak ederek, kul durumuna çevirdiğinden hiç konu etmezler. Yukarıda çok kısa tarihi köklerinden konu ettiğimiz, ülkemizdeki sermayedar sınıf, tarihsel süreçler içinde serbest rekabetçi bir yapıya sahip olmadığı için çok beceriksiz pısırık ve ufuksuzdur. Bu sınıfsal özelliği dolayısıyla her dönemde bir “sosyal boşluk” ortaya çıkmaktadır. Ayrıca biliyorsun modern uygarlık, antika uygarlığı kökünden kazımadıkça gelişememiştir. Batı Avrupa ülkelerinde feodal düzen gerçekleşen sosyal devrimlerle kökünden kazınmıştır. Ortaçağın feodal ağaları yerine yeni sanayinin açtığı pazara ayak uyduran modern emlak sahipleri geçmiştir. Feodalizmin yıkılış ihtilalleri içinde burjuva sınıfı yoksul halk kesimleri ve işçi sınıfıyla silah arkadaşlığı yapmıştır. Bizim ülkemizde ise toplumsal gelişme siyasal devrimlerle gerçekleştiği için, burjuva sınıfı, antika uygarlığın kalıntısı tefeci - bezirgan sermaye ile birlikte var olup gelmiştir. Ülkemizdeki bu ekonomik ve sosyal taban, kapitalist gelişim gidişi içinde Prusya (asker-banker-yunker) tipi gelişme yolunun tutulmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu kalkınma modeli çerçevesinde, köklü Sümer kentlerine kadar uzanan “devletçilik” geleneğiyle, egemen sınıflar, sırtlarını hep dış güçlere yaslayarak bir TARİHSEL BLOK oluşturmuşlardır. Bu sosyal gerçekliğimizi aşağı/yukarı bütün temel eserlerinde sergileyen Kıvılcımlı bu bloğa “düşman ikiz kardeşler” adını vermiştir. Bu bloğun tarihsel kökleri üzerine yaptığı bir tespiti aktarmak istiyorum: “Dirlik düzeninde devlet sınıfları, devletin ve kendilerinin geçimlerine yarayan gelirleri (öşürleri, haraçları, vb.) kendi elleriyle toplarlar, paylaşırlardı. Kesim düzeninde "devlet nüfusu'nun yarattığı bütün değerleri ve artan değerleri tefeci-bezirgan sınıf topladı. Onlardan "devlet nüfuzu"nun 4 "sınıf"ına bir pay ayırdı. Bu öylesine yapıldı ki, tefeci-bezirganlık devlete sıkı gününde peşin para veriyora benzerdi. Sanki devlet sınıflarını "Siz zahmet etmeyin. Ben toplar, gelirlerinizi oturduğunuz yerde ayağınıza getiririm" deniyordu. Tefeci-bezirganlar devletin nüfusunu (çiftçileri) da, nüfuzunu (4 sınıfı) da tırtıklayıp eline ve insafına geçirdi. Ama, görünüşte sanki egemen sosyal sınıf dört devlet sınıfıydı, tefeci-bezirganlık onun hizmetçisi, angaryacısıydı. Tefeci-bezirganlık, altta güreşen kurnaz pehlivan oldu. Devlet sınıflarının, eskisi gibi, astıkları astık, kestikleri kestik görünmelerine ses çıkarmadı. Üretim gelişmediği, verim ve ürünler azaldığı halde -her gün daha çok soyup ezdikleri- halk yığınlarını ayaklanmaktan alıkoyacak tek korkunç silah devlet sınıfları idi” devamla “Halkla temas bakımından: kesimci ile sarraf perde arkasında dururlar. Kesimci toprağın, sarraf paranın ilk elden öz mümessili durumundadır. Onlar ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirmezler. Kesimci toprak üzerindeki inhisarı, sarraf para sermayesi sayesinde oturduğu yerde hazırca kârını ve kazancını toplar. Kesimciye "faiz"ini, sarrafa "faide"sini bölüp getiren ve her iki tarafla da bu gelirleri paylaşan müteşebbis mültezimdir. Kesimci daha ziyade siyasî, sarraf daha ziyade iktisadî rol oynar. Kesimci siyasî nüfuziyle iktisadî imkânları ele geçirir; sarraf iktisadî kuvvetiyle siyasi nüfuz kazanır.” İşte bizim ülkemizde kesim düzeninde ortaya çıkan “tarihsel blok” budur: (kesimci paşalar, beyler+yahudi sermayesi (yani sarraf) + mültezim oyunları) bu talan ve soygun düzeninde Anadolu’nun yoksul halkı tepkisini Celali İsyanlarıyla göstermiştir. “Bizim devletçiliğimiz, sınıf dışı bir zümrüt-ü anka değildir. Ancak, kapitalist sınıfımız saltanat zamanı komprador, cumhuriyet zamanı finans- kapital biçimiyle, cılız ve "kökü dışarıda" kaldığı için, tefeci-bezirgan sınıflarla ortaklaşa bir melez devlet olarak sürüp gitti. Devletin yarı derebeyi karakteri keyfi çalımlarına sınıf mınıf dinlemezmiş çeşnisi kattı. Egemen sınıfların o kamuflaj pek hoşlarına gitti. Kimi kapıkullarının sağlı sollu devletçi "ideolog"luklarını dolgun maaş ya da kazançlı ün ile ödülleyerek, yanılsamayı sürdürdü. Bir zaman "kadroculuk" adıyla "cılkı çıkan" ortaoyunu meddahlığı, "kapıkulları" nezdinde epey parsa topladı. Bundan umutlananlar çok oldu. Olacaktır da.” (Hikmet Kıvılcımlı) Sevgili kardeşim kökü çok derinlerde olan bu sosyal gerçekliğimiz, iyi kavranmadığı takdirde, son zamanlarda ateşli bir biçimde gündeme oturmuş “devletçilik” ve “vesayet” gibi konulardaki tartışmaların sağlıklı bir biçimde yürüyemeyeceğini düşünüyorum. Tabi bu tartışmaların, kör dövüşü biçiminde bir aydın anaforuna dönmesinin ülkemizde epey köklü maddi temeli de bulunmaktadır. Sözü yine Kıvılcımlı’ya bırakalım: “Tabi, "Hürriyet"in ne olduğunu, Batılılar biliyor değil, yaşıyorlar. Hürriyet, ekonomide: "Bırak yapsın, bırak geçsin", Üstyapıda. "Bırak düşünsün bırak konuşsun" idi. Batı kapitalizmi "Bırak yapsın, bırak geçsin"i kendilerine saklamışlar: Onlar türlü metahları yapacak ve Türkiye sınırlarından geçirecekler. Bizimkilere de: "Bırak düşünsün, bırak söylesin"i öğretmişler. Bilmişler ki, Genç Türkler, Batı çapıyla düşünüp söyleştikçe: Ekonomik açıdan "yapmak" ve "geçmek" Avrupalıların tekelinde kalacak.” Meşrutiyet burjuvazisinden gelen ve günümüzde de sürdürülen “liberal geleneği” birkaç cümleyle ne güzel sergilemiş. Görüldüğü gibi bu gelende alt yapısı olmayan, üst yapı gevezeliğinden ibarettir. Bu açıdan ülkemizde, geleneksel anlamına uygun düşen liberallerden söz etmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Kıvılcımlı aynı zamanda bugünkü tartışmalarında bir ayağını oluşturan kadroculuğun 1960 sonrasında YÖN hareketi ile yeniden ortaya çıkmasına karşıda yoğun ideolojik mücadele yapmıştır. Akıllarda kalsın diye bu tespitlerden bir tanesini aktarıyorum: “Demek, bizde DEMOKRASİ'nin lafı kuşkuyla kovuşturulurken ve kökü dışarıda "Demokrat Parti"cilik depreşmesine çeyrek yüzyıl uzak yaşanırken, gerçek Demokrasi savunulmuştur. Bir takım "ne idüğü belirli" ve dolgun aylıklı "Mütefekkir ve münevver insanlık"larsa, o günlerde demokrasinin tam tersine giden bir yönü, piyasaya sürmüşlerdir. Onlara göre, Osmanlılığın beş yüz yıldan beri iflas etmiş prensibi hortlayabilirdi : "TOPLUM" un yerine DEVLET'i ve "SOSYAL SINIF"ın yerine "LİDER"i geçiren "ideologluk" pozu önemliydi. Türkiye'de : 1 - (Ekonomi temeli ile sınıf ilişkilerinin etkisini yok eden) "Bir idealist lider kadrosu" vardı, 2 - "Tapılırca sevilen şeflere karşı gelecek, direnecek sınıflar yoktu. "Lider" teorisi, yarı Nazi, yarı İngiliz Entelicensinden yetişmiş Profesör Toynbee'nin "ELİT" (gözde önder) sloganıydı. Geçmiş tarih gibi, son yarım yüzyılın altüstlükleri de kişiye dayandırılmak istenen oluşların kalplığını yeterce açıklamış bulunuyor... "Direnecek sınıf yok" kuruntusuna gelince : yedi bin yıldır, her Tarihsel Devrimde : "Gidene : Beyim, Gelene Paşam!" demekte kös dinlemiş "Şark kurnazlığı"nda : "Karşı gelmek" hiç bir vakit Batıdaki mertçe savaş anlamına gelmez. Doğu Derebeyi : hasmını yok edeceği gün ona şölen çekip en büyük dostluk şerefleri sunar. Şark kurnazlığının alttan güreş metodu, "Sevilen şeflere" herkesten çok "Tapınç törenleri" tuzağı biçimine girer; her ilerici güç bükülemezse öpülerek, ilericiliğe "İlanı aşk" yolundan kahramanlar Allahlaştırılıp öldürülür, yahut ölmeden mumyalanıp saray mezarına gömülür.” Türkiye’nin yakın ve uzak tarihinde sık sık karşılaştığı biçimde, dışarıdan kotarılan yeni bir konsept dayatması ile yüz yüze olduğunun altını senelerdir çiziyor ve bu dayatmanın iki ana ayağı konusunda tespitler yapıyoruz. Sınıf pusulasını yitirmiş, ne idüğü belirsiz şoven “ulusalcılıkla”, siyasi İslamcı ve liberal çevrelerin makyajladığı “sivil toplumculuk” ikilemine mahkum olmak, bunların arasında zikzaklar çizmek devrimcilerin tavrı olamaz diyoruz. Yeni yaklaşımlarımızda, Türkiye’deki devrimci – demokrat – yurtsever birikimin bu konsept dayatmaları karşısında nasıl ağır bedeller ödeyerek, büyük deneyim sahibi olduğunu vurguluyoruz. Sevgili kardeşim, Kıvılcımlı’nın “düşman ikiz kardeşler” adını koyduğu, bizi bize benzeten sosyal gerçekliğimizden söz ettiğimiz noktada meselenin yarım kalmaması için Türkiye’nin uzak tarihinden gelen “milletçilik” eğiliminden de kısaca söz etmek istiyorum: “Uzak tarihimizden gelen milletçilik geleneği Osmanlılıktan kalmadır. Kayı Boyu, Orta Asya'nın ilkel komünasından aktardığı sosyal geleneklerini miri toprak biçimine sokmuş ve Osmanlı saltanatının sonuna dek sürdürmüştür. Gerek Genç Türkler, gerek muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız, "devletçilik" kadar ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama sığdırılamaz. Çok derin ve sosyal anlamlı milletçilik eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından doğar. Devlet ise, milletçe her zaman yok edilebilen gelgeç bir biçimdir. Her milletin tarihinde birçok devlet gelir geçer. Ama, bir devletin tarihinde birçok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir.” (Dr. H. Kıvılcımlı) Kıvılcımlı’nın uzak tarihimizden gelmiş, sosyal geleneklerimizin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirdiği Milletçilik eğiliminin iyi kavranabilmesi için ez azından Osmanlı Tarihinin Maddesini derinlemesine bilmek gerekmektedir diye düşünüyorum. Osmanlı tarihi, tarih öncesinden sınıflı medeniyet öncesi, sosyal sınıfsız “ilkel komüna” denilen toplum biçiminden, tarihe geçişin yani sınıflı topluma geçişin en iyi bilineni olduğu halde, dünya tarihi için önemli açıklamalar getiren bu geçit hiç öne çıkarılmamıştır. Biliyorsun, bu konularda değerli araştırmalar yapan Prof Dr Ömer Lütfi Barkan bey bile, Müslümanların ortak malı olan, miri toprak düzenine, soyut bir sistem olarak bakmıştır: “ Miri topraklar rejiminin Türkiye ‘de ne zaman ve kimin tarafından tatbik veya hiç olmazsa tamim edilmiş bir sistem olduğu söylenemez. İmparatorluğun teşekkülüne hakim olan tarihi hadisat ve içtimai-iktisadi şartlar dolayısı ile Türkiye’de adeta kendiliğinden teammüm …“ Kıvılcımlı Ömer Lütfi Barkan ’ın bu yorumuna karşılık şunları söylemektedir. “Oysa asıl mesele: Hangi Tarihi-içtimai-iktisadi sebeplerle miri toprakların doğduğunu bulmaktır. Profesörümüz, orasını aramaktan ise aramayı yasak etmeyi sever…” “ Osmanlılar, Anadolu’da Hülefayı Raşidiyn devrinde kurulmuş “Miri Toprak” düzenini benimsediler. Bu Osmanlı rönesansıydı. Buna “Dirlik Düzeni” diyoruz. Bu konuda araştırma yapan profesör Ömer Lütfi Barkan “ne zaman kimin tarafından yapıldığı ve yayıldığının araştırılması beyhude” diyor. Biz öyle demedik, demiyoruz. Dirlik Düzeninde iki bölük insan karşı karşıya. Çiftçiler ve dirlikçiler. Toprak çiftçinin TASARRUFUNDADIR. Mülkiyetinde değildir. Dirlikçi, toprağın sahibi denirken koruyucusudur. Maliki anlamında değildir. Dirlik Düzeni bozulduğunda, Osmanlı toprak düzenindeki ikinci basamağa “Kesim Düzeni” diyoruz. 1838’de Osmanlı toprak düzeninin son kalıntıları da kaldırılıyordu. “ Türkiye’nin bugün ki hakim ideolojik iklimi içinde bazı aydın çevreler bilinçli biçimde veya bilmeden “Milletçilik” geleneğiyle “Devletçiliği” birbirine harman etme gayreti içindeler. Ayrıca Osmanlı’nın kuruluş dönemini pek iyi bilmediklerinden, kuruluş dendiği zaman akıllarına yalnızca sipahi gelmektedir. Halbuki Osmanlı’nın kuruluşunda sipahi güçler (İlb, gazi) kadar Tarikat güçleri de belirleyiciydi. “Tarikat güçleri: Her boy Kan’ın, Kam adlı kutsal başlarından İslam dinine aktarılmış kişilerden kurulmuştur. Kamlar, Şamanizmin göçebe atılganlığından, çökkün İslam toplumuna savaş ülkücülüğünü getirmişlerdir. Aşınan, derebeyeşen İslamlığa, İlb’ler taze KILIÇ gücünü, çeşitli tarikat erleri olan dervişlerde taze İNANÇ gücünü aşılamışlardır. Osmanlı toprak düzeni derebeyleştikçe beliren, bir karanlık köşeye pusmuş, zenginlere yardakçılık eden, asalak, dilenci derviş tipi, sonraki soysuzlaştırmalardan fırlamıştır. Oğuz oymağında ve boyunda Kam ne ise, İlk Osmanlı fütuhatında derviş odur. İlk derviş yürekleri inançla dolduran ruh koruyucu, moral düzeltici, gerekince kılıca da sarılıp önde dövüşçüdür. Onun için, ilk Osmanlılıkta Derviş de, tıpkı İlb gibi, yerine göre Kolonizatör, yurda Bayındırlık getirici Toprak üretmeni, örnek işletmeler kuran Tarım geliştiricidir. Yerine göre, yalın kılıç akıncıdır. Orta Barbar Askercil Komünası'nın bütün dinamizmini taşır. Osmanlılık, "Tarikat" adı ile çöken Medeniyet yapısına Barbar aşısı yapmış hem Ekonomik, hem Politik örgütler kurdu. İlk Osmanlı fütuhatındaki Silâhlı Güçlerde, Tarikat erleri Dervişlerle ruh ve beden birliği yaparak gelişti. O nedenle, ilk Osmanlı silahlı güçlerinde İlb'i (Gaazi'yi) Derviş'ten ayırt etmek güçtür. Halk bu “tarikat” larda politik örgüt ve bilinç edinmiştir. Gaziyan’ı Rum, Ahiyan’ı Rum ve Bağcıyan’ı Rum adı alan bu tarikatlar ve bunların önderleri Hacı Bektaş-ı Veliler, Ahi Evren’ler, Şeyh Edebiler… hepsi “Milletçi” geleneğin köklerini oluşturdular. Selçuklu ve Osmanlı derebeyleşmelerine karşı isyan eden Babai ve Celali ayaklanmaları ile, bu halk hareketlerine öncülük eden tarikat güçleri incelendiğinde; karşılaştıkları ihanetler ve bozgun nedenleri açık bir biçimde görülmektedir. Yerleşik Merkezi Devlet yapısına geçişle, yani “tarihsel blok” un oluşmasıyla birlikte, nasıl miri toprak yağma ve talana uğratılıp batışa doğru yol almaya başladıysa aynı akıbet tarikatların başına da gelmiştir. Vakıf şemsiyesi altında evkaf idaresi ile yemlenen tarikatlar da, ekonomik olarak bu yağma ve talana ortak edilirken, ideolojik olarak ta, merkezi yönetimin görüşü olan Sünni İslamlığın hakimiyetine doğru yol aldırılıyorlardı. Sevgili kardeşim kısa süre önce Taha Akyol’un “Bilim ve Yanılgı” isimli kitabını okudum. Kitap konusunda vaktini almayacağım Ancak konumuzu ilgilendirdiği için yazarın bir tespitini aktarmadan önce kısa bir saptama yapayım. Barbarlık kavramının içini boşaltan, “ilkel komüna”nın bir toplum biçimi olduğundan habersiz, aşiret düzeni ile toprak beyliğini birbirinden ayırmasını bilmeyen, Osmanlı Tarihini yerleşik merkezi devletin kurulması ile başlatan ve falan Batı ülkesinde surlu, kuleli feodal şatoları Osmanlılıkta bulamadığı için şaşkınlığa düşen bazı aydınların, tartışma programlarında çokça boy gösterme imkanına sahip olduğu şu günlerde, Hayatının 22 yılını Türkiye’nin yarı derebeyi zindanlarında geçirmiş Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi”, “Allah, Peygamber, Kitap” ve “ Tarih, Devrim, Sosyalizm” temel eserleri yalnızca devrimciler için değil, bu meseleleri araştıran bütün insanlarımız için karşılığı bulunmaz hazinedir. Gelelim yazarın tespitine; “Haçlı seferi ve Moğol istilasının bu ekonomik ve kent yapısını mahvetmesi, bilim ve felsefenin zemininin kararması sonucunu doğuracaktır. Avrupa’da Roma medeniyetini çökertip karanlık çağlara yol açan “ barbar akınları” n da olduğu gibi.” Yazarın “barbarlık” konusunda yaptığı yorumla uğraşmak benim işim değil. Ancak bu kitabı göklere çıkarıp, methiyeler düzen ve hala “Marksist” olduklarını her fırsatta tekrarlayan bazı aydınlara, tarihsel maddeciliğin kurucu ustası Engels’ten, barbarlık konusunda bir hatırlatma yapıp konuyu kapatmak istiyorum. Cermenlerin Roma dünyasına, dirimsel güç ve canlandırıcı tohum olarak aşıladıkları tek şey, barbarlık idi. Gerçekte, can çekişen uygarlık yüzünden acı çeken bir dünyayı gençleştirmeye, yalnızca barbarlar yeteneklidir. Ve Cermenlerin, büyük akınlardan önce, ulaşmış ve içinde gelişmiş bulundukları barbarlığın yukarı aşaması, bu süreç için gerçekten en uygun aşamaydı. Bu, her şeyi açıklar.
|