|
BERLİN’E YOLCULUK Berlin’deki Gökkuşağı Kitabevi’nin düzenlediği “Rahmi Yıldırım'la Türkiye'de Ordu - Medya – Siyaset Üzerine Söyleşi”, “keşke daha uzun sürseydi” tadında bir gezi için de fırsat oldu.
Önce Berlin, ardından Prag, onun da ardından Frankfurt, Utrecht, Amsterdam ve Köln. Her birinde ayrı güzellikler keşfedildi, dostluklar tazelendi. Yolculuk izlenimlerini kaleme alırken, her bir duraktaki dostlara bir kez daha teşekkür ediyorum. Sürçü lisan olursa affedile dileğiyle başlayalım. ***
Germania Hava Yolları uçağı Esenboğa’dan 19 Mart 2011 günü, on beş dakika gecikmeyle havalandı. Kalkıştan sonra kaptan pilot, gecikmeden dolayı özür diledi; Berlin’e inişte gecikme olmayacağını bildirdi. Yolculuk rahat geçti. Alman hostesler güler yüzlüydü. İkram edilen yemek Türkiye’nin damak tadına göreydi. Yolculuk üç saat sürdü. İniş uyarısının ardından kemerler bağlandı. Uçağımız küçük göllerin üzerinden geçerek inişe geçti. Uçağın tekerlekleri tam bilette yazılı saat ve dakikada Tegel havaalanı pistine değdiğinde Türkiyeli yolcular alkışladılar. Vapur limana demir attığında, otobüs iniş peronuna girip durduğunda alkışlanmaz da neden uçak piste indiğinde alkışlanır sorusu, çok mu anlamsız kaçar acaba! Hostesler ve pilotlar güler yüzle uğurladılar. Yolcular aceleyle körükten geçip pasaport kontrol kuyruğuna girdiler. Avrupa pasaportu taşıyanlar ayrı, Türkiye’den yeşil ve kırmızı pasaport sahipleri ayrı, kalanlar ayrı bankolarda pasaport polisince sorgulandılar. Alman polisi, görevin gerektirdiğinin ötesinde resmiyet ve ciddiyet içindeydi. Almanya’ya niçin geldiniz, nerede barınacaksınız, ne zaman ülkeyi terk edeceksiniz soruları görev gereği olsa da inciticiydi. Sınırların ortadan kalktığı, dünyanın herkesin ortak vatanı olacağı bir düzen kim bilir ne zaman kurulur. Berlin’de ikindi vakti. Hava açık, güneş baharın müjdecisi gibi parlıyor; ama kıştan kalma, akşam ayazına dönük bir soğuk var. Dostum Metin Ağaçgözgü çıkışta bekliyor. Metin’le dostluğumuz otuz yıl öncesinden, 12 Eylül faşizminin hapishanelerinde, sıkıyönetim mahkemesi salonunda başlıyor. Zulmü zorbalığı birlikte göğüslemişiz. Metris Cezaevi spor salonunda kurulan mahkemedeki ilk duruşmada, tutsakları ıslah etme, onursuzlaştırma politikasının simgesi olarak dayatılmış tek tip cezaevi elbisesini yırttığımız için atlet külot kalmışız. En güzel dostluklar yatılı okulda, askerlikte, en derin dostluk ise cezaevinde kurulur. Metin’le öylesine dostuz arkadaşız. Gözgü, sözlüklerde ayna anlamına geliyor. Metin, soyadının hakkını veriyor. Ağacın toprağa sadakati ve doğayı zenginleştiren güzelliği, aynanın dürüstlüğü ve yalınlığı Metin’de birleşmiş. Eşi jeofizik profesörü Gülçin de öylesine sevecen ve arkadaş canlısı. *** Berlin’in keşfi daha havaalanından çıkışta başladı. Kente doğru yol alırken, ben merakla etrafa bakıyorum; Metin, Berlin hakkında bildiklerini anlatıyor. Yaşlı ağaçların arasında uzanan geniş caddelerden geçiyoruz. Ağaçların arkasında eski fakat bakımlı apartmanlar sıralanmış. Bir köprüden geçerken, Metin, Spree ırmağı diye anlatıyor. “Bir kent, ortasından akan ırmakla bölünmüşse güzeldir” diye düşünmeye fırsat bulamadan, geçmişte Berlin’i ikiye bölen ünlü duvarın kalıntılarıyla burun buruna geliyoruz. Ertesi gün keşfetmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Geniş bir caddenin üzerine köprü gibi yayılmış, caddenin her iki tarafına uzanmış devasa bir binaya doğru yol alıyoruz. Binanın bize bakan yüzünde kocaman yeşil harflerle “Kreuzberg Merkezi” yazılı tabelayla karşılaşmak sürpriz olmuyor. Sürpriz olan tek nokta, benim iş hanı sandığım binanın konut çıkması. Yani, Ankara’da Kızılay’da hemen her apartmanın iş hanı olmasına karşılık, Kreuzberg’de konutlar ve işyerleri alt altalar, üst üsteler. Kreuzberg, Berlin’in bir semti. Özelliği, Almanlar kadar Türkiyeli nüfusun barınıyor olması. Metin’in söylediğine göre Berlin’de 200 bine yakın Türkiyeli var ve bunun 30 bin kadarı bu semtte. Yani Türkiye’nin orta büyüklükteki birçok il merkezinin nüfusundan daha fazlası Berlin’de yaşıyor. Bu yüzden “Kreuzberg Merkezi” yazılı dev binanın öbür tarafında da “Zentrum Kreuzberg” yazılı. Caddelerde Türkçe isimleriyle market, simit sarayı, lokanta, kebabistan, etli ekmekçi, dönerci, kuyumcu, kuruyemişçi, akla ne gelirse var. Haftanın belirli günleri Türkiye’deki gibi pazar da kuruluyor. Kreuzberg, Almanya olduğu kadar Türkiye. Bu yüzden semt, Türkiyeliler arasında “Küçük İstanbul” ya da “Küçük Türkiye” olarak adlandırılmış. Söylendiğine göre Kreuzberg, fakir bir semt. Yine de binaların mimarisi tarihsel birikimle beslenmiş bir estetiğe sahip. Parklar bizdeki gibi uyduruk değil. Belli ki, özenle korunup bakılıyorlar, çöplüğe dönmelerine izin verilmiyor. Yollarda motorlu araçlar kadar bisikletliler var. Gökkuşağı Kitabevi dükkanları, Kreuzberg Merkezi yazılı köprü binanın ayakları dibindeler. Birinde şans oyunları ve hediyelik eşya, diğerinde sadece kitap. Metin, hayatını yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalınca, kaldırımda sergi kitapçılığıyla başlamış, sonra dükkân kiralamış. Gökkuşağı çalışanları Ulaş ve Sinan, son derece sevimli ve cana yakınlar. Metin’in evi de Kreuzberg’de. Yüksek tavanlı ahşap giriş kapısı, apartmanın eskiden kaldığının, bu yüzden asansör yokluğunun işareti. Bitişik apartmanların hepsi ortak bir avluya bakıyor. Odaya yerleştikten sonra akşam yemeği ve yol yorgunluğunu atmak üzere derin bir uyku. Evin içinde ne caddenin gürültüsü ne bir motor hırıltısı ne komşu evden yükselen müzik sesi ne de sabahleyin uykuyu bölen berbat sesli müezzinler. Geceye derin bir sessizlik hâkim. AKP damgalı “ileri demokrasi” ya da “yeşil otoritarizm”, sermayenin iç savaşında harcanan Ergenekon soruşturması, yaklaşan genel seçimler, hatta 6191 sayılı yasa ile 926 sayılı yasaya eklenen geçici 32’nci madde. Hepsi geçici süreyle rafa kaldırıldı. Bergama Müzesi’nden başlamak üzere zinde bir beyin ve vücutla Berlin’i keşfetmek için şimdi dinlenme zamanı. Rahmi Yıldırım 3 Nisan 2011 |