|
Dünyadaki gelişmeler, söylemlerinin aksine içerik olarak ekonomi üzerinedir. Ekonomik olarak alt temeli olmayan hiçbir olgu somut gerçekler içeremez. Bunu toplumun tarihsel gelişiminde, her alanda görmek mümkündür. Türkiye’de etkin olan çevreler, yaklaşık iki yüz elli senedir Batılılaşma hareketi içindedir.Diğer bir değişle Batı tarzı yaşam , Batı tarzı üretim , Batı tarzı devlet ve Batı tarzı Demokrasi özlemi içindedir. Aslında bu kavramlar Osmanlı tarzı anlayıştır. Hangi dönemde olursa olsun bu anlayış Osmanlı burjuvasının dayatmasıdır. Daha sonra değişikliklere uğrasa da, Cumhuriyetle beraber bu söylem –anlayış olarak-medeni olma olarak değişmiştir. Yani Cumhuriyet’in kuruluş mantığında Batılılaşma değil Modernleşme vardır. Kara Kuvvetleri Komutanı Sayın Büyükanıt’ ın ,”Mustafa Kemal’in resmini devlet daireleri ve okullardan indirin” diyen İngiliz Milletvekiline çıkışı, içerik olarak boş bir çıkıştır; yüzeyseldir ve tatmin edici değildir. Böyle bir olaya medyanın gösterdiği ilgi, Gamze Özçelik’in yatak odası macerası kadar bile olmamıştır. Bir yarışma programında yıldızı parlayan gencin, Adana’da bir otel odasında uyuşturucu yüzünden ölmesinin ardından, adını soyadı ile birlikte anılarak gündemleştirilmesi bu silsilenin devamıdır. Bu aslında içten içe ateşlenen Mustafa Kemal düşmanlığının meyveleridir. Büyükanıt paşa da harp okullarında kahraman Türk Milleti naraları ile bağırsa ne olacak, “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş bile!” Hükümetten de hiçbir ses çıkmamıştır. Bilirsiniz “Sükut ikrardır”. Haddini iyi bilen İngilizleri, bir Milletvekili’ne bunları söyletebilecek kadar cesaretlendiren şeyin nedeni nedir? Herhalde Avrupa topluluğuna girmek için onların kapısında beklememizdir. Avrupa Topluluğu üye ülkelerin ekonomik çıkarları doğrultusunda kurulmuş bir birlikteliktir.Üye olmak konusunda bizim gibi kapıda bekleyen ülkelere yaptıkları sosyal dayatmalar, kapitalist sistemin içine sokulması gereken, yani onun ideolojisinin ürünü olan olgulardır. Yaptırılan sosyal reformlar, sisteme entegre olabilmek için devletlerin kendi içlerinde emekçi sınıfları uyutma taktiklerinin, üye olacak ülkelerde de – ki ilerde problem olmasın diye- uygulamaya dayatmalarıdır. Kendi ülkelerinde emekçileri nasıl ehlileştirdilerse, bizde de bunu yapmak istiyorlar. Türkiye 60’lardan bu yana yaptığı anlaşmalarla ve özellikle 90’larda Çiller döneminde yaptığı Gümrük Birliği ile zaten fiili olarak Avrupa Topluluğuna entegre olmuştur. Avrupa’da tartışılan, içeri alınmış bir Türkiye’nin tam üye statüsünde mi yoksa ayrıcalıklı ortak statüsünde mi olmasıdır. Hükümet tam üyelik konusunda ısrarlı. Peki bu tam üyelik bize ne kazandırır? Aralarında ne fark var? Hangisi bizim için iyi? Bana göre, bırakın farkları üye olmasak dahi bir şey değişmeyecek! Ne Avrupa bizim dış borcumuzu ödeyecek nede bize tüm kapıları açacak. Bazıları Yunanistan’ı örnek veriyor ama, Yunanistan, en zengin dokuz üyeden sonra onuncu üyedir; şu an yirmi beş üye var ve biz kaçıncı olacağız belli değil. Bizim katkımız ise sadece ucuz iş gücü korkutması ile o ülkelerdeki emekçi sınıfların biraz daha ezilmesini sağlamak olacaktır. Aslında benim bu konuya değinme sebebim, Avrupa entegrasyonunda ekonomik olarak bağlanmış olan bir ülkenin, neden bu kadar hırpalandığıdır. Madem ki, bu devletler topluluğunu bir araya getiren şey ekonomik ortak çıkarlardır, o halde bir İngiliz Milletvekili’nin tam üyelik için Mustafa Kemal’in resmine tahammülsüzlüğü nedir? Bütün sosyal reformlar özde ekonomik çıkarlara hizmet için yapılıyorsa ,Mustafa Kemal’in resmi hangi ekonomik çıkarları zedeliyor? İşte bizim için esas sorulması gereken sorular bunlar. Zira bu tartışılırsa ,özde şu an var olabilmemizin sebebi olan nedenlerin nasıl bertaraf edildiğini görürüz. Lozan’da elde edilen başarı - her ne kadar büyük emperyalist devletlerin istediklerini aldıkları bir anlaşma gibi gözükse de-onları buraya kadar getiren sebepler açısından daha sonraki süreçte ,sömürgeci olan ülkelerin başının belası olmuştur. Emperyalizme karşı verilen ilk milli kurtuluş hareketidir ,Anadolu Kurtuluş hareketi. Çünkü bu hareket salt bir kurtuluş mücadelesi değildir. Güney Amerika’daki kurtuluş hareketlerine asla benzemez . Orada kendi içlerinden çıktıkları devletlerden ayrılma, kendi ayakları üzerinde durarak ekonomik anlamda bağımsızlık vardır.Ama sistemle ilgili bir problemleri yoktur. İçlerinden çıktıkları ülkenin sistemine biraz revizyonla devam ederler. Kapitalizm ile bir sıkıntıları yoktur.Milli de sayılmazlar çünkü ayrıldıklar devletle dil,din.ırk anlamında birliktelikleri vardır. Ama Anadolu Kurtuluş hareketi hem işgale, hem doğu gericiliğine hem de sömürgeciliğe karşı yapılmış bir harekettir. Daha başından salt bir toprak kurtuluşu olsa idi bunu mandacılıkla çok rahat sağlayabilir, bu kadar insan kaybı da vermeyebilirdi. Şimdi sormak lazım; “Şehitler ölmez, Vatan bölünmez” diye bağıranlar kurtuluş savaşında şehit düşenlerin hesabını ,Amerikalılarla işbirliği yapıp kendilerini bağırttıranlardan neden sormuyorlar? 1919 da Samsuna çıkan Mustafa Kemal’in kafasındaki düşünce de salt toprak anlamında bir kurtuluş değildi.Bazı ilkel milliyetçi Kürtler, Kurtuluş Savaşı konusunda Mustafa Kemal’in kendilerini kandırdığını söylüyorlar ama unutmasınlar onları ittifaka davet ederken şu haklı gerekçeyi sunmuştur; “Ya bizimle olursunuz veya Ermeniler gelip sizin onlardan aldıklarınızı geri alırlar.” Bu anlamda da Kürtlerin Türklerle olan işbirliğinde özde ekonomik çıkarlar vardır. Sonraki gelişmeler ne olursa olsun birliktelikteki gerçek mantık ortak çıkarlardır ve bu konuda Kürtler en doğru hareketi yapmışlardır.Hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Böylesi çıkılmış bir yoldaki kırılmalar olmuş ve Mustafa Kemal’in düşünceleri eski zihniyet ve kapitalizm hayranı zümrelerce kuşatılmış ve baskı unsuru olarak dayatmalara başlanmıştır. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı yıllarında cılız ve işgal bölgelerinde kalan işçi sınıfı ve bilinçsiz ve kırılmış köylü sınıfı ile sosyalizm yaratamazdı. Zira bunu gönderilen Sovyet elçisine de söylemişti. Ama gerici ve serbest rekabet dönemini yaşamamış, pre-kapitalist sermaye ile veya tefeci- bezirgan birikimle kapitalizm yaratamayacağının da bilincinde idi. İşte buradan kurtuluşun ardından, yıllarca egemen sermayenin sosyalistlikle suçladığı devletçilik çıktı.Mustafa Kemal yabancı sermayeyi reddetmişti ama bir yanda da Osmanlının kabul edilmiş olan borçları vardı. Ve devlet kasası boştu. Böylesi karanlık bir tabloda bir yandan da reformlar yapılmalı ve ülke kalkındırılmalı idi. Kısaca yepyeni bir oluşum rüştünü ispat etmeli, halka eski rejimden daha fazlası verilebilmeliydi. Osmanlı borçlarının ilk taksiti geldiğinde ödeme güçlüğündeki Cumhuriyete Batının dayatmaları başladı: Çok partili istem. Özellikle İngilizler kendi acentelerinin ve hala ayakta kalan Osmanlı hanedanlarına sadık zümrelerin iktidarını hedefliyorlardı. Bunun içinde boş durmuyor, bir yandan çok partili sistemi dayatırken, diğer taraftan Genç Cumhuriyetin korkularından yararlanarak Kürtleri ve dindar kesimleri kışkırtıyordu. Bu baskılara dayanamayan Türkiye, Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ile çok partili sisteme geçti.17 Kasım 1924 günü kurulan yeni partinin başkanlığına Kazım Karabekir, yardımcılığına Rauf Orbay, genel sekreterliğine Ali Fuat Cebesoy geldi. Daha parti kurulur kurulmaz ilk söylemi -Özal gibi- Liberal ve dine saygılı olmaktı. Bütün kurucuları Mustafa Kemal iyi tanıyor ve düşüncelerini iyi biliyordu. Özellikle Kazım Karabekir’in softalık boyutunda dindarlığını, Rauf Orbay’ın da kurtuluştan sonra İstanbul da Halifeye yaptığı yağcılıkları ve İngiliz hayranlığını iyi biliyordu. Bu aslında bir tasfiye hareketi de sayılabilirdi. Bu fırkanın kurulması ile hemen Şeyh Said isyanı ve Mustafa Kemal’e suikastlar başladı - bunu yapanlar arasında Terakki Perver Fırkanın milletvekilleri ve üyeleri de vardır-. Bütün olanlara karşı Mustafa Kemal iki tedbir alarak bu partiyi kapattırmıştır. Birincisi takrir-i sükun yasası diğeri millicilik-devletçiliktir. İngilizler bu hareketler sonrası Kerkük ve Musul’u kurtardılar ama devlet içindeki ayakları tamamen kesildi. İşbirlikçileri takrir-i sükun ile tefeci-bezirganlar da devletçilik ile susturuldu. Devletçilik,Mustafa Kemal’in düşünceleri ile ortaya çıkmış bir tavırdır. “İşçi sınıfının yok denecek kadar cılız olduğu ülkede sosyalizm, milli olmayan, dışa bağımlı sermaye ile de ülkede kapitalizm olmaz” görüşü ile yola çıkan Mustafa Kemal, devletçilik ilkesi ile bu iki sistem arasında sentez yapmıştır. İyi irdelendiğinde ülke gerçeklerine en uygun sistem de devletçiliktir.Ancak böyle bir sistemin yaşatılması için gerekli doktrinler olmadığından, uygulama için tam inanmış ve dürüst insanlara ihtiyaç vardır. İleri aşamalarda kapitalizmin belini kırabilecek olan bu yapı, çok geçmeden İngiltere’nin amiral gemiliğini yaptığı batı armadası tarafında kuşatmaya alındı. Daha sonra ABD nin komutanlığını aldığı bu armada kapitalizmin tüm oyunlarını sergileyerek bu yapıyı çökertti.Devletçiliğe iyi bakılırsa tek kuruş yabancı sermaye kullanmadan tamamen insanların dişi ve tırnağı ile yapılmış olan girişimlerdir.(Burada Sovyetler Birliğinin faizsiz ve mal ile geri ödemeli olarak yaptığı katkıyı asla unutmamak gerekir). Bunun dünyada örneği dahi yoktur. Mustafa Kemal önderliğinde, ortak mülkiyet geleneğinden gelmiş olan halkın başarısıdır bu. Ancak İzmir iktisat kongresi ile alınan kararlar rağmen, pre-kapitalist yapının yani tefeci-bezirgan yapının bankalar aracılığında palazlandırılması ile bir sonuç alınamamış ve milli sermayede yaratılamamıştır. Çünkü serbest rekabetçi dönemi atlamış olan Batı kapitalizmi ile entegre olmayı kolay yol olarak seçmiş ve asla millileşememiştir. Zira Emperyalizm - bugün olduğu gibi- buna asla yol vermez. 1946 da tekrar dış yardımlar gündeme geldiğinde yine batının tek isteği, ısrarla çok partili sistem olmuştur.Bu bir tesadüf müdür? Çok partili sistemle beraber öncelikle DP sonrasında da CHP nin de içinde bulunduğu kaos hızla devletçilik sektörüne el atmış, kendilerine yakın burjuva yaratma uğruna buralar yağmalattırılmış,kendi yandaşları için arpalıklar haline dönüştürülerek halkın sırtına kambur haline getirilmişlerdir. Ama yinede yapı tam anlamı ile yıkılmamış ve halkın güvencesi olarak kalmıştır. Ama ileri görüşlü kapitalistler ,sosyalist ülkelerdeki rejimleri değiştirdikten sonra hızla gelecekte korkulu rüya olabilecek olan devletçiliğin zayıf kalelerin saldırıya geçtiler. Her verilen borç karşılığında buraların satılmasını şart koştular. Halbuki mantıklı düşünürseniz bankacılar hiç kredi verirken adama gelir getiren yerini sat der mi? Sonra o paraları nasıl ödeyecekler? Bunu yaparken yerli işbirlikçilerde kılıf olarak “modern dünyada devlet işletmecilik yapmaz” diyorlar. Ayrıca yakın tarihe bakacak olursak askeri darbelerin ekonomik olarak kendilerini güvende hissettikleri yapı devletçilik yapısıdır. Yani asker bile bu yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Avrupa Birliği ilerde halkın uyanmaması için, Mustafa Kemal’in resmine dahi tahammülü yok. Ondan dolayıdır ki halkın dişiyle , tırnağı ile yarattığı, Türkiye’nin ekonomisinde olmazsa olmaz olan, en büyük kuruluşları haraç mezat, hem de hiç utanmadan canlı yayınlarla sattırıyorlar. Adamlar bu ülkeden her türlü zorlama ile Mustafa Kemal’i çekip almak ve Türkiye’yi tam bir Osmanlı haline getirmeye kararlılar. Biz ve bizim gibi düşünenlerde ısrar ve inatla diyoruz ki ; Türkiye’nin kurtuluşu, hala 1919 da Samsun’a ayak basarken Mustafa Kemal’in kafasındaki “halkçılık” programının yeniden gündeme sokulmasıdır. |