|
Jülide Gülizar’ı, TRT’de güzel Türkçesiyle okuduğu haberlerden ve hazırlayıp sunduğu etkileyici programlardan hatırlıyoruz. Onun ismi neredeyse güzel, özenli Türkçe konuşmakla özdeşleşti. TV-4’te Açık Öğretim Programında, hazırlayıp sunduğu Türkçe derslerini zevkle izlediğimi anımsıyorum. Jülide Gülizar çalışmaya tutkun, zor işlerin gönüllüsü bir spiker, programcı, gazeteci, “çalışmaya doyamadım” diyor. İş yapmak, üretmek onu kolay kolay yormuyor. Karşısına çıkan ya da çıkarılan engeller, anlayışsızlıklar onu yıldırmıyor ama o da insan… Artık TRT’de çalışmak istemediğini hissedince şöyle düşünüyor: “Son bir yıldır TRT’yi aklımdan gönlümden silip atmıştım. En kısa zamanda emekliliğimi isteyip kendime yeni bir çalışma alanı bulmaya kararlıydım.” O işini sadece akılla değil, gönlüyle de yapıyor ve önemlisi gönlündeki zedelenme… Emekli olup, bir köşeye çekilmek de asla ona göre değil, yapacağı yeni işi düşünüyor. Tercihlerinde kararlı, seçtiği yolda azimle ilerliyor, mücadeleci; okuma ve iş yaşamı söke söke kazanılan irili ufaklı başarılarla dolu… Anılarını okuduğumuzda, geçmiş yılların gazetelerine göz attığımızda, Gülizar’ın TRT yönetiminin haksız uygulamalarına karşı yürüttüğü mücadele hemen dikkatimizi çekiyor. Haksızlığa baş eğmemenin, onun kişiliğinin en önemli bileşeni olduğunu söylemek, sanırım hatalı olmaz.
Bir Konu Bir Konuk Jülide Gülizar’ın 1978 Ekiminde başlayıp başarıyla sürdürdüğü, haftada bir yayınlanan Bir Konu Bir Konuk programı kısa sürede TV’nin bir numarası oluyor. Konuklar arasında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Erdal Atabek, Faruk Erem, Orhan Apaydın, Mahmut Dikerdem, Mümtaz Soysal, Rıdvan Ege, Mehmet Haberal, Veli Devecioğlu gibi toplumca tanınan, saygı duyulan, alanlarında söz sahibi isimler var. Cezaevleri programında, toplum kurallarını çiğneyerek uyuşmazlığa düşmüş kişiyi ıslah edip yeniden topluma kazandırmak için en iyi iyileştirme aracının, cezaevindeki boş insanın çalıştırılması olduğu vurgulanıyor. Çünkü insan çalışır ve yaratırken, o yarattığı şeyle birlikte kendini de yeniden yaratır. ‘Cezaevleri’ ve ‘müebbetler’ konulu programlar toplumda umulandan çok, yaygın bir ilgi ve destek görür. Postacılar TRT’ye, Jülide Gülizar’ın evine cezaevlerinden mektuplar taşırlar. Jülide Gülizar, “Mahkûmların anası “ olarak adlandırılır. “Bir ölümlü için, yaşamı boyunca erişebileceği en büyük unvan… Toplum kurbanlarından gelebilecek en güzel övgü.” Pek çok engel ve zorluğa karşın, 102 program yayınlanmış, yazılı basına yansımış, yaygın bir şekilde tartışılmış, çok sayıda telefon, mektup almış, çok beğenilmiştir. Bu başarı birilerini rahatsız etmiş olmalı ki programın “on beş günde bir yayınlanmasına karar” verilir. Gerekçe: “siz çok yoruluyorsunuz” biçiminde olur. Gülizar’ın bu tutuma karşı isyanı bir kararla sonuçlanır: “Ben aslında program yapmaktan değil, programımı savunmaktan yoruldum. ‘Hoşçakal TRT’ kararım kesin.” II. Barış Derneği davası Jülide Gülizar, 12 Eylül 1980 darbesinin olağan üstü uygulamalarının yürürlükte olduğu dönemde, II. Barış Derneği davasında, 5–12 yıl mahkûmiyet istemiyle yargılanır. Davada ‘Savaş Hali Uygulaması’ yapılır. “Türkiye’de demokrasi üçüncü kez kesintiye uğradı. 12 Eylül 1980’de ülkeye egemen olanlar, amaçladıkları dikensiz gül bahçesini gerçekleştirmek için, önlerinde engel gördüklerini, budamaya başladılar. Duruşmalar başlangıçta 1-1,5 ay arayla yapılıyordu. Amaç davayı uzatmak... Ben yeni emekliyim, o nedenle tanınıyorum. Aramızda Genco Erkal, Erkan Oyal, Tarık Akan, Gülsen Tuncer gibi tanınan kişiler var. Savunmamda; bu davanın siyasal bir dava olduğunu, infazının önce yapılıp davanın sonra açıldığını, ortada bir suç bulunmadığını, bu davada bizlerin değil Türk yargısının aklanması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bizi mahkûm edemediler. Beraat ettirmek de işlerine gelmezdi. Suya sabuna dokunmayan bir gerekçe buldular: ‘Zamanaşımına uğradığı için dava düştü’ dendi.” Cadı kız “Benim çok sevgili, çok değerli, çok afacan cadı kızım. Senden beklediğim en güzel şeyi yapmışsın Bir öğrenci hocasını böyle mutlu eder. Seni en içten duygularla kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.” Telgrafla kutlanan ‘afacan cadı kız’ Jülide Gülizar, 12 Eylül 1980 darbesinden altı ay sonra TRT’den emekli olmuş, Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlamış ve suçlu çocuklarla ilgili Zincirli Gelecek adlı altı bölümlük bir yazı dizisi yayımlanmış. Hoca ise, Prof. Dr. Faruk Erem… Faruk Erem’in sözleri; mücadeleci, güzel konuşan, münazaraların başarılı tartışmacısı hukuk öğrencisi Jülide’yi betimliyor. 50’li yılların üniversiteli gençlerinin en önemli etkinliği münazaralar. Panel, açık oturum gibi toplantılar o dönem yok. Münazaralarda yanlış bile olsa görüşün iyi savunulması önemli. Hukuk öğrencisi Jülide Jülide Gülizar Ankara Hukuk Fakültesi’nde: Sabri Şakir Arsay, Esat Arsebük, Faruk Erem, Ernst Hirsch, Baha Kantar gibi değerli hukukçuların öğrencisi olur. Ama onun günleri derslerden daha çok dergi çıkarmak, şiir yazmak, şiir günlerine ve münazaralara katılmakla geçer. On beş arkadaş harçlıklarından ayırdıkları paralarla ayda bir yayımlanan Bahçe adlı bir sanat-edebiyat dergisini 30 sayı çıkarmayı başarırlar. Jülide Gülizar’ın yazdığı şiirler başta Yedigün olmak üzere diğer edebiyat dergilerinde yayımlanır. Katıldığı şiir günlerinde şiirlerini okur. Yurdun her yanından hayran mektupları alır. Bu mektuplardan birini yollayan, Yedigün dergisinde şiirleri çıkan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 3. sınıf öğrencisi Abdullah Rıza Ergüven’dir. İki şiir tutkununun mektuplaşması, fakültelerin bitmesinden hemen sonra 1955’te evlilikle sonuçlanır. Jülide Gülizar, eşinin askerliği sürecinde Erzurum Dumlu’da yaşar ve Erzurum Lisesinde, edebiyat öğretmeni olarak çalışır. Böylece kısa bir süre de olsa idealindeki mesleği severek yapma olanağı bulur. “Aslında idealimdeki meslek edebiyat ya da Fransızca öğretmeni olmaktı. Fakat akrabalar: “Çenesi düşüktür Jülide avukat olsun” dediler ailem de, sülalede üniversiteye gidebilen ilk kız olduğum için bu isteğe uymamı istediler.” Askerlik bitince Ankara’ya dönerler ve başvurdukları ilk iş olan Sayıştay’da, denetçi olarak işe başlarlar. İş bulmak şimdiki gibi zor değildir. Oğulları Kemal Ceyhun doğar. 1960 yılının ilk aylarında Jülide-Abdullah Rıza Ergüven evliliği boşanmayla sonuçlanır. Ankara Radyosu ve TRT Jülide Gülizar’ın mikrofonla tanışması, lise öğrencisiyken katıldığı, dinleyici önünde yapılan bir programda bir çırpıda yazıp okuduğu iki dizeyle olur. Program müdürü ünlü spiker Hikmet Münir Ebcioğlu’na, radyo yayınında bir şiir saatinin olmaması eleştirisini iletir. Ebcioğlu bu öneriyi büyük bir olgunlukla kabul eder. O ilk ve özel programı, Jülide Gülizar’ın şiir okuduğu daha başkaları izler. Bir gün Ebcioğlu, Gülizar’a “çok güzel şiir okuduğunu” söyler ve “Seni spiker yapalım” der. Jülide Gülizar, bu sözlerin söylenişinden beş yıl sonra açılan spiker sınavına başvurduğunda, Hikmet Münir Ebcioğlu Kıbrıs’ta görevlidir. “En kuvvetli desteğimden yoksun olarak sınava girmek, moralimi epeyce bozmuştu, ama kulaklarımda hep yankılanan sesi, dağılıp çözülmemi önlüyordu. 1956 Mart’ında Ankara Radyosu’nda spiker olarak çalışmaya başladım. 1981’e kadar tam 25 yıl TRT’de görev yaptım. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 üç büyük ihtilal yaşanırken TRT’nin içindeydim. Ben getirdiklerine bakarım. 27 Mayısın getirdiği o güzelim 1961 Anayasasını ve –görece bile olsa- bir özgürlükler ortamını, halkı aydınlatmakla görevlendirilmiş özerk TRT’yi… Hiç hesaba katmadan ona ‘askeri harekât’ ya da ‘darbe’ damgasını vurup küçümsemeye olanak var mı? 27 Mayıstan bir hafta sonra, bir tek röportaja, naklen yayına adım attırılmayan biz hanımlar, nerelerde ne röportajlar yaptık, özellikle ben röportajı, naklen yayını çok sevdim. Nerede böyle bir görev çıksa gözümü kırpmadan gitmeye başladım.” Jülide Gülizar, 1 Temmuz 1965’te Radyodan Haber Merkezine atanır. Bu geçiş onu mutlu eden bir değişikliktir. “Tam istediğim gibi, yarım saat bile doğru dürüst masa başında otlanılmayacak… Çat orada, çat burda… Bugün Ankara’da, yarın Gaziantep’te, öbür gün Kars’ta… Soluk soluğa yaşanacak bir dönem. Yeni çalışma arkadaşları, yeni konular, yeni yöntemler… Değmeyin keyfime…” Bu koşturmalı yaşam dört buçuk yıl sürer. Fakat o, röportajcılığı bırakıp haber spikerliğine geçmek zorunda kalır, çünkü maaşı, yol masraflarına yetmez, ha bire avans çeker. Tüm kadın spikerlerin artık TV’de haber okumayacağı bildirilir 1974’de Genel Müdür İsmail Cem, Danışman Mehmet Barlas, Haber Müdürü Mete Buharalı’dan oluşan yönetim üçlüsü, tüm kadın spikerleri hiçbir gerekçe göstermeden ekrandan alıp “bundan sonra TV haberlerini yalnızca erkek spikerler okuyacak” derler. Bu karardan tam bir hafta önce İsmail Cem, Jülide Gülizar’a haber bültenlerini okurken “onları yarattığını, yaşattığını” söyleyerek iltifat etmiştir. Bu uygulama haftalarca gazetelere haber, köşe yazarlarına konu olur. Gelen telefon ve mektuplarda, kadın örgütlerinin açıklamalarında aynı tepki dillendirilir: “Bu Cumhuriyetin 50.yılında kadınlara yapılan bir hakarettir.” Gülizar, “bu karar düzeltilinceye kadar Radyoda da haber okumayacağım. Bu kararımın getireceği sonuçların hepsini göze alıyorum…” der ve iki hafta -Haber Müdürünün uyarılarına karşın- TRT’ye gitmez. On beşinci gün Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, onu görüşmek üzere köşke çağırır. Gelişmeleri ondan dinler. “Konuştuk anlaştık, her şey düzelecek, eskiye dönecek. Beni aydınlattığınız için teşekkür ederim.”der. “Çankaya Köşkü’nden ayrılırken, 15 gündür, taşımakta çok ama çok zorlandığım bütün ağırlıklardan kurtulmuştum. Sanki bir çağlayanın gümbür gümbür sularında yıkanmış, arınmıştım.” Jülide Gülizar, bütün bölge, il radyolarında, paket program yayını yapan bütün TV kanallarında, bir yıla yaklaşan bir süre İstanbul Radyosu’nda ve Bir Konu Bir Konuk programını yaparken de TV Eğitim Dairesinde çalışır. Cumhuriyet ateşiyle yetişmiş bir genç kız Benim ve arkadaşlarımın okula başladığı yıllarda Cumhuriyet ateşinin alevleri bütün ülkeyi aydınlatıyordu. Atatürk bütün ülkede özellikle de öğretmenlerde inanılmaz bir coşku yaratmıştı. Öğretmenler bu coşkuyu bizlere aynı şiddette aktarıyorlardı. Bizler böyle bir ortamda yetişiyorduk. Bize büyüyünce ne olacağımız sorulduğunda yanıtımızın başlangıcı hep aynıydı: ‘Yurduma, ulusuma yararlı bir insan olacağım.’ Bu girişten sonra eklerdik. Doktor olacağım, öğretmen olacağım… Kimse bize böyle bir giriş ezberletmemişti, ama verilen eğitimin özünde ‘önce yurdum, sonra ailem, sonra ben’ ilkesi yatıyordu. Sonraki yıllarda orasından burasından kırpılan ünlü öğrenci andını her sabah içimizden taşan bir coşkuyla okurduk. Jülide Gülizar küçük bir çocukken, bir tartışmada babası annesine göz kırparak: “Oğluma kızmıyorum çünkü o, benim soyadımı devam ettirecek” der. Babası şaka yaptığını söyler, gerçekten de kız-erkek çocuk ayrımı yapmaz ama bu düşünce onu yaralar; ‘Hiçbir erkeğin soyadını –babası da dâhil- kullanmamayı aklına koyar’ zor da olsa bunu başarır. Çocuk ve genç olduğum 40’lı, 50’li, 60’lı yıllarda gençlerin hepsinde bir şiir merakı vardı. Kimileri kendisi yazar, kimileride yalnızca okurdu. Yaygın bir meraktı bu. Üniversitede şiirlerimi yayınlamaya karar verdiğimizde, bir grup arkadaşla birlikte Gülizar soyadını seçtik. Şiire tutkundum ama yazdıklarımın bugünkü şiirin arkasında kaldığını gördüm. Kendiliğimden bıraktım. Beceremediğim bir işi birinin müdahalesi olmadan bırakırım ama Jülide Gülizar adını TRT’de de kullanmaya devam ettim. Spikeriniz Jülide Gülizar diyerek kendimi tanıtıyordum tabii nüfustaki soyadım farklı olduğu için, epey sıkıntı da çektim. Gülizar bedenime tenim gibi yapıştırılmış bir isim olarak bugüne kadar geldi. Yıllar sonra Gülizar’ı mahkeme kararıyla ikinci bir isim olarak aldım. Filanın kızı, falanın karısı olmak istemedim, ben benim, o kadar… Kendim olmak istedim. Babamı incitmemek için de oğluma, onun ismi Kemal’i koydum. Ailesi ve şiir tutkusunun kök salması Jülide Göksan’ın annesi Nigâr ve babası Kemal teyze çocukları, beşik kertmesi bir evlilik; annesi ilkokul mezunu, babası “sevinse de üzülse de düşüp bayılan sinir hastası annesi nedeniyle” ilkokulu bitirememiş. Babaanne on doğum yapmış, ilk çocuk olan babası, ev işlerini ve diğer çocukların bakımını üstlenmek zorunda kalıp okulu bırakmış. “Annem ona ‘Kemal ben senden daha tahsilliyim’ diye takılırdı.” Evlendiklerinde biri on beş, diğeri on dokuz yaşındaymış. Reşat Nuri Güntekin’in Akşam Güneşi romanını okuduklarında oradaki Jülide ismini çok beğenip doğan ilk kızlarına vermişler. “Beni ilk çocuk diye sevmişler, yaşları da küçük olduğu için bana evcilik oyunundaki bebekleri gibi davranmışlar. Bakımımla daha çok anneannem ve benim kocanine dediğim, onun annesi ilgilenmiş. Anneme abla dermişim. Evde bana bakan iki kadın olduğu için annem kitap, şiir okur, bana şiir ezberletirmiş. Beş yaşından küçük olmalıyım annemin öğrettiği şiirleri evimizin kapısından geçen insanları durdurup okuduğumu annem anlatırdı. Ben de sanki hayal-meyal hatırlıyorum. İlkokulda bir arkadaşım şiir yazdığını söyledi, ben de yazarım dedim. Ben bir küçük çocuğum’ diye bir şeyler yazmaya başladım. Öğretmen gördü aferin aferin bak ne güzel yazıyorsun, dedi. Çevremden heveslendirildim. Ortaokulda şiir yazmaya başladım. Geleceğin en büyük şairi ben olacağım hayalleri kuruyorum. Bir gece rüyamda Cahit Sıtkı Tarancı’yı gördüm. Mersin’e gelmiş, ona sahilde çay ısmarlayıp, şiir okudum. Büyüyünce senden daha büyük bir şair olurum değil mi deyince olursun olursun dedi ve başımı okşadı. Onun el izi gitmesin diye haftalarca başımı yıkatmadım. Yıllar sonra bunları Cahit Sıtkı Tarancı’ya anlattım, halime çok güldü. İnatçı ve direnen bir çocuk Jülide Gülizar’ın yaşamının ilk beş yılı, ‘hayal-meyal’ anımsadığı Karkamış’ta (Cerablus) geçmiş. Cerablus, Suriye sınırındaki mayınlı araziye ve Fırat nehrine yakın köy-kasaba arası küçük bir yerleşim bölgesi. Dayaklı, cezalı ama kocanine, anneanne, anne, baba, dayıdan oluşan ev ortamında ilk çocuk olmanın yarattığı coşku ve sevgi ortamında büyümüş. Sonraki yıllarda aileye Ayhan ve Tomris adlı iki kardeş daha katılmış. Genç baba, ‘gözleri buğulanarak’ kendi babasından yediği dayakları anlatsa da ‘eğitiyorum’ diye aynı yöntemi kullanmış. İnatçı bir çocuk olan ve direnen Jülide’ye ve çok yaramaz olan, en küçük kardeş Tomris’e, bu cezadan daha fazla pay düşmüş. Dayısına özenerek: “Ben de mettebe gitmek istiyorum” diye tutturan, hatta kendini yerlere atıp avaz avaz bağıran Jülide, 3,5 yaşında misafir öğrenci olarak okula başlamış; okumayı çok seven ve her yıl takdir alan –o yıllardaki uygulamayla iftihar kitabında, kısa bir bilgi ve vesikalık resmiyle yer alan- bir öğrenci olmuş. Küçük Jülide’nin belleği çok güçlü, bir kez sesli olarak okuduğu bir konuyu kolay kolay unutmuyor. Okuma mücadelesi Jülide Gülizar, Demiryolları’nda memur olan babasının tayin edildiği İslâhiye, Tarsus, Mersin’de eğitimine devam etmiş. Etmiş diyoruz ama bu böyle tabii olarak akıp gitmemiş, ilkokulun bitiminde babası ‘Jülide büyüdü artık okumayacak’ diye tutturmuş. Liseye başlayacağı zaman da aynı tutumu tekrarlamış. Böylece Jülide Gülizar için okul yaşamı; korkuyla uykusuz geçen gecelerle dolu, yaralayıcı, acılı bir sürece dönüşmüş. “Babamın tutumu beni çok üzüyor, canımdan bezdiriyordu. Okumaya çok hevesliydim, çok başarılı, canavar gibi bir öğrenciydim. Annemle ikimiz bir kale gibi ona karşı çıktık. Tabii annem olmasaydı ben tek başıma direnemezdim. Hırçın ve inatçı bir çocuktum, babama duyuracak tarzda: ‘beni okutmazsa kaçacağım, orta malı olacağım’ diye tehditler savuruyordum. ‘Orta malı’nın ne anlama geldiğini bilmesem de kötü bir şey olduğunu anlıyordum. Mersin Gar Müdürü, babamı çekip konuşmuş: ‘Benim tanıdığım Jülide aklına koyduğunu en azından dener, korumaya kalktığın namusun o zaman beş paralık olur, bu çocuğun üstüne bu kadar varma’ demiş ve ondan söz almış.” Sıra liseye gelince Jülide’nin karşısına yeni bir engel çıkıyor; o yıllarda Mersin’de lise yok, lisede okuyanlar, sabah 06.30 treniyle Adana’ya gider, akşam 17.30’da dönerler. Babası bu sefer ‘Ben tren yolcuyum, liseye giden kızların trende nasıl fingirdeştiklerini görüyorum, gidemezsin’ der. “Babamın birbirine zıt pek çok hastalığı vardı. Bir ara ölümün eşiğinde gibiydi. Tedavi olmak için Ankara’ya giderken oldukça acı bir konuşmayla bize veda etti. İçimde hiçbir nokta kımıldamadı. Çünkü o, hayattaki tek isteğime ‘oğlanlara mektup yazacak, fingirdeyecek, namusunu lekeleyecek,’ diye karşı çıkıyordu. Bu tutumu beni çok yaraladı. Uzun yıllar babama karşı mesafeli durdum. Hâlbuki bebekken ona aşırı düşkünmüşüm, ben iki buçuk yaşındayken askere gittiğinde, özleminden hasta olmuşum. Ona yeniden kavuşmanın şoku da bende konuşma tutukluğu başlatmış. İlkokul bitimine kadar devam eden bu sorunu, sanırım üzerine gidip hep konuşarak atlattım. Gevezeliğimin kaynağı belki de budur. Aslında tam atlattığım da söylenemez. Gerginliklerde zaman zaman sorun yaşadığım oldu. Annem bana hamile kaldığında babam namaz kılıp erkek kız fark etmez sağlıklı bir çocuğum olsun diye dua etmiş. Bizde günümüzde bile, erkek çocuğa atfedilen önem düşünülünce şaşırtıcı bir davranış. Babam, Şapka Devriminden sonra annemden başını açmasını istemiş ve Cerablus’da bunu yapan ilk ve uzun süre de tek erkek olmuş. Bu davranışlar onun yaşadığı çevre ve zaman dikkate alınırsa çok çağdaş davranışlar ama nedense benim okumama gelince aynı davranışı gösteremedi.” Ankara Ankara güzel Ankara Ankara’daki tedavi olumlu sonuçlanır aynı zamanda mutlu bir karşılaşma, görüşme gerçekleşir Ankara’da yaşayan ve bekâr olan Ragıp dayı eğer ona “güvenirlerse Jülide’yi okutabileceği”ni söyler. Jülide Gülizar’ın, ona çok düşkün olan erkek kardeşiyle ve anneannesiyle birlikte Ankara’ya gitmesine karar verilir. Babası onları yolcu ederken şöyle bir öğüt verir: “Jülide sen büyüksün, hem kendine hem de kardeşin Ayhan’a sahip olmak senin vazifen. Ragıp dayın çok iyi, hoş insan ama komünist… Mahkemelere düşmesi o yüzden. Sakın onun fikirlerine kapılmayın.” Ragıp dayı, gençliğinde Nâzım Hikmet’le birlikte yargılanmış. Bu komünist sözü Jülide Gülizar’ın kafasını karıştırır. Daha önce de şiirlerini çok beğendiği şair Nâzım Hikmet’in komünist olduğu söylenmiştir. “Elbette iyidir komünist. İyi olmazsa kardeşinin iki çocuğunu okutmaya kalkar mı? Bana okuma imkânı sağlayan bir insan komünist de olsa iyidir.” Gülizar, ancak 1960 Devriminin sağladığı özgürlük ortamında, yayımlanan kitaplardan komünistin- komünizmin ne anlama geldiğini öğrenebilir. “Ben ve erkek kardeşim liseyi Ankara’da büyük dayımın yanında okuduk. Ankara Kız Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenim Mualla Anıl da beni okumak ve şiir yazmak konusunda çok yüreklendirdi. Ben onu annem yerine koymuştum. Okulda öğretmen-öğrenci ilişkisi içindeyiz, kapıdan çıktığımız anda şımarırdım, oda nazımı çekerdi. Haçlığım bitince kimseye söyleyemezdim ama ondan borç isterdim. Çıkarır verir ama ‘Ne zaman ödeyeceksin, onu söyle, dediğin gün mutlaka ödemelisin’ derdi. Şimdi anlıyorum, beni aynı zaman da eğitiyormuş. Bazen bir arkadaşımdan borç alıp verir ‘bak zamanında ödedim! Şimdi yeniden borç istiyorum’ derdim. Onun unutmadığım bir öğüdü şöyleydi: ‘Yaşamak, hayata tırnaklarını geçirerek tutunmak ve hiç çözülmemektir.’ Bize evde de okulda da öğretmenler çok önemli çok kutsal insanlar olarak öğretildi.” “Annemin eseriyim” Lisenin bitiminde, tam üniversiteye başlayacakken Jülide Gülizar’ın, yaşamı bir kez daha tepetaklak olur, okuma umudu bir kez daha zora girer. Ragıp dayı madencilik yapmak üzere Ankara’dan ayrılmaya karar vermiştir. Babası Gülizar’ın çalışıp okumasına izin vermez. Çünkü ‘kızını çalıştıran baba’ damgası yemesi onun için ölümden beterdir ama anne pes etmez, terzilik yaparak ailenin geçimine önemli bir katkı yapacağına inanır ve eşinin tayininin Ankara’ya yapılması için Ulaştırma Bakanı’yla, görüşmeye karar verir. “Bugün ben eğer bir şeysem annemin eseriyim. Annemin direnmesi ve fedakârlığı sayesinde okuyabildim. Kasım Gülek’in babası küçük dayımın kirvesiymiş. Güney ve Güneydoğu’da kirvelik çok önemlidir; kirve, 2. bir baba gibidir. Kasım Gülek, Ulaştırma bakanı, annem, ben, kardeşler hep birlikte Bakan’a gidip babamın tayinini Ankara’ya çıkarmasını istedik. ‘Babanızın maaşıyla Ankara’da geçinemezsiniz, lojman da yok, geldiğinize milyon kez pişman olursunuz’ uyarısını yaptı. Babanıza bunu söyleyin yine de isterse bir mektup yazsın tayinini hemen yapayım dedi. Üç gün içinde babamdan lojmansız da olsa tayin isteyen yanıt geldi. İşte o zaman içim, babama karşı bir hop etti. Babamın çok az olan maaşıyla Ankara’da yaşamayı kabul etmesi ona olan kızgınlığımı ilk defa yumuşattı. Onun, benim için pek çok sıkıntıyı göze alması kinimi çözdü. Sonra ‘fingirdeme’ konusunda döne döne özür diledi.‘Kızım bu kadarına aklım eriyordu, genç çocuklar tabii gülüp oynayacaklar’ derdi. Daha sonraki yıllarda çok iyi anlaşan bir baba-kız olduk. Babamı, 1981’de 72 yaşındayken kaybettik. Annem hep yeniye, ileriye açık bir kadındı, ben onun, televizyonda saçma sapan programlar izlediğini, hiç görmedim. Kültür, sanat ve eğitim programlarını izler; her yeniliği öğrenmek, mümkünse uygulamak isterdi. Annem iki şeye yemin etmiş: kızlarım olursa okutacağım ve yirmi yaşından önce evlendirmeyeceğim, oğlum olursa gelinimle-oğlumla birlikte oturmayacağım. Bu iki kararını da gerçekleştirdi. Onu da beş yıl önce, doksan iki yaşındayken kaybettik. Zor yaşam ona tuttuğumu koparmayı öğretir Ankara’da geçinebilmek için çok zorlandık, çok kötü günlerimiz oldu. Yoksulluk edebiyatını hiç sevmem ama gerçeği de söylemek lazım. Özellikle hastalıklar zor olan yaşamımızı daha da acılaştırıyordu.” On yaşında ayak bileğinin şişmesiyle başlayan, Eskişehir’deki Devlet Demiryolları Hastanesinde üç ay yatarak tedavi olduğu romatizma, Jülide Gülizar’ı şiddetli ağrılarla sık sık yatağa çiviler. Erkek kardeşi tedavisi pahalı bir hastalık olan kemik veremi olur. Kız kardeşinin kulak–burun akıntılarının, ağrılarının bir türlü köklü tedavisi yapılamaz. Gece yarısı ortaya çıkan şiddetli sancılarda hastaneye gidecek para zorlukla denkleştirilir ama dönüş parası yoktur. “Sabahları akrabalarımızın gönderdiği zeytinyağına kattığımız biber salçasıyla kahvaltı eder, bir zeytini iki ya da üç lokmada yerdik ama hiç kimse bundan şikâyet etmezdi. Üçkardeş hepimizin amacı okumaktı. Üniversitede okurken dört yılı birer elbiseyle geçirdim. Şimdiki gibi -gençleri kıyafet derdinden kurtaran- kot ve tişört yoktu. Annem üzülürdü ama ben dert etmezdim. Bu zor yaşam bana olayların üzerine gitmeyi, tuttuğumu koparmayı öğretti. Yaşadığım zorlukları bilenler, ‘neden kitabına: Yaşam, Sana Teşekkür Ederim adını verdin diyorlar. Ben bugüne bakarım bunlar yaşandı, geçti. Her şeyin üstesinden geldik. Üçkardeş okuduk, akraba çocukları da yanımızda kalarak okudular. Annem sosyete terzisi gibi yetişti. Günlerimizi güzel yaşadık. Onun için ben kendimi hayata, borçlu hissederim. Kim güllük gülistanlık bir yaşam sürdü? O yıllardaki Türkiye’nin koşulları belli, bir elimiz yağda bir elimiz balda olsa bile öyle acılar yaşanmış ki… 1910’dan 1923’e kadar her yerde çarpışmışız. Yoksulluk, açlık, göçler… Cumhuriyet kurulduğunda ülkede, yirmi dört mühendis varmış. Cumhuriyet ilan edilmiş her şey düzelme yoluna girmiş ama üç günde olmuyor, o yıllarda bir geçiş dönemini yaşıyorduk. Üstelik annem babam Güneydoğuda doğup büyümüşlerdi.” Hayat bir aynadır “Kırk gün kırk gece konuşsam bu masal bitmez çünkü iyisini de kötüsünü de dibine kadar yaşadım. Yaşam çizgimi uzattım. Dünyada iki gerçek var: doğum ve ölüm… Ne zamandan beri böyle gelmiş böyle gidecek. Ben yaşam olarak bu iki nokta arasındaki çizgiye bakarım. Bu dümdüz bir çizgi kısa bir yaşam olabilir; ya da insan kendini; geliştiren, derinleştiren zig zağlarla bu çizgiyi uzatabilir. Dünyaya iyimser bakmayı öğrendim. Karamsarlığı bıraktım. Bunun çok yararlarını gördüm. On dokuz yirmi yaşlarındayken okuduğum bir cümle beni çarptı: “Hayat bir aynadır, siz ona gülerek bakarsanız o da size güler.” Bu sözü yaşam ilkesi olarak benimsedim. Bizim sülalenin bir özelliği kederi keyfe çevirmeyi bilmektir. Kimseye fırsat vermeden kendi kendimizle, birbirimizle dalga geçeriz. Çok kinciyim. Kinin iyi bir şey olmadığını biliyorum ama bunu değiştirmek için en ufak bir istek duymadım. Kimseye kinci olun demem ama ben kinciliğimden memnunum. Çünkü şuna inanıyorum: çaba göstermeden emek vermeden hiçbir şey olmaz, dostluk hiç olmaz. İki insan birbiriyle arkadaş olabilir ama dost olmak başka bir şey. Belki yıllar sürer. Her karşılaşmamızda, buluşmamızda, bakışmamızda bilerek veya farkında olmadan birbirimizi sınava çekeriz. On yılda kurduğunuz bir dostluğun on saniyede yıkılmasını ister misiniz? Dostluğa çok önem veriyorum, emek verdiğim bir şeyi üç beş saniyede kaybetmek istemiyorum. Benim için güvenmek önemlidir. Hiç art niyetim yoktur aleyhimde de olsa bir şeyi patır patır söylerim. Babam: ‘ne yapmış olursanız olun doğruyu söyleyin, yalan söylerseniz eşek sudan gelinceye kadar dayak yersiniz’ derdi ve dediğini de yapardı. Böyle yetiştiğim için, içimde hiçbir şey saklamam pat diye söylerim. En son söylenecek sözü en başta söyler rahat ederim. Karşımdakinin gönlü olsun diye, kibarlık uğruna ya da hatır için bir söz söylemem. Bu nedenle benden politikacı olmaz. Annem çocukken de katı prensiplerimin olduğunu söylerdi. Bilirsiniz çocuklar küsüp barışırlar ben böyle bir şeyi hiç hatırlamıyorum. Beş yaşındayken Süheyla adında bir arkadaşımla küstüm ve dargın ayrıldım. Süheyla ne oldu? Hiçbir fikrim yok! Kolayca kırılıp küsmem. Bana söylenenlere araştırmadan, esasını öğrenmeden inanmam. Bir istediğini yaptırmak için gözyaşını kullanan kadınlardan, art niyetli, numaracı insanlardan hoşlanmam, nefret ederim. Anadolu Ajansı’na muhabir olarak giren oğlum Ceyhun, şimdi oranın Dış haberler bölümünde müdür. Ceyhun Fransız Filolojisi’ni bitirmişti. Fransızca, İngilizce, İtalyanca biliyor. Gelinim Prof. Dr. Sibel Ergüven Hacettepe Üniversite’si Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji bölümünde öğretim üyesi. Bir kızım olsaydı ancak bu kadar sevebilirdim. Benim için iyi bir arkadaş. Torunum Tayfun İsviçre’de ekonomi okudu, yüksek lisans eğitimini bitirdi, sanırım şimdi iş yaşamına başlayacak.” Jülide Gülizar’la, 10 Temmuz 2009 Cuma günü Kanal B’deki odasında görüştüm. Ona, hafta içinde genellikle her gün hatta bazen hafta sonu da orada ulaşmak olanaklı... Kanal B’de spikerlerin eğitimiyle, sınavlarıyla ilgileniyor, tiyatro sanatçısı Murat Atak’la birlikte Türkçe üzerine Dil Yarası programını hazırlayıp sunuyor. Geçen yıllar da havacılık sporlarıyla ilgili olarak İstikbal Göklerdedir programını yapmış. Son günlerde, Geldiğim Ankara adlı belgeselin metnini yazıyor ve diğer hazırlıklarıyla uğraşıyor. “40’lı yılların Ankara’sının anlatılacağı bu belgesel için çekimler, Çıkrıkçılar Yokuşu ve çevresinde yapılacak, o yıllarda Ankara’da yaşayan kişilere bugün yok olan Ankara’yı anlattıracağım.” Jülide Gülizar’a, tüm emekleri ve hepimize örnek olacak çalışkanlığı, cesareti, azmi için teşekkür ediyor, sağ olun diyoruz. Feyziye Özberk, İz Bırakanlar, Bilim ve Ütopya, Eylül 2009 Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar: *Jülide Gülizar, kitaplarının çoğunu okumasında ve spiker olmasında önemli rolü olan kişilere adamış. Bu kişiler: annesi, Ragıp Dayısı, Kasım Gülek ve Hikmet Münir Ebcioğlu’dur. Sadece bir kitabında bu kişilere babası da eklenmiş. Jülide Gülizar’la 10 Temmuz 2009, Cuma günü Kanal B’de yapılan görüşmenin bant kaydı. Jülide Gülizar, Ah Baba Ah, Sinemis Yayınları, Ekim 2005, Ankara. Jülide Gülizar, Yaşam, Sana Teşekkür Ederim, Sinemis Yayınları, Kasım 2006, Ankara. Jülide Gülizar, Onlar da İnsandı, Sinemis Yayınları, Mayıs 2007, Ankara. Jülide Gülizar, Burası Türkiye Radyoları, Sinemis Yayınları, Nisan 2008, Ankara. Jülide Gülizar, TR + TV = TRT, Sinemis Yayınları, Nisan 2008, Ankara. Jülide Gülizar, Bir Konu Bir Konuk, Sinemis Yayınları, Temmuz 2008, Ankara. Jülide Gülizar’ın kitapları: Jülide Gülizar’ın, anılarını, dönemin gelişmelerini, kişilerini, ilginç olaylarını akıcı, esprili ve güzel bir Türkçe ile anlattığı kitapları: Ah Baba Ah, Sinemis Yayınları, Ekim 2005, Ankara. Yaşam, Sana Teşekkür Ederim, Sinemis Yayınları, Kasım 2006, Ankara. Onlar da İnsandı, Sinemis Yayınları, Mayıs 2007, Ankara. Burası Türkiye Radyoları, Sinemis Yayınları, Nisan 2008, Ankara. TR + TV = TRT, Sinemis Yayınları, Nisan 2008, Ankara. Bir Konu Bir Konuk, Sinemis Yayınları, Temmuz 2008, Ankara. Ben Bilmem Beyim Bilir, Sinemis Yayınları, Kasım 2008, Ankara. |