|
Ortadoğu, son yüzyılın özelliklede iki paylaşım(dünya) savaşından sonra dünyanın en kanlı ve karmaşa içinde olan bölgesidir. Gerçi, bu listeye Uzak Asya ve Güney Amerika’yı da dahil edebiliriz; ama Ortadoğu bu bölgeler içinde en karışığı ve sürekli boğuşmanın olduğu bir bölgedir. Ortadoğu semavi dinlerin beşiğidir. İlk toplu yaşam alanlarının kurulduğu, ilk icatların yapıldığı, ilk yazının bulunduğu, ilk paranın bulunduğu, ilk ticaretin yapıldığı, medeniyetin ilk yeşerdiği bölgedir; kısaca insanoğlunun sosyal ilkleri ürettiği ve bu yüzdende sosyalitesini en kolay tükettiği yerdir. Ortadoğu, tarihin her döneminde dünyaya hakim olmak isteyen devletlerin, gözlerini diktiği bölgedir. Tıpkı bugün olduğu gibi... 19. yüzyıla gelinceye kadar Avrupa; 15. yüzyılından beri başlattığı dünyayı keşfetme ve dünya ganimetlerini kıtaya taşıma harekatına karşı, dünyaya da kıta Avrupa’sının kültürel birikimlerini de taşımaya başladı. Bu daha çok yerel sömürüyü ve itaati dayatan dinsel ağırlıklı düşünce sistemleri olmuştu. Aslında bu sistem; yıllarca Avrupa’nın başına bela olmuş, halkın vahşice sömürüldüğü sistemin yeni topraklara uygulanması idi. Avrupa bu sistemi dünya’ya dayatırken kendi içinde de yönetimsel karmaşalıklar yaşamakta idi. 1789 tarihinde Fransa’da olan devrim; bu sistemin değişmesi ve feodal yönetimsel sistemin terki, yerine burjuva önderliğinde demokrasinin gelmesini sağlamıştı. Burjuva demokrasisi yeni sistemle birlikte kıta Avrupa’sına yeni bir takım kavramları da kazandırdı. Sosyal terimler yaşanan sistemlerin dayattığı zorunluluklardan üretilir. Bu kavramlardan biri de milliyetçiliktir. Burjuva demokrasisinin alt yapısı olan Kapitalizmin, kendi sınırlarını çizmesi ve bu etki alanı içerisinde diğer devletlerin ekonomik güçlerinin sınırlanması üzerine kurulmuş sistemin adıdır Milliyetçilik. Osmanlının dağılmasında, özellikle Avrupa parçasında kalan kısmının devletlere bölünmesinde bu düşünce tarzı çok etkili olmuştur. Avrupa’da özellikle Fransa’dan yayılan bu düşünce sistemi içinde barındırdığı en önemli iki etki sayesinde; milli burjuva ve Protestan ahlakı sayesinde, kendi ülkelerini dış ekonomik etkilere kaşı izole ederken, Ortadoğu’da da Kapitalist dünyaya yabancı olan Osmanlının tebaa mantığının etkisi ve İslam’ın ümmet zihniyeti ile kendine yer bulamamıştır. Birinci dünya savaşı göstermiştir ki, özellikle paylaşım için dünyayı birbirine savaştıracak düzeye gelmiş olan Kapitalizm artık milli sınırlarını izole ederken dünyada yıkıcı emperyalist boyuta gelmiş, yani en üst boyutu bile tamamlamış bulunuyordu. Bu savaş ile birlikte yıkılan Osmanlının elinde kalan en önemli toprak parçası olan Ortadoğu bir anda bu vahşi Kapitalizmin en önemli sömürü sahası oldu. Özellikle zengin petrol alanlarının bunda büyük etkisi oldu. Yıkılan imparatorluğun mirasını Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti devralmıştı. Kapitalizme karşı kurulmuş yenidünya sistemi olan Sosyalist sistemin hemen yanı başındaki yeni devlet, ekonomik sistem olarak büyük bir kararsızlık içinde idi. Bu amaçla toplanan İzmir iktisat kongresi sonunda çıkan karar genç cumhuriyetin sisteminin Kapitalizm olacağı yönünde idi. Ama bunun için en önemli iki etki yoktu. Birincisi yeterli maddi ve manevi birikime sahip milli burjuva diğeri de Protestan ahlakıydı. Bu çaba tamamen boş bir çaba idi. Emperyalist boyuta geçmiş olan dünya kapitalizmi, artık yeşerecek yeni kapitalist girişimlere asla yol vermeyecekti. Hele hele bunun Ortadoğu’da olmasına asla müsaade etmeyecekti. Bunu başarabilmek için genç cumhuriyet daha önce denenmemiş bir sistem olan karma sistemi yani devletçilik sisteminin geliştirecekti. Bu sayede özellikle müteahhitlik sistemi ile sermaye yaratılacaktı. Ancak burada unutulan konu bu sermayenin sadece iç potansiyel ile yaratılamayacağı idi. Zaten yeni türeyen burjuva da Avrupa’daki gibi cesur ve kendini koruyan bir yapıda olmamıştır. Zaten paraya kolay ulaşan burjuva öngörülenin aksine yatırıma yönelmemiş, tam tersine elde edilen birikimler mal mülk edinmeye, yani israfa ve zevke harcanmıştır. Yatırımları devlet yapmış, buna karşılık burjuva buna müteahhitlik veya ithalat yaparak bu yatırımlardan nemalanarak maddi güç elde etmiştir. Sermaye bunu becerirken devlet Protestan ahlakının yerine bir şeyler koymaya çalışmış ama tam anlamı ile başarıya ulaşamamıştır. Kurulan cumhuriyet, Osmanlı’nın mirasına sahipti ve doğal olarak İslami öğeler ön planda idi. Burada en önemli konu; İslam’ın Türklerdeki boyutu Araplardan farklı idi. Gerek yaşayış, gerekse dünyayı algılama olarak Araplardan çok farklı olan Türkler İslam’ı ilk kabul edilmiş biçimi ile yaşamaktan yana idi. Oysa Araplar İslam’ı kendi medeniyet çizgilerinde kabulleniyorlardı. Arap şeriatı da bu yüzden Türk şeriatından farklı idi. Türklerin şeriattan anladığı adil düzen, Araplarınki ise bağnaz düzendi. (Burada adil düzeni Erbakan hocanın adil düzeni ile karıştırmamak gerekir. Erbakan hocanın adil düzeni aslında Arap şeriatından başka bir şey değildir, yani hoca her zamanki gibi takiye yapmaktadır.) Gerek Türklerin kafasındaki İslam gerekse eski Türk düşüncesi, Protestan ahlakına taban tabana zıttı. Kolektif mülkiyet, toplumsal yardımlaşma ve sosyal yapı, liberal düzenin sentezi olan Protestan ahlakının bireyci yapısı ile hiç uyuşmuyordu. Ama bunun yanında, üretim açısından bireye bakışı da bire bir örtüşüyordu. Toplumdaki herkesin üretime katılması ve bir rol oynaması Türklerin eski geleneklerinde bulunmakta idi. Bu kolektif çaba toplumsal ahlakı da körüklüyordu. Bireyin toplum içindeki rolü ve davranışlarının toplum içinde yarattığı etki, İslam dininin diğer uygulayıcılarından farklı olarak, Protestan ahlakı ile uyuşuyordu. Kısaca Arapların dayattığı İslam düşüncesindeki bireycilik ile Türklerin yaşatmak istedikleri İslam düşüncesindeki bireycilik farklı idi ve Türklerinki daha insancıl boyutta idi. Burada genç cumhuriyet için laiklik müessesesi devreye giriyordu. Aslında Anadolu’nun Türk yapısı zaten laik bir bilince sahipti. Yani Arap tarzı şeriat hiçbir zaman kabullenilmemişti. Buna rağmen laiklik, cumhuriyet gibi Batıdan yeni alınmış bir olgu gibi dayatılmaya başlandı. Bunun karşılığında toplumdaki her rahatsızlığın faturası bu kurumlara – bilinçli olarak- kesilmeye başlandı. Milliyetçilik, ancak milli üretim tarzının dayatması ve milli sermayenin teşviki ile olur. Genç cumhuriyet her konuda olduğu gibi bu konuda da oldukça şansızdı. Batı tarzı modelle yola çıkan devlet, kendine örnek aldığı modellerin en çalkantılı olduğu dönemlere denk geliyordu. Avrupa’da faşist yapılanışlar üst boyuta taşınmış ve buna karşılık henüz kendini milli yapamamış sermaye de bu yapılarla kol kola girerek iz düşümlerini Türkiye’de yaratmaya çalışmakta idi. Oysa Avrupa bu dönemece gelinceye kadar o kadar çok devrelerden geçmişti ki Türkiye’nin bu modeli alabilmesi için daha önünde çok yolu vardı. Nitekim alınmaya çalışılan modelin ekonomik alt yapısı olmadığından hızla alt yapı arayışına girişildi. Kısaca ekonomik alt yapısı olmadan, salt yaşam tarzlarından bir milliyetçilik yaratılmaya çalışıldı. Bu konuda imdada Turancılık yetişti. Şeyh Said isyanının etkisi ile okları üzerine çeken Kürtler yok sayılmaya ve daha da kötüsü körüklenen Türkçülük ile iyiden iyiye sindirilmeye başlandı. Burada en önemli nokta; adına ısrarla Milliyetçilik denen olgunun aslında şovenizmden başka bir olgu olmamasıdır. Zira bir ülkede milli sermaye ve dolayısı ile milli burjuva olmadan milliyetçilik olamaz. Ama buna rağmen topal burjuva salt kendini korumak için milliyetçilik adı altında, sadece ırksal üstünlüğü ön plana çıkartan şovenizmi körüklemeye başlandı. Mustafa Kemal’in düşüncelerini değiştirerek, Kemalist doktrinler adı altında bu zihniyet üzerine oturtmak isteyen yapı, halk arasında nefret tohumları da ekmeye başladı. Bu konuda her başkaldırıyı Mustafa Kemali kendilerine siper ederek bertaraf etmeye çalıştı. Bu konuda kullanılan sadece Mustafa Kemal değil aynı zamanda Turancılık ta kullanıldı. Oysa Turan felsefesi Türklerin ana vatanı olan Orta Asya yaşam tarzının benimsenmesi idi. Zira Türkiye’de Turan felsefesini koyanların hemen hemen hepsi Rusya’da yetişmiş ve bir şekilde Bolşeviklere bulaşmış kişilerdi. Velidi Togan, İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akcura bu isimlerden sadece bir kaçı idi. Ama bu felsefe de, altındaki gelenekçi yapısı ve içinde kominal yaşam tarzını barındırması itibarı ile potansiyel düşman ilan edildi. 1946 dan sonra özellikle dini motiflerin ön plana çıkartılması ile yepyeni bir sentez; “Türk-İslam” sentezi ortaya atıldı. Oysa bu iki kavram tarihsel olarak bir birine düşman iki zihniyetti. Türklüğü ön plana çıkartır gibi görünen bu düşünce, adına Milliyetçi diyerek zaten altında yatan zihniyeti alenen ortaya koymuştur. Bunun sonucu, halk içinde cumhuriyet kazanımlarına karşı nefret uyanmaya başladı. Olmayan burjuvası ile dayatılmaya çalışılan ve bundan dolayı asla Batı tarzı bir demokrasinin yeşeremeyeceği bu topraklarda, her konuda olduğu gibi milliyetçilik te topal kaldı. Karma bir topluluk olan Türkiye cumhuriyeti, tamamen ırkçı yaklaşımlarla Türkler haricindeki ulusları yok saymaya başladı. Mustafa Kemal’in Avrupai tarzda bir bilinci uyandırmak için ortaya koyduğu milliyetçilik kavramı şoven yaklaşımlarla iğdiş edildi. Etkiye tepki geç kalmadı. Türk-İslam (özellikle suni İslam) sentezi resmi ideoloji olarak kabul edildiğinde bunun içine girmeyen tüm unsurlar içine kapandı ve doğal olarak ta kendi şoven duygularını içten içe beslemeye başladılar. Ancak, son gelinen noktada içerde biriken cerahat bir neşter darbesi ile dışarıya akıtılmaya başlandı. Bu neşter darbesi aslında yaranın iyileşmesi için iyi bir yöntemdi. Zira bu müdahale yapılmasa içerdeki iltihap daha da büyüyecek beklide kangren olacak ve bu uzuv kesilip atılmak zorunda kalacaktı. Burada sorulması ve hatta dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır. Birincisi; devletin ideolojisi, bu şoven yaklaşımda olmasa, bu gün bunları konuşuyor olacak mıydık, ikincisi; Kürtler içindeki sanki Türklerle birlikte olmayı istiyormuş gibi davranan dandik burjuva, gerçekten barış istiyor mu? Zira bu iki kesimde bu savaştan nemalanıyor veya kendini önemli hissettiriyor. Bir yandan savaşı körükleyen bu burjuvalar, diğer taraftan da Türk burjuvazisi ile organik olarak bağlıdırlar. Bu soruların birincisinin muhatabı devletin içinde, devleti koruduğunu zannedenler, ikincisinin muhatabı ise Kürtlerin güdük burjuvazisidir. Her iki tarafında ortak özelliği içlerinde kendilerine milliyetçi demeleridir. İki halka düşende – eğer barış isteniyorsa- bu unsurları hızla temizlemektir. Burada dikkat edilmesi gereken şey; sivilleşmenin bu sorunun ilacı olamayacağı, bu lafın altında yatanın da daha farklı bir tehlike olduğudur. Burada duruşu gerçekleştirecek olan aydınlardır. Batı tarzı cumhuriyet ile yaşamayı kabullenmiş olan toplumda aydının eylemciliği ön plana çıkmalıdır. Kuruluş felsefi anlamda Fransız ekolünü kendine model seçen genç cumhuriyet, burjuvaziyi betimlerken, aydının devrime olan katkısını tam anlamamıştır. Oysa Türkiye’deki potansiyel, eldeki aydınların kafalarında oluşturdukları Fransız toplumu ile bağdaşmayan bir toplumdur. Yani ilacın iyi geldiği hastalık farklıdır. Fransız modelinde burjuvazi eylemci aydın ile birlikte hareket ederek iktidara gelmiştir. Ancak Türkiye’de aydın, Almanya’daki gibi ikinci plana itildiğinden toplumda vazgeçilmez unsur olarak algılanamamıştır. Dolayısı ile aydın, toplumda işlevsiz hale gelmiştir. Elde Alman felsefesi varken, sırf Enver’e inat Fransız modeline kayış, aydını ikilemde bırakmış ve sonuç olarak iki tip aydın türemiştir. Yüzünü Batıya çevirmiş olan bu iki tip aydına ek olarak tarihten gelen ve mozaiğimizi yansıtan eylemci aydın tipini de katarsak durum içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İşte bu noktada zaten topal olan burjuva ile bir kavgalı bir barışık olan Batı tarzı aydın ileri çıkamamış, yerine tarihi olarak eylemci olan aydın zümre, hızla şoven duyguları da körükleyerek ilkel milliyetçi bir oluşumu istemeden de olsa halkın başına bela etmiştir. Bu gün işin içinden çıkılmaz gibi gösterilen tablonun bütünü budur. Ama unutulmaması gereken en önemli faktör de şudur: Anadolu’yu diğer topraklardan ayıran en önemli unsur, halkın ne olursa olsun resmi ideolojiyi, aklına yatmadığı zaman uygulamamasıdır. Zaten bu topraklarda iki toplum arasındaki barışın, her türlü olumsuz koşullara rağmen devam etmesinin en büyük nedeni de budur. Bu durum, bu toprakları karıştırmak isteyenleri de çılgına çevirmektedir. Kısaca devlet resmi ideoloji olarak şovenizmi dayatsa bile, basın günde yirmi dört saatte bunu damarlarımıza enjekte etmek istese bile, bu düşmanlık tohumlarını ekemezler. Halkın sabrı bunu yıkar. |