left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sarp Kuray arrow YIL 1990........TESBİTLER...
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
YIL 1990........TESBİTLER... Yazdır E-posta
Yazar Sarp KURAY   
Monday, 23 April 2012

SİVİL TOPLUM ÜZERİNE- SARP KURAY 8 ocak 1990


   Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesi, geleneksel bazı tartışmaları yeniden alevlendirirken, ülkemize özgü "antika-modern" kırması ve karması bir liberalizm sakızının kimi ağızlarda yeniden çiğnenmeye başlamasına yol açtı.
Devlet sınıflarına karşı bir görünüm taşıyan tüm egemen sınıf davranışlarını "demokrasi" kabul eden, sosyal sınıf savaşının üstünü- böylelikle örtmeye çalışan çağdışı kalmış bir sivil toplumculuk anlayışı, Tercüman gazetesi yazarlarından faşist MHP eskisi Taha Akyol'u ve pek çok sol geçinen düşünürü aynı noktalarda birleştirebilme gibi bir beceriyi herhalde Türkiye'den başka bir yerde kolay kolay gösteremezdi, Her alanda geçiş, arada kalış ve istikrarsızlık görüntüleri sunan: tarih öncesi ile modern kapitalizmi bir arada barındıran Türkiye, bu çok boyutlu melezliğin yarattığı sonuçlara, sanırım daha bir süre katlanmak zorunda kalacak.
  12 Eylül faşizminin Başbakanı Turgut Özal, Cumhurbaşkanı olup gösterişli Cuma namazlarına başlayınca; “zinde kuvvetlere" karşı aldığı bu tavır "tabuların demokrasi tarafından yıkılması" oluyor. Özal'ın Cuma namazına gidişi, "bireyleşme” ve “açık toplum" olma yolunda ilerleyen Türkiye'nin düzenine büyük bir katkı olarak kabul ediliyor.

Kuşkusuz, "solcu" sivil toplumcuların Taha Akyol'un bu saptamalarını, henüz tam olarak onayladıklarını ileri sürmek yanlış olur. Ama onlar çok önemli ve belirleyici bir noktada bulunmaktadırlar: "bireyleşme" ve "açık toplum” haline gelme özlemini gerçekleştirmenin tek geçerli yolu burjuva demokrasisinde ve düzen sınırları içinde aranmakta, "zinde kuvvetlere" karşı "demokrasi" ve "liberalizm" in güvencesi egemen sınıf ittifaklarında bulunmaktadır. İttihat ve Terakki’ye karşı Prens Sabahattin, CHP ve 27 Mayıs'a karşı DP ve AP, 12 Eylül sonrasında da "sivillik-liberallik" yutturmaca altında, Özal”ın şu ya da bu biçimde, dolaylı ve dolaysız olarak desteklenmesinin, bir dönem Demirel'in "demokrasi mücadelesi" verdiğinin ileri sürülmesinin özce anlamı budur.
O zaman şu öne çıkarılan ve askerlere karşı demokrasiyi koruyacak "sivillere", onların temsil ettikleri sınıflara ve politikalara kısaca bir göz atmakta yarar olabilir, bugün Özal’ın, dün Menderes ve Demirel’in özellikle dîn sömürüsü yaparak seslendikleri sınıf, finans-kapitalin deneyli ortağı tefeci-bezirgan sermayeden başkası değildir. Genelde Doğu toplumlarının çağdaşlaşmasının önündeki en büyük iç engeli oluşturmuş bu asalak ve tüm toptan ilişkilerini inmelendirici sınıf, ülkemizdeki gerici ittifakların ana oy potansiyelini oluşturmakta, kırsal alanların denetimi ve geniş köylü yığınlarının egemen sınıflar ittifakının emrinde "oy davarı" olarak güdülmesinin 7000 yıllık medeniyet deneylerinin sinsi ve karanlık oyunlarına dayanarak sürdürmektedir, İşte sivil toplumcuların, "tek parti diktasına" karşı halkın demokrasiden yana tavır alması dedikleri olayın altında yatan sınıfsal kurgu budur. Önce devletçilik fideliğinde palazlanan piç ve sinik Türk burjuvazisi, bir süre sonra devlet müdahaleciliğinden ve devlet sınıflarının üstün konumundan rahatsız olunca, tüm Doğu müstebitliklerinin zeminini oluşturmuş ve insan maddesine en hayâsız, sinsi saldırıları binlerce yıl içinde sistemleştirmiş tefeci-bezirgân hacıağalarla "Demokrasi" yürüyüşüne çıkmıştır. Alman Amerikan yardımları ve kaynaklar bu ittifakın güç dengelerine göre paylaşılmış ve kökeni böylesine gerici bir sınıfa dayanan, her türlü teşebbüs ve yaratım yeteneğinden uzak, devlet kesesinden hazır yemeye alışmış burjuvazinin bunalımı bir yandan, tefeci-bezirgân sermayeye ayrılan kaynakların sürekli atıl edilip ekonomi dışına kayması diğer yandan, 7–8 sene içinde DP ülke ekonomisini iflas noktasına getirmiştir. Demokrat Parti'nin "demokrasi" anlayışının ne olduğu kısa sürede ortaya çıkmış, bir yandan 1951 Komünist Partisi tevkifatı, Barış Derneği, Vatan Partisi tevkifatları vb. olaylarda görüldüğü gibi büyük bir baskı uygulanırken, toplumdaki en küçük bir muhalefetin varlığına bile katlanılamamış, hattâ devlet partisi CHP ve İsmet İnönü üzerinde bile baskı ve yıldırma taktikleri uygulanmış, dönem en özlü ifadesini Tahkikat Komisyonlarında bulmuştur.
Taha Akyol ve   "sol"   sivil toplumcuların yalan tarihimizdeki demokrasi hareketi diye ortak bir zeminde savundukları gerici finans-kapital tefeci-bezirgân ittifakının memlekete sunduğu tablo budur.
Bizdeki sivil toplumculuğun bu denli çelişkili ve gülünç durumlara düşmesinin, çok kaygan bir zeminde görüş üretmesinin ana nedeni, Türkiye'de kapitalizmin Batı'dan farklı gelişme dinamikleri ve Antika sermaye içinden çıkıp gelişen burjuvazinin devlet himayesi dışında hiçbir bağımsız kurumlaşma ve sistemleşme yeteneğini gösterememiş olmasıdır. Bugün -daha doğrusu 1930’lardan beri-tepelenmeye çalışılan  "zinde kuvvetler"in yol açıcılığı ve koruması dışında, Türkiye burjuvazisi ne toplumsal, ne politik ne de ekonomik anlamda geniş bir örgütlenme ve olanak-kaynak yaratma misyonlarını Batı'daki anlamıyla hiçbir zaman üstlenmemiş, üstlenememiş,  kapitalizmin tek ilerici dönemi olan ve sınıfın iç dinamiğiyle bir sanayi devrimini de beraberinde getirecek serbest rekabetçilik dönemi hiç yaşanmadan; "Devlet malı deniz, yemeyen domuz" parolası arkasında, millet olanaklarıyla tekelleşme ve gerici ittifakını tüm topluma dayatma yolunu seçmiş, bu çizgide kendisine çokça hizmet veren "Devletçi" anlayışı da, yeterince güçlendiğini hissettiği andan itibaren hem sürekli iktidardan uzaklaştırmaya uğraşmış, hem de sistem her sıkıştığında çözümü yine ondan beklemiştir. Böylesi ikili ve haysiyetsiz bir zeminde tutarlı politika üretilebileceğini sanmak, bu cepheden "sivil toplum"  adına bir şeyler beklemek, ya da onun temsilcilerini ve politik hareketlerini "elitlere" darbe indiren ve   "demokrasiyi-liberalizmi" geliştiren hareketler olarak görmek,  gerici finans-kapital tefeci-bezirgân ittifakını dolaylı dolaysız desteklemekten başka anlam taşımaz.
"Sivil toplum" konusunda, iki yola çıkış noktasının altını çizmek, sonraki kavram kargaşalarına ve bilinçli sapmalara engel olabilir.
1) III. Selim'den bu yana, toplumumuzda gelişen tüm nispi özgürlük alanları ve ekonomik düzeyde de burjuvazinin gelişim olanakları, Antika tefeci-bezirgân sermayeye ve derebeyleşmeye karşı "yukarıdan" eylemlerle devlet sınıflarından, özellikle ordu ve üniversite gençliğinden gelen müdahalelerle olmuştur. Bugün "sivil toplum" adına savunulan pek çok şey, beğenilmeyen "tepeden inmecilerin" eylemleri sonucunda toplumsal kazanımlar arasına girmiştir. Beğenelim, beğenmeyelim, Türkiye'nin kendi özgün toplumsal gelişim sürecinin karşımıza çıkardığı objektif durum budur.
2)   Batı'daki "sivil toplum" gelişimi ve tarihsel sürecin analizi konularında, Marx'ın yaklaşımının sivil toplumu kapitalist ilişkiler bütünü içinde açıklayan eleştirisel ve olumsuzlayıcı yönünü unutmamak gerekir. Çünkü özellikle "Doğulu” ülkelerin toplumsal mücadelesi içinde kimi aydınların öne sürdükleri, ilk hedef olarak "Batı'nın sivil toplumuna" ulaşabilmek önerisinin tutarlılığı ancak böyle bir zeminde sınanabilir. Bize göre Marx, "sivil toplum”u burjuvazi ile işçi sınıfı arasında varolan "consensus"un sonucunda ortaya çıkmış bir tarafsız bölge olarak değil, burjuvazinin ekonomi temelindeki üstünlüğüne koşut olarak ele geçirdiği hegemonya,  kapitalist sömürünün meşrulaştırılması olarak koymaktadır. Emperyalizm çağında bu bakış ayrı bir anlam kazanır: Kapitalist sömürünün hemen yanıbaşında emperyalist saldırganlığın da en demokratik yollardan üstünün örtülmesi, sivil toplumun eşitlik-özgürlük alanının maddi zeminini oluşturan refahın. Doğulu "geri" ulusların milyonlarca insanın kurbanlık koyunlar gibi emperyalist savaş mezbahalarında kıyılması pahasına sağlandığı, o çok uygar zeminde modem binalara yerleştirilmiş uluslararası tekellerin, özellikle silah sanayii patronlarının dünyanın mahşere dönüştürdükleri dört bucağına yaptıkları resmi/gayrı resmi satışlardan ve uyguladıkları sömürüden gelen kârlar olmasa bu maddi zeminin yeniden üretiminin duracağı gerçeklerini gözden kaçırmaya yarar. Bu olguya karşı durmaya kalkan kişi Başbakan bile olsa tekerlenir gider. Gidişi sağlamada "demokratik" kurallar yetersiz kalırsa, cinayetle işi çözüverir. Dünyanın büyük bir kısmını kapitalist sistem içinde sömüren, sömürge ya da yarı-sömürge kılan uluslararası finans-kapital, silah tekelleri ve; savaş tüccarları, Türkiye gibi geri "Doğulu" ülkelerde en sadık yerli ortaklarını "sivil toplumcularımız"ın demokrasi şampiyonu olarak sundukları finans-kapital tefeci-bezirgan gerici ortaklığında bulurlar.
"Sivil toplumculuk" yaklaşımını Türkiye'ye, hele 12 Eylül sonrasına uyarlamaya kalkan kafalar, 12 Eylül'ün kanlı karanlık, işkenceli baskısını "seçkinci elitler" teorisiyle açıklayıp, arkadaki sosyal sınıf güdümünü ve son müdahalenin bu sınıf güdümüne baştan bağlı ayırt edici niteliğini örterlerken, Turgut Özal’ı da hep farklı düşünen, ama "sivil" olduğu için bu düşüncelerini gerçekleştiremeyen, elinde güç olsa başka şeyler yapacak bir "liberalizm" şampiyonu olarak sunmaya çalışmışlar, bu tekerlemelerinin sonucu Türkiye kapitalizminin tüm perspektiflerinin henüz tükenmediği, demokrasiyi sürekli kılmak için düzende bir istikrar unsuru olmak gerektiğini ileri süren politikalara dek ilerlemişlerdir.
Turgut Özal devlet terörünün günlük yaşam içine girdiği, her düzeyde kulluğun geliştirilmeye çalışıldığı, finans-kapitalin sadık kalemlerinin bile paralı, lojmanlı milletvekili taburlarını Pavlov'un köpekleri diye isimlendirdiği, soygun ve yağmanın en kişisel boyutlarda devletin gündelik uğraşı içine girdiği, generallerin, milletvekillerinin, devlet erkânının yağmalardan biraz daha pay kapabilmek için birbirini çiğnediği, en temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı bir dönemin Başbakanı, tüm bu baskıları ve soysuzluğu üreten ekonomik modelin uygulayıcısı, tek bir sözle Halk Düşmanı, faşist 12 Eylül döneminin parlamentodaki temsilcilerinin başıdır.
Ö nedenle bugün ANAP'ta yaşanan çöküş ve iç kavgalar, bir finans-kapital partisinin yaşadığı bunalımdan öte anlam taşımakta, liberalizm masallarıyla örtülmeyecek yeni ve sol hareketlenmeye açık bir toplumsal dönemin sinyallerini vermektedir. TIME dergisinin de saptadığı gibi Özal’ın cumhurbaşkanlığına kendini seçtirmesi ve ANAP'ın % 20’inin altına düşmüş oy oranına karşın iktidarda kalmayı sürdürmesi bizatihi bir darbedir ve liberal Özal imajı yaratmaya çalışan sivil toplumculara indirilmiş bir tokattır.
Bugün ülkede tüm toplum kaynamakta, işçi sınıfının işsizlik ve pahalılığa, 61 Anayasasının getirdiği tüm örgütlenme özgürlüklerinin elinden alınmasına duyduğu öfke, YÖK baskısına, polis-idare işbirliğine ve antidemokratik uygulamalara karşı öğrenci gençlikte giderek yükselen tepki, Özal iktidarının basına yönelik cinayetler ve bunların uyandırdığı öfke, Kurt halkının tüm yıldırma çabalarına karşı süren ulusal kimlik arayışı ve bunun engellenemeyen gerilla savaşında ifadesini bulması, diğer yandan ANAP ekonomi politikasına karşı sanayicilerdeki huzursuzluklar, iktidarın hızla yönetememe noktasına sürüklendiğinin en somut belirtileridir. Bir yandan antika-modern kırması melez yapının, diğer yandan kapitalizmin ve eşitsiz gelişim yasasının, hepsinin üstüne tüy diker gibi gelen IMF ve uluslararası finans-kapital -ikicinin ezici baskısında, Türkiye’nin yürürlükteki düzeni artık iflas etmiştir. Her boydan ve her renkten burjuva siyasetçilerinin, parlamenter kavgaların bezirgân ustalarının bugün ana çabası, bu iflasın getireceği son ve kesin hesaplaşmayı biraz daha ertelemek, sistem adına biraz daha zaman kazanmak noktasında odaklanmaktadır. Parlamento içi çözümlerin henüz tükenmediğini daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Her yönden başı bağlanmış bir SHP, ABD'nin deneyli adamı Demirel, hatta hızla Tercüman başyazarlığına doğru ilerleyen ANAP'lılaştırılmış Ecevit, çeşitli seçenekler olarak sıranın kendilerine, gelmesini beklemektedirler. Ama uzun vadede, bu tercihlerin hiçbiri kalıcı çözümler getiremeyecek, sistem yeni bir kördüğüm noktasına kaçınılmazca varacaktır.
Bu çerçevede, Türkiye'nin parlamento içi ve parlamento dışı çözümleri yan yana sürükleyen kendine özgü yapısının gündeme gireceği açıktır. "Zinde kuvvetler" adı verilen Devlet Sınıfları kurumunu, sistemin bu parlamento dışı çözümleri içinde incelemek ve yerli yerine oturtmak gerekir.
Aslında, bu geleneğin kendiliğinden potansiyeli bir yanıyla kendini "Devletin sahibi" olarak görmek, diğer yanıyla da tefeci-bezirgân sınıfa duyulan düşmanlık bazında tanımlandığı için, Ortadoğulun gerici ittifakları (finans-kapital tefeci-bezirgân ortaklığı) karşısında sistem dışına da taşabilecek bir özellik taşır. Ama bizde bu çizginin son örnekleri olan 27 Mayıs ve 21 Mayıs baskınlarından sonra,  finans-kapital ve Ortadoğu'daki tüm gerici ittifakların bekçisi ABD emperyalizmi tarafından alınan önlemlerle kendiliğinden potansiyelin sınıf güdümüne sokulması yolunda önemli adımlar atılmış,  9 Mart radikal iktidar girişiminin başarısızlığa uğratılmasının ardından, 12 Eylül'le birlikte bu yönde kesin basarı sağlanmıştır.
1960'lı yıllardan itibaren alınmaya başlanan bu önlemler ve en az onlar kadar önemli objektif bir gelişmeyi üç başlık altında kabaca sınıflandırabiliriz:
1. Tefeci-bezirgân düşmanlığı temelinde kendini gösteren radikal tavır alış geleneğinin iğdiş edilmesi için, Cumhuriyet döneminde hiç görülmemiş bir tarzda Din ve Ordu içiçe geçirilmeye çalışılmış, bir yanı imam Hatip mezunlarının askeri okullara sokulmasına, diğer yanı "Atatürkçü" TC generallerinin satın alınmasına uzanan bu çizgi, meşhur "Rabıta" olayında ifadesini bulmuştur.
Kuşkusuz bu girişimlerin kesin sonuca ulaştığı, ordunun özellikle alt kademelerinde tefeci-bezirgân düşmanlığı potansiyelinin bitirildiği söylenemez; ama artık bu temeldeki hareketin sistem dışına yönelebilmesi ve Antika sermayeyi inmelendirme anlamında bütünsel bir çıkış gösterebilmesi olanak dışıdır.
2.  Devlet sınıflarının ruhuna ve iç dinamiğine yönelik bu müdahalenin yanı şıra, maddi düzeyde de, tüm emekli generallerin holding yönetim kurullarında hazır yemliklere oturtulması, OYAK vb. girişimlerle özellikle ordu hiyerarşisi finans-kapitale göbek bağlarıyla sıkıca bağlanmış ve her türlü tarihsel devrimci girişim olasılığına karşı hiyerarşik kontrol güçlendirilmiştir.
3.   Özellikle 12 Eylül sonrasında dağlarda başlayan gerilla mücadelesi ile gündeme giren Kürt meselesi, tüm bu önlemlerden bağımsız, objektif bir gelişme olarak önemli bir ayrıştırıcı işlev görmüştür.
Dr. Hikmet Kıvılcımlımın "Cumhuriyet tarihinin iki 'tükenmez' içkisi" olarak nitelediği (27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, Ant Yayınları, s.269):
1.  Din
2.  Kürt meselesi konularının birincisinde alınan bilinçli önlem, ikincisinde de objektif olarak ulusal kurtuluş mücadelesindeki yükselme, hiyerarşik kontrolle sağlanan doğrudan finans-kapital güdümü ile birleşince, ordudaki radikal tavır alış potansiyeli büyük ölçüde gerilemiş sistem dışına yöneliş anlamında bir rahatsızlık unsuru olmaktan çıkmıştır.
O nedenle, bugün önümüzdeki dönemdeki sıkışıklığa doğru durdurulamaz koşusuna başlayan "zinde kuvvetlerin" konumunu, 27 Mayıs'ın tüm sıcaklığının henüz yaşadığı, radikal örgütlenmelerin çok geniş zemin ve meşruiyet bulduğu, parlamento dışı sol muhalefet ve devrimci gençlik kadrolarıyla çok canlı ilişkiler kurulan 19601ı yıllarla karıştırmamak gerekir. Bu birikimin sonunda varılan 1971 konağında, devlet sınıfları ve özellikle ordu ile ilişkiler Türkiye devrimci ortamının en can alıcı sorunlarından biriydi. Henüz içinden çıkılan tarihsel devrimci yapının belirleyiciliği, Kadrocu-Yöncü görüşlerin özellikle eylemci sol gruplar içinde üstü örtülü bir biçimde de olsa kabul görmesine yol açıyor, özellikle THKP-C’nin taktikleri içinde, bu sorun bir sınıf ittifakı düzeyinde ele alınıyor, Kemalizm’in "devletçi" iktisat politikası "emekten yana" bir çizgi olarak değerlendiriliyordu:
"Asker-sivil-aydın zümre küçük-burjuvazinin bir tabakasıdır. Kemalizm ise bu kesimin veya küçük-burjuvazinin en radikal tutumu, politik görüşüdür.
"Eşyanın doğası gereği, Kemalizm’in belirli bir iktisat politikası yoktur "ve olmamıştır. Küçük^burjuvazinin emekle sermaye arasında bocalayan genel niteliği, Kemalizm’in iktisat politikasına yansımaktadır. İçinde bulunulan evrenin koşullarına göre yön değiştiren, bazen özel teşebbüsçü yanı, bazen de devletçi yanı ağır basan bir iktisat politikası vardır Kemalizm’in." (M. Cayan, Bütün Yazılar, s.132–133)
Oysa aynı dönemde, 1930 yılından beri gerek Komünist Partisi içinde, gerekse kendi girişimlerinde Kadroculuğa, Yöncülüğe ve Kemalizm kuyrukçuluğuna karşı durmaksızın mücadele vermiş Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ufukta beliren müdahale olasılığına karşı yönlendirme temelindeki Leninci tavır alışı belirlemeye ve bunu işçi sınıfı stratejisi içinde yerli yerine oturtmaya çalışıyordu:
"Devrim yaman milli kriz ve sürpriz biçiminde gelirse, emperyalizmin özgücü olan modern finans-kapital, bir anda tüm yedek güçlerinden tefeci-bezirgân sınıfından tecrit olunabilir. Halk cephesi önünde emperyalizmin en büyük dayanağı ve başlıca yedek gücü olan tüm tefeci-bezirgân, taşra eşraf, ayan, hacıağa güruhu inmelendirilmiş bulunur. Birinci Kuvvayı Milliyecilik ile 27 Mayıs devrimleri bu olayın en son tanıklarıdır. (a.g.e., S.218-219)
"Vurucu güç: Gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası, öne geçen özgücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider. Nitelik devrimciyse sosyal devrim yörüngesine oturabilir." (Türkiye'de Devrimin Stratejisi, Sosyalist Kütüphanesi, 1989, s.200–201)
1970 gerçekliği içinde doğru olan bu saptama yukarıda anlattığımız gelişmeler çerçevesinde, bugün geçerliliğini yitirmiş bulunuyor. Artık devrimin bir "Milli Kriz ve Sürpriz"biçimimde gelme olasılığı tamamen ortadan kalkmıştır, O nedenle finans-kapitalin ortağı tefeci-bezirgân sermayenin şehirlerde, kasabalarda ve kırsal alanlarda camiler, tarikatlar, imam hatip okulları vb. tüm yan aparatlarıyla beraber oluşturduğu gücüne karşı, Türkiye devrimci hareketi de kendi stratejisini geliştirmek zorundadır. j

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: YIL 1990........TESBİTLER... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right