AŞAĞIDA SUNDUĞUMUZ, BİLDİRİ PRENSİPLERİYLE SHP YE KATILDIK.. SHP YÖNETİCİLERİ KENDİ TÜZÜK VE PROGRAMLARINA SAHİP ÇIKMAYARAK ANKARA BELEDİYE BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDE İNAÇLARINI TOPRAK ETTİLER. BU DAVRANIŞA KARŞI ÇIKAN BİZLERDEN SARP KURAY'A GEREKEN DERS VERİLMESİ AMACIYLA, İLGİLİ GÜÇLER YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ ARACILIĞIYLA SİNCAN F-TİPİ CEZAEVİNDEN BİR ODAYI TAHSİS ETTİ. SHP'NİN "EFSANE LİDERİ" MURAT KARAYALÇIN'ADA CHP GENEL MERKEZİNDE BİR ODA TAHSİS EDİLDİ..BU OLANLARI İLGİLİ KİŞİLER SEYRETTİ..OLANLARLA HESAPLAŞMADI. SHP'YE BİRİLERİ GELDİ, GİTTİ.. SHP İSMİNİ DEĞİŞTİRDİ, EDP OLDU..EDP'DE KALMAMIZ ANLAMSIZLAŞTI..ÇOK KALİTELİ İNSANLARLADA BU DÖNEMDE TANIŞTIK..HERKES DÜŞÜNDÜĞÜ GİBİ DAVRANMALI...SHP'YE NE AMAÇLA GİRDİYSEK EDP DEN AYNI AMAÇLA AYRILIYORUZ. SEVGİLER VE SAYGILAR.. ÖMER GÜRCAN SÜVARİ DERGİ YAZIİŞLERİ MÜDÜRÜ SHP ÇATISI ALTINDA GÜÇ BİRLİĞİ Ülkemiz ve bölgemiz, emperyalizm ve yerli ortakları tarafından ekonomik, politik, sosyal, cografik ve kültürel olarak işgal edilmek ve yüzde yüz teslim alınmak tehlikesi ile karşı karşıya. Bu emperyalist işgalin ilk hedefi, öncelikle insan kollektif aksiyonunu yoketmek, direniş güçlerini dağıtmak, en ufak bir umudu ve kardeşliği ortadan kaldırmaktır. Ülkeler ve halklar sadece parçalanmıyor, parçalananlar arasına kin ve nefret duyguları pompalanıyor, şovenizm kışkırtılıyor. Örneğin yüzyıllara dayanan bir birliktelikle Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda aynı amaç için savaşmış Türk-Kürt kardeşliği yok edilmek isteniyor. Genel olarak tüm halkımızın, özel olarak Kürt halkımızın ve ülkemizin içine düşürüldüğü bu sorunun çözümü; demokratik cumhuriyet temelinde, gönüllü birliktelik esasına dayalı özgür ve demokratik bir barış ortamının tesisi için ezber bozucu çözüm yollarının tartışılabilmesinden, 1919’ları güncelleyebilecek programların uygulanabilmesinden geçmektedir.
1989 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesiyle başlayan ve günümüze dek süren dönemde, bu duvarın enkazından çıkan toz duman, tüm dünyada ideolojik, politik görüş mesafesini, yön bulmayı imkansız kılacak denli düşürmüştür ve bu durum dünya solunu ciddi bir bunalımın kucağına itmiştir. Bu dönemde hareketsiz kalmayı tercih eden çevreler yaşamın akışından kopup tarih içinde donup kalmıştır. İçinde bulunulan krizi aşmak için pragmatik açılımlar deneyen bazı çevreler ise yaşamdan bekledikleri karşılığı bulamamışlardır. Türkiye Solu’nun bunalımı ise daha katmerlidir. Çünkü, dünya solunun bunalıma girdiği bu dönemde,z 12 Mart ve ardından gelen 12 Eylül’ün neden olduğu ideolojik dağınıklık, psikolojik ve örgütsel çöküntüye neden olmuştur. Bu durum, Türkiye Solu’nun bunalımına özgün bir nitelik kazandırmaktadır. Bu nedenle Türkiye Solu’nun yeniden toparlanıp atağa geçebilmesi için; genel olarak dünya soluyla irtibatlanması, iletişim kurması ve deneyim alışverişinde bulunmasının yanında, kendi özel koşullarını da doğru tahlil etmesi ve uygun açılımlar oluşturması zorunludur. Türkiye solunun aşmak zorunda olduğu açmazlarından biri de, kendi özel tarihinin bilincine yeterince varamamasıdır. Bunda, kaba bir tarihsel determinizmciliğin etkisiyle, Avrupa Solu’nun ve sosyo ekonomik yapısının tarihsel gelişimini tüm dünyanın ve bu arada Türkiye’nin toplumsal gerçekliğini açıklamada birebir yeterli görmesi yatmaktadır. Gerçekte Avrupa Solu’nun gelişim dinamikleri, Avrupada doğan serbest rekabetçi kapitalizm koşullarında, işçi sınıfı hareketlerine dayanırken, Türkiye Solu’nun dayanak noktası, emperyalizm aşamasındaki Avrupa sermayesinin silahlı güçlerinin Anadolu’yu işgaline karşı direnişle yükselen milli kurtuluş savaşı olmuştur. Tarihi okurken düşülecek iki hatadan biri, Avrupa Solu’nun klasik gelişim çizgisini tüm dünyaya genellemekse, diğeri de yerel farklılıkları abartmak ve evrensel ereklerden koparmaktır. Bu ikinci eğilimin gelebileceği en uç nokta, bir süredir Türkiye kamuoyunda tartışma konusu olan “Ulusalcılık” akımıdır. Bu akım, emperyalizm olgusunu; iktisadi, sosyal, kültürel, tarihsel temellerinden koparıp salt askeri boyutuyla ele almanın ve emek eksenli bir muhalefet yerine “milliyetçi” söylemlere saplanmanın sonucunda saman alevi gibi parlamaya ve sönmeye ve son tahlilde halka değil egemen güçlere hizmet etmeye mahkumdur. Bu nedenle, böyle eklektik bir sözde ulusalcılıkla ideolojik mücadele vermek solun bugünkü öncelikli görevlerindendir. Kafamızı karıştırıp yolumuzu şaşırtmak için pompalanan bir başka akım da “sivil toplumculuk”tur. “Demokrasi” ve “insan hakları” şampiyonu olarak karşımıza çıkartılan bu sivil toplumcu eğilimler, oldukça tutarlıymış gibi görülebilecek parlak projeler ve programlar sunmaktalar. Tüm bu parlak lafların ne kadar tutarlı ve gerçekçi olduğunu görmek için; 20 milyona varan işsizlerimize, 15 milyonun üzerindeki sigortasız ve güvencesiz kayıt dışı çalıştırılan işçimize, 19 milyon sendikasız çalışanımıza, 10 milyonun üzerindeki açlık sınırının altında yaşamaya mahkum edilen insanlarımıza, sayıları 50 milyon olan yoksulluk sınırı altındaki yurttaşımıza, yokedilen tarım alanlarımızda taban-tavan fiyat cenderesi altında ezilen ve kent varoşlarına sürülen köylü yığınlarımıza, her alanda tarih, toplum, doğa gaspına ve çapuluna uğratılan, yeraltı ve yörüstü zenginlikleri hızla yokedilen ülkemize nasıl çözüm yolları getirdiğine, tüm bu sorunların çözümü için neler dediğine bakmak gerek. Gerek sözde ulusalcı eğilimlerin gerekse de “sivil toplumcu” çözümlerin ülkemizin ve halkımızın sorunlarına gerçekçi çözüm yolları ürettiğine şahit olamadık. İkinci önemli ideolojik mücadele de böyle “sivil toplumcu” akımlara karşı verilmelidir. Dünya solu dediğimiz gerçeklik, her biri dünyanın farklı koordinatlardaki kaynaklarından doğarak yola çıkan irili ufaklı sol birikimlerin, kendi yolu üzerindeki binbir engeli aşarak aynı havzada buluşması ve kaynaşmasıyla oluşturduğu bir deneyim denizinin adıdır. Bu demektir ki, sağlıklı ve güçlü evrensel mesajlar verebilecek bir dünya solunun vücuda getirilebilmesi için, farklı milli sınırlar içindeki sol hareketlerin, kendi özel tarihsel köklerini doğru kavraması ve sırtını oraya dayayarak elde ettiği güçleri enternasyonel bir dayanışma havuzunda paylaşıma açması gereklidir. Kendi özelimize döndüğümüzde, Türkiye Solu’nun, dünya solunun güçlü bir paydaşı ve dayanağı haline gelebilmesi için; kendisini doğuran tarihsel kökleri doğru bir şekilde algılaması gerekir. Bu kökler ise, 3. Selim’den itibaren kozasının içinde gelişen ve Avrupa’nın emperyalizm aşamasındaki sermayesinin silahlı işgal güçlerine ve onların kapitülasyonlardan itibaren Anadolu coğrafyasında kök salan iktisadi ve sosyal temellerine karşı yürütülen geniş cepheli bir direniş mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla inşa edilen Cumhuriyet rejimiyle beraber kozasından çıkan Türk modernizasyonunda aranmalıdır. 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya çıkışı ile kozasından çıkan ancak 1947’deki Türk Amerikan anlaşmaları ve ardından NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve askeri müdahaleler sarmalının kuşatmasıyla kesintiye uğrayan Anadolu modernizasyonu, 1960 27 Mayıs’ının kazanımlarının ürünü olan 1968 gençlik hareketleriyle tekrar rayına oturtulmaya çalışılmışsa da, bu tarihi şans, sırasıyla 12 Mart ve 12 Eylül operasyonları sonucunda zorbalıkla ezilmiştir. Bugün Türkiye Solu yeni ve güçlü bir çıkış yapacaksa, ki bunun bütün objektif koşulları mevcuttur, bunun 1olu; 1919, 1968 ve 1978 hareketlerinin emek ekseninde yeniden güncellenmesinden ve rotasını dünya solunun ve emek hareketinin enternasyonel dayanışmasına çevirmesinden geçecektir. Bu aşamada, Türkiye Solu’nun iki önemli bileşeninin, yani Türkiye Sosyal Demokrasisi’nin ve Türkiye Sosyalist-Devrimci Hareketi’nin karşılıklı ilişkilerinin tanımlanması önem kazanmaktadır. Sosyalist bloğun dağılışını kimi sosyaldemokrat çevreler, aceleci bir tavırla kendi tezlerinin doğruluğunun kanıtı ve dolayısıyla sosyaldemokratik bir yeni çağın başlangıcı olarak tanımlamışlarsa da, olayların gelişimi, sosyaldemokrat siyaset ile sosyalist siyasetin diyalektik bir bütünlük arz ettiğini ve aslında gelişimlerini birbirlerinin varlığına ve karşılıklı mücadelelerine borçlu olduklarını göstermiştir. Gerçekte bu iki hareket birbirlerinin pusulasıdır ve ideolojik ayrımların bilincinde olarak ve bunları törpülemek gibi yararsız ve hatta zararlı sayılabilecek girişimlere yönelmekten kaçınarak, tamamen pratik ve toplumsal sorunlara çözüm yolları bulmaya ve uygulamaya yönelik bir dayanışmayla yeni ve güçlü bir çıkış sağlanabilir. Tarihi Görev Bu bağlamda Babai İsyanlarından, Baba İlyas’tan, Baba İshak’a, Şeyh Bedrettin’den Kalender Sultan’a, Pir Sultan’dan Yunus Emre’ye ve Hacı Bektaş’a kadar Anadolu’nun modernite öncesi hümanist, isyancı ve devrimci değerlerini tekrar ele almayı, Mustafa Kemal Paşa’yı bir poster kahramanına dönüştürüp devrimci özünü perdelemeye çalışanlara inat onu 1919’da bir yıldız gibi parlatan tarihi arka planı ve ona esin kaynağı olan kendisinden önceki deneyimleri doğru tahlil etmeyi, Mustafa Suphi gibi çağdaş sosyalistleri ve devrimcileri toplumsal bilinç alanına çıkarmayı hedefleyen bizler, Anadolu Devrimi’nin kesintiye uğradığını düşünüp, Bursa Nutku’nun gereğini yapmak için yola çıkan ve bu uğurda yirmili yaşlarında canlarını feda eden Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ve daha sonra onların izinden yürüyerek binbir eziyeti göğüsleyen devrimci gençlerimizin geleneklerini sahiplenerek durumdan vazife çıkarıyoruz. Bilindiği gibi son SHP Küçük Kurultayı, Türkiye’nin devrimcilerini ve sosyalistlerini partiye davet etmişti. Türkiye’de sol siyasi hareket içinde emeği olan bizler bu çağrıyı önemsiyoruz ve SHP çatısı altında birlikte politika yapılabileceğine inanıyoruz.. Tıpkı Latin Amerika solunun yüzden fazla sosyalist, sosyal demokrat parti, örgüt, sendika ve gruplarının başardığı gibi, ortak tarihi değerlerimiz etrafında bütünleşerek, Türkiye halkına umut ve heyecan aşılayacak bir çıkış yakalamamızın bütün objektif koşulları fazlasıyla mevcuttur. Bizler beraberliğin subjektif koşullarından olan örgütlenme ihtiyacına, her türlü hesaptan uzak, tam bir samimiyet içerisinde katkı sunmaktan mutlu olacağız. Tüm bu tespit, dilek ve açılımların ışığında, ümidediyoruz ki, Türkiye Solu’nun bütün renkleri SHP’çatısı altında, farklılıklarını koruyarak, ortak noktalarını öne çıkarıp geliştirerek, iş içinde pratik bir güçbirliği oluşturacaklardır. Bu yaşamsal bir ihtiyaçtır. Küçük Kurultay Çağrısına olumlu yanıt veren Duyarlı Bireyler ve Sol Siyasal Çevreler |