left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Rahmi Yıldırım arrow UCUBE LİBERALİZM / HAKİKİ MUHAFAZAKÂRLIK
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
UCUBE LİBERALİZM / HAKİKİ MUHAFAZAKÂRLIK Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Friday, 14 January 2011

Türkiye kadar ahmakça işlerle, akıllara ziyan tartışmalarla vaktini ve enerjisini harcayan başka ülke var mıdır acaba?
Eskiden siyasetçinin bir numaralı işi, iki eli kanda olsa bile komünizmle mücadele etmek, komünistlerin ne kadar sinsi ve becerikli oldukları konusunda halkı uyarmaktı! Hep sağcı iktidarların emrindeki polis ve asker, komünistlerin nefes alışlarını bile dinlerdi. Hâkim ve savcılar da bir gömlek markasında komünizm propagandası yapılıp yapılmadığını bile fark edecek kadar uzman ve uyanıktılar! Cezaevlerinde komünistten geçilmezdi. Sokakta ise bir komünistin gölgesine bile tahammül edilmezdi. Bu denli korkulan ve göz açtırılmayan komünistlerin seçime girmelerine izin verilse halktan alabilecekleri oy oranı ise toplasan yüzde 1’i bile bulmazdı.
Reel sosyalizm yıkıldı, komünizm korkusu bitti; ama Türkiye’nin ahmakça işlere, akıllara ziyan tartışmalara harcayacağı vakti ve enerjisi bitmedi.
Sadece son bir haftadaki hamakattan hangi birini saymalıki?

Genişletilen alkol yasakları,
İçkili kır düğünü yapmak için bile izin mecburiyeti,
Türbana dolanan üniversite,
Başbakan’a ekran karartma yetkisi yenilenerek tahkim edilen sansür, eskortlaşmış medya,
Ana dilleri Türkçe’den farklı milyonların kendi ana dilleriyle konuşup yazmalarına baskı,
Resmi paradigmadan farklı mezhepteki milyonların çocuklarına zorunlu din dersine devam kararı,
Domuz bağcı katillere özgürlük,
Altı üstü bir televizyon dizisinde “yükselen Osmanlı’yı porno ile itibarsızlaştırma operasyonu” sezen patolojik sağcı kafa,
Dizi yapımcılarını ele geçirseler linç edecek kadar gözü dönmüş kalabalıklar,
Said-i Nursi’yi Mustafa Kemal karşısında bacak bacak üstüne atmış gösteren sahneden Atatürk’ün aşağılandığı sonucunu çıkartan patolojik Atatürkçü kafa, 
Çin işkencesine dönmüş benzin zammı vs…
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de heykel yıkıcılığı.
***
 
İnsanlık yıkılacak!
Kars’ın eski AKP’li belediye başkanı Naif Alaybeyoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan dört yıl önce davranarak kendince açılım yapmış, komşu Ermenistan’daki Soykırım Anıtı’na karşı barış mesajı olsun diye, ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy’a İnsanlık Anıtı sipariş etmiş. Mehmet Aksoy yapmak istediği heykeli, “Karşı karşıya savaş hazırlığı içinde askere benzeyen iki adam tahayyül ettim. Üstlerinde ölüm korkusu, aralarındaki boşlukta mezar çağrışımı var. Gözyaşı ve suyu hayatın devamlılığını anlatmak için kullanıyorum.” sözleriyle anlatıyor.
Böyle bir anıt projesine sadece alkış tutulur. En azından, Ankara belediyesinin Gökkuşağı rezaletinden daha hayırlı bir proje. Nitekim Başbakan da Ermenistan açılımını yüzüne gözüne bulaştırana kadar, Ermenistan’dan da görülen devasa heykelin yapımına ses çıkarmamış.
Ne zaman ki, heykelin yapımını başlatan eski belediye başkanı muhalefet partisine geçti, Türkiye bu yıl yapılacak genel seçimin havasına girdi, Başbakan heykeli “ucube” ilan etti.
“Ben daha iyisini yaparım netekim” diyerek sergiden resim kaldırtan cunta liderini, “Tükürürüm böyle sanatın içine” diyen belediye başkanını anımsamadan edemiyor insan.
Oysa Başbakan belediye başkanıyken bir dörtlük okumuş ve soluğu hapiste almıştı. Aslında gözü yükseklerde olan siyasetçi için büyük ikramiyeydi, başına devlet kuşu konmuştu. Ama mağduriyet bencilliği yaptı, mağduriyetini istismar etti, mağduriyet olarak sadece Saray Cezaevi’nde geçirdiği üç ayı hep başa kaktı. Okuduğu dörtlüğün şiir değeri taşıyıp taşımadığını nihayet tartacak yerde şimdi kalkmış, henüz bitmemiş heykelin sanat değerini tartıyor, “ucube” diyor. Gerekçesi, Ebu’l Hasan el-Harakanî Camii ve Türbesi’ni gölgeliyor.
Ebu’l Hasan el-Harakanî adına genel kültür ansiklopedilerinde rastlanmıyor. Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’nde ümmî bir tasavvuf ehli olduğu, 1033 yılında Hakk’a yürüdüğü, mezarının 550 yıl sonra bir Osmanlı askerinin rüyasında görmesiyle bulunduğu ve üzerine türbe yapıldığı yazılı.
İnsanlık Anıtı, Harakanî’nin türbesine iki kilometre uzaklıkta; ama Başbakan’ın umurunda değil. İnsanlık Anıtı’nın bulunduğu yerden kaldırılıp kaldırılmayacağına ilişkin karar verme yetkisi Anıtlar Yüksek Kurulu’na ait. Ama Başbakan oralı da değil; artık gizlemeye gerek duymadığı bir kin ve öfkeyle, “ucube” dediği heykelin hemen yıkılmasını istiyor.
Siyasetin fırdöndülerinden Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Başbakan’ın heykele değil, o mıntıkadaki gecekondulara “ucube” dediğini savlayıp Akif Beki rolüne soyunduysa da Başbakan “Sağa sola çekilmesin, heykele ucube dedim!” diye yineleyip vurguladı. Ertuğrul Günay, “Görüşlerimi Başbakan’a bizzat sunmak isterim” diye karşılık verebildi ancak.
***
 
Referandumla başı döndü
Belli ki, 2007 seçiminde aldığı yüzde 47 oy, 2010 referandumundaki yüzde 58 oy başını döndürmüş Başbakan’ın; o esriklik içinde otoriter kişiliğinin önünde artık bir engel kalmadığını düşünüyor. O frensizlik ve dizginsizlikle bir heykelin nerede duracağına, televizyon dizisinin içeriğine, karı kocanın kaç çocuk yapacağına, akşamcının içkisine bile karışma hakkını ve yetkisini görüyor kendisinde. Partide ve devlette “başat, buyurgan, merkeziyetçi” davranıyor; “valim, vekilim, bakanım, büyükelçim” diye kibirleniyor. Eleştiriye tahammül edemiyor, çabucak sinirleniyor, protestocu üniversite öğrencilerini “onlar genç” diye kucaklayacağına coplatıp savcıya veriyor. Bunca yıldır ülkeyi yönetmenin tecrübesiyle olgunlaşacağı yerde daha da hırçınlaşıyor, herkesin başbakanı olacağına politik, etnik ve dini ayrımcılık yapıyor.
Bu noktaya kendiliğinden gelmedi Başbakan. Türkiye’nin siyaset coğrafyası ve iklimi ne yazık ki otoriter. Kapısı totaliter faşizme ardına kadar açık bu coğrafya ve iklimde seçmen ne yazık ki demokrasi kültüründen nasipsiz. Muhafazakâr seçmenin son heykel tartışmasında da aynen Başbakan gibi düşündüğüne ve Harakanî türbesinin iki kilometre yakınlarında yükselen İnsanlık Anıtı’nı “Müslüman mahallesinde satışa çıkarılmış salyangoz” gibi gördüğüne şüphe yok.
Seçmen demokrasi kültüründen yana nasipsiz kaldığı gibi, iyi kötü eğitimli siyasetçiler ve entelektüeller de otoriterizme çanak tutma oportünizminden geri kalmıyorlar. Sekiz yıl bakanlık yapmış Kürşat Tüzmen’in “Başbakan uçurumdan atlıyorsa, bize yakışan onunla birlikte atlamaktır.” deyişinin üzerinden bir yıl bile geçmedi.
***
 
İslamcı-liberal nikâhı
Bu noktaya gelinmesinde demokrasi kültüründen nasipsiz seçmenler ve oportünist siyasetçiler kadar sözüm ona liberaller de çok yardımcı oldular Başbakan’a. Otoriter aile ve cemaat kültürünün eseri Tayyip Erdoğan ve siyaset arkadaşları, modern siyasetin diliyle konuşmayı bilmezlerdi, liberallerden öğrendiler.
Erdoğan ve arkadaşlarının İslamcı söylemi din merkezli şablonun dışına çıkamıyordu. Bu şablon, ülke genelinde meşruiyet ve rıza üretmeye yetmiyordu. İmdada liberaller yetişti. Turgut Özal döneminde başlayan İslamcı-liberal flörtü, 28 Şubat sürecinde “demokrasi parkında” aşka dönüştü; nihayet “Kasımpaşalı Özal” döneminde nikâh masasında perçinlendi.
Liberaller İslamcı hareketin taşralılıktan kurtulup dünyaya ve küresel kapitalizmin değerlerine uyum sağlamalarında modem işlevi yerine getirdiler. Liberallerin İslamcı hareket ile Batı dünyası arasında tercümanlık yapması, meşruiyet gereksinmesini de karşıladı.
Örneğin, İslamcı hareketin aktörleri türbanın “dinsel zorunluluk” olduğunu vurgularken, liberaller “bireysel tercih”, “sosyolojik olgu” olduğunu vurguladılar. Üniversitelerde türbanı İslamcılar “inancın gereği” diye savunurken, liberaller “eğitim hakkı”, “özgürlük” olarak meşrulaştırdılar.
Liberaller sık sık, AKP’nin “köylüden daha ziyade şehirlerde konuşlanmış, yoksul, yarı yoksul, işçi, işsiz kişilerin partisi, aynı zamanda Türkiye’nin ileri gelen sermayedarlarının partisi” olduğuna, yoksulların AKP vasıtasıyla merkeze taşındığına fetva verdiler. Liberallerin açtığı kapıdan, ömrü sosyal demokrasi saflarında geçmiş siyasetçiler bile girdiler ve İslamcı harekete kapılandılar.
Liberaller İslamcı partiyle küresel kapitalizm arasında tercümanlık yapmakla kalmadılar, ülke içindeki iktidar mücadelesinde kılıç ve kalkan rolü de üstlendiler. AKP’ye yönelik “irtica” odaklı psikolojik harp argümanlarını “laikçi provokasyon” söylemiyle itibarsızlaştırdılar. AKP’yi “devrimci muhafazakâr parti” ilan eden liberaller, irtica söyleminin kaynağında, içe kapalı ekonominin egemeni sermaye gruplarının bulunduğunu, “laikçi Ankara” egemenlerinin iktidarı geri almak için AKP’yi şeriatçılıkla yaftaladıklarını savladılar. Benzer pratikler, AKP hakkındaki algıyı ve önyargıyı değiştirdi, demokrasi için tehlikeli dinci parti olmadığı, tersine dindarları iktidara ortak ederek demokrasiyi zenginleştirdiği argümanına güç kazandırdı.
Şimdi gelinen noktada, Başbakan liberal modeme ihtiyacının kalmadığı düşüncesine kapılmış olmalı ki, liberal hayat tarzına ve değerlere öfke kusuyor. Liberaller ise hâlâ Erdoğan’ı savunmak, sözlerine açıklık (!) getirmekle meşguller. Mesela Ali Bayramoğlu, Başbakan’ı eleştirir gibi göründüğü yazısının başlığında “Yanılmayın, muhafazakârlık değildir bu...” diyor (Yeni Şafak, 11 Ocak 2011).
Ali Bayramoğlu ve öteki liberal yoldaşları, “muhafazakârlık bu değil” deseler de muhafazakârlık, tutuculuk tam da böyle bir şey. Yani, AnaBritannica’nın “Tutuculuk” maddesinde belirtilen bazı özellikleriyle: Devlet işlerinde incelik ve felsefeden kaçınmak; dilekçe, başvuru, hak bildirgeleri gibi girişimlerden rahatsızlık; kilise, aile ve özel mülkiyete büyük saygı. Tutucu İngiliz siyasetçisi Edmund Burke’ye göre devletin temeli insan haklarına değil, yönetimin istek ve gereksinmelerini karşılama işlevine dayanmalıdır. Zira devletin esenliği insan haklarının en büyük güvencesi olacaktır…
Ne tesadüf! Genel kültür ansiklopedilerinde Ebu’l Hasan el-Harakanî adına rastlanmazken, internetteki İslamcı sitelerde Harakanî’nin “Allah (c.c.) için yaptığın her şey ihlâstır; halk için yaptığın her şeyse riyadır.” dediği özellikle vurgulanıyor.
Her şey o kadar ayan beyan ki!
Muhafazakârlık tam da böyle bir şey işte.
Yani, “Her şey Allah için. Bu dünyada imtihandayız” aldatmacasıyla “Zengine han hamam servet, yoksula din diyanet milliyet” politikası.
Muhafazakârlık böyle bir şey de,
Ya liberallik?
Ya sol liberalizm?
 Rahmi Yıldırım
14 Ocak 2011

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: UCUBE LİBERALİZM / HAKİKİ MUHAFAZAK... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right