|
Modern gazetecilik, burjuva aydınlanmasının ürünü olarak başladı ve “dördüncü güç” (ya da ‘bekçi köpeği’) olarak halkın haberdar edilmesini, kamuoyunun serbestçe oluşumunu, kudret sahiplerinin uyarılmasını misyon edindi. Bu misyonda gazetecinin en önemli işi haber yazmak. Haber yazmanın en önemli şartı da, haber kaynağına sorular sorarak gerekli bilgiyi toplamak. Aydınlanma devrimini ve kapitalistleşmeyi doğal seyrinde yaşamış ülkelerde piyasanın gazeteciye çizdiği soru sorma, haber yazma sınırı daha geniş. Örneğin, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Türkiye- Rusya enerji anlaşmalarının imza töreni için Türkiye’ye gelmişti. Ülkesine dönüşünde, bizdeki TRT’nin İtalya’daki muadili RAI’nin muhabiri, “Türk hükümeti, enerji anlaşmaları yapmak üzere Rusya’yla masaya oturduğunda sizin de orada olmanızdan dolayı şaşkındı. Neden oradaydınız?” diye sordu. Berlusconi şöyle yanıtladı: “RAI’den geliyorsun. Dün de hükümet hakkında sert haberleriniz vardı. Bunu kabul edemeyiz. Bir televizyon, İtalyan halkının parasıyla ayakta duruyor ve hükümet aleyhine saldırıda bulunuyor.”
RAI Televizyonu’nun Başkanı Paolo Garimberti ise “Haberlerimizin rengi yok. Bütün haberleri vermemiz gerekiyor.” diye açıklama yaptı (Radikal, 8 Ağustos 2009). *** Refakatçi muhabir Gazetecinin en önemli işi haber yazmak. Haber yazmanın en önemli şartı da, haber kaynağına sorular sorarak gerekli bilgiyi toplamak. Gel gör ki, Türkiye’de her gazeteci Başbakan’a soru soramadığı gibi Başbakan’a her soru da sorulamıyor. Başbakan’a soru soracak gazetecinin çok dikkatli olması gerekiyor. Fırat Kozok’un haberine göre, sorusu beğenilmeyen gazeteci patronlara şikâyet ediliyor. Sonrasında o gazeteci bir daha Başbakan’ın programlarına alınmıyor. Son olarak Polonya Başbakanı Donald Tusk’un ziyareti sırasında ortak basın toplantısında Başbakan Erdoğan’ın soru hakkı verdiği Kanal 7 muhabiri, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğrenci protestosunu anımsatarak Erdoğan’dan konuya ilişkin yorumunu istedi. Sorudan rahatsız olan Başbakanlık Sözcüsü Kemal Öztürk, kanal yönetimine muhabirin adını iletti. Muhabirin Başbakan’ın sonraki programlarına katılmaması dikkat çekti (Cumhuriyet, 21 Aralık 2010). Haber yeni olsa da sipariş soru uygulaması yeni değil. Tirajikomik bir skandala da yol açmıştı. Skandalın videosu hâlâ internette dolaşıyor. Bulgaristan Başbakanı Borisov, 29-30 Ocak 2010 tarihlerinde Türkiye’ ziyaret etmişti. Ortak basın toplantısında, Başbakan Erdoğan kâğıda yazdığı notu bir görevliye uzattı. Notta “Bana doğalgaz zammını sorsunlar!” yazılıydı. Görevli, talimatı TRT muhabirine iletti. Ancak TRT muhabiri soruyu Erdoğan’a değil, Bulgaristan Başbakanı Borisov’a yöneltti: “Ülkenizden Türkiye’ye gelen doğalgaza zam yapılacağı yolunda haberler var. Bu konuda son gelişmeler nedir?” Bulgar Başbakan şaşkındı. Çünkü Türkiye’ye doğalgaz satmıyorlardı. “Anlayamadım” deyince muhabir sorusunu yineledi. Bu kez Tayyip Erdoğan “Bizdeki zamları mı konuşuyorsunuz?” diye gevrek gevrek gülerek devreye girdi. Muhabir hatasını anlayıp özür diledi. Sipariş soru kazası DSP İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız tarafından soru önergesiyle TBMM gündemine taşındı. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, “maksadı aşan bir yanlış anlama” diye savundu. *** Kavalye köşe yazarı Dediğimiz gibi sipariş soru, sipariş köşe yazısı skandalı yeni değil. Başbakan Erdoğan iktidara gelir gelmez otoriter kişiliğini açık etmiş ve dilini tutamayarak, gazetecileri otosansüre çağırmıştı. Erdoğan geçen yıl da partisinin il başkanları toplantısında medya patronlarına seslenerek, canını sıkan köşe yazarlarını gerekiyorsa işten atmaları için uyarmıştı: “Ben bu yazıları yazan gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım hâkim olamıyorum' diyemezsin. Sen maaşını veriyorsun. Bir taraftan gelip hükümete vuracaksın, bir yandan da köşe yazarına sahip olamayacaksın... Herkes fikrini söyler ama o insanlara da o kalemi teslim edenler ‘kusura bakma kardeşim bu dükkânda sana yer yok’ demeli. Herkesin birlik ve beraberliğe ihtiyacı var...” (26 Şubat 2010, AKP İl Başkanları toplantısı.) Başbakan’ın sözleri öyle bir skandaldı ki, kimi iktidar şakşakçıları bile köşelerinde, “Medya dördüncü kuvvettir. Başbakan bunları söylememeliydi!’’ diye sözüm ona hayıflandılar. *** Sipariş soru, akreditasyon ve sansür Oysa Başbakan kendi siyasal/ideolojik yaklaşımına ters düşen bir laf etmemişti. Nitekim Başbakan’ın etrafına topladığı “gazeteci” sıfatlı danışmanları imam-cemaat yasasının hakkını verdiler, sipariş soru ve akreditasyonu rutin hale getirdiler. Evrensel’den Sultan Özer’in yazdığına göre, önce, “Bina içinde yer yok” gerekçesiyle, Ecevit döneminde ziyaretçiler için bina dışında yapılan kulübeyi gazetecilere “tahsis” ettiler ve gazetecilerin Başbakanlık binasına girişlerini yasakladılar. Ardından akredite gazetecilere manyetik kart verip, binaya girişlerini randevu şartına bağladılar. Böylece gazeteci/haber kaynağı temasını kökten kestiler. Gözetimi, bina içine ve dışına yerleştirilen onlarca kamerayla pekiştirdiler. Sonra da Başbakan’a sordukları sorularla sıkıntı yaratan 7 gazetecinin akreditasyonunu iptal ederek Başbakan’ı izlemelerini yasakladılar. Sultan Özer, yasaklamayı yargıya taşıdı; Başbakanlık, “devamsızlık” gerekçesiyle yasak getirildiğini savundu (Evrensel, 24 Aralık 2010). Yani gazeteciyi memur olarak olarak görüyorlar ve “mesaiye devamsızlık” gerekçesiyle ilişiğini kesiyorlar! Genelkurmay da istemediği gazeteciye firar işlemi yapıyordur herhalde! Anlaşılacağı üzere akreditasyonu süren gazeteciler “devamsız” ya da “firarda” sayılmamak için ister istemez sorularına dikkat etmek zorundalar. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)’nin Genel Kurul sonuç bildirgesinde, ayrımcı akreditasyon ve sipariş soru uygulamalarının sansür olduğu vurgulandı ve “Akreditasyon ve sipariş soru skandallarının ‘gazeteci’ sıfatını taşıyan danışman ve sözcüler tarafından akıl edilmiş olması meslek vicdanı adına asla unutulmayacak ve bağışlanmayacak bir utançtır.” denildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) de “Meslektaşlarımızın sadece istenilen sorular sormak zorunda bırakılması, Türk demokrasisine ve düşüncü özgürlüğüne karşı işlenmiş bir suçtur.” diye açıklama yapmış. Belirtmeli ki, sipariş soru skandalının günahı salt Başbakan’a ve danışmanlarına ait değildir. Skandalın öteki yüzünde, demokrasi zannedilen rejimin ve “dördüncü güç” medyanın ancak piyasanın izin verdiği ölçüde demokrasi ve “dördüncü güç” olabildiği gerçeği vardır. Soruya, habere ve yazıya sansür patrondan başlar, reklamverenlerin sansürü, hükümetin sansürü, siyaset-sermaye ittifakının sansürü diye sıralanır gider. Nihayet gazeteci kendi çapında patrondur, kendi çapında Başbakandır, neyi yazıp yazamayacağını bilir. Türkiye’de değil resmi kurum TRT’nin muhabiri, özel radyo televizyon ve gazetelerin muhabirleri de Başbakan’a özgürce soru soramazlar. Zira doğal seyrini izlemiş bir aydınlanma devriminin değil, devlet eliyle kotarılmış ısmarlama bir sermayedar sınıfın ve onun ısmarlama dördüncü gücünün neferleridirler; resmi olsun özel olsun, “devletin ve sermayenin ağzı, milletin kulağı” yasasına tabidirler. Sansürün ve otosansürün öyküsü hayli uzun ve derindir. Meraklısı, Dördüncü Ordu Medya ve Devşirmeler Dönekler adlı kitaplara bakmalıdır. Medya emekçisine düşen ise, içinde kıvranıp durduğu çemberi sınıf bilinciyle sorgulamak ve hiç değilse sendika çatısı altında örgütlenmektir. Halka düşen de, becerebiliyorsa, “beşinci güç” olmaktır. Rahmi Yıldırım 3 Ocak 2011 |