|
WİKİLEAKS FIRTINASI WikiLeaks bir internet sitesi. Bilenlerin yazdığına göre, kelimenin İngilizce açılımı şöyle: What I Know is Leak Yani, Ne Bilirsem Sızdırırım... WikiLeaks, hakkında pek de bir şey bilinmeyen internet eylemcisi Julian Assange tarafından 2006 sonunda açılmış. Arkasında gazeteciler ve internet korsanlarının yanı sıra istihbarat ajanlarının da bulunduğu söyleniyor. Site, Amerikan askerlerinin Guantanamo’da, Afganistan ve Irak’ta tutsakları ve sivilleri hedef alan işkence ve cinayetlerine ilişkin belgeleri yayımlamasıyla dikkatleri çekti. Geçen Kasım ayında da Amerikan diplomatlarının bulundukları ülkelere ilişkin izlenimlerini, gözlemlerini ve dedikodularını içeren raporlarını yayımlamaya başladı. Belgeler, aralarında New York Times ve The Guardian’ın da bulunduğu etkili gazetelerle işbirliği halinde yayımlanıyor. New York Times, ABD hükümetinin izin vermediği bölümleri yayımlamıyor. Yayımlanan belgelerin “en gizli” kaydı taşımaması, yüzeyselliği, İsrail aleyhtarı bir enformasyon içermemesi, ister istemez “acaba” dedirtiyor. “Acaba”lı da olsa yüz binlerce belgenin çok küçük bir bölümü bile diplomasi arenasında fırtına koparmaya yetti. Fotoğrafın bütünü ortaya çıkmadığı (belki de çıkmayacağı) için WikiLeaks’ın neden böyle bir fırtına kopardığını yorumlamak kolay değil. Yorumlar epey farklı.
ABD Başkanı Obama’yı yıpratmaya yönelik neo-con komplosu olabileceği söyleniyor ki, yabana atmamak gerekir. Yani, Amerikan devlet kodamanlarının (establishment) iç çatışması olabilir. Geçmişte de buna benzer iç çatışmalar oldu. 1971 yılında yayımlanan Pentagon Belgeleri, Vietnam Savaşı’nın sona ermesinde hayli etkili rol oynadı. Vietnam Savaşı sona erdiği gibi, “Özgürlükler ülkesi şeffaf ve demokratik ABD” imajı tazelendi. WikiLeaks belgelerinin Müslüman liderleri ve halkları birbirlerine düşürmeye yönelik ABD komplosu ve dezenformasyonu olabileceği de söyleniyor ki, çokça ciddiye almaya değmez. Müslüman liderlerin ve halkların birbirlerini yemeleri için illa ABD komplosu gerekmiyor. ABD hükümetinin beceriksizliği ve “diplomatik 11 Eylül” yorumlarına da rastlanıyor. Olabilir de. Küçük Amerika’da, yani Türkiye’de 28 Şubat cuntası “Batı Çalışma Grubu”nun belgeleri bir onbaşı tarafından deşifre edilmişti. WikiLeaks belgelerinin de benzer yolla elde edildiği, örneğin Irak belgelerinin istihbarat analisti Onbaşı Bradley Manning tarafından ele geçirildiği söyleniyor. Ancak, dünyanın teknolojik, askeri ve siyasi devinin sıradan bir istihbarat analistinin iki üç tıklamasına yenik düştüğü, basit bir teknoloji hırsızlığına kurban gittiği savı pek akla yakın durmuyor. Zira açıklanan belgeler arasında “top secret” olanına henüz rastlanmadı. Geçmişte, ABD’nin ulusal güvenlik politikalarına ağır zarar verecek belgeleri ele geçirenlerin başlarına neler geldiği malum. Bu işleri herhalde biliyordur; eski MİT ajanı Mahir Kaynak, ABD’nin hangi konularda rahatsızlık duyduğunu bu yolla dillendirdiğini, böylece dünya kamuoyunu ve liderleri yönlendirmeyi amaçladığını söylüyor ki, akla yakın duruyor. *** Belgelerin Diplomatik Değeri Açıklanan belgeler arasında Ankara kaynaklı olanların çokluğu dikkati çekiyor. Mizah meleklerine göz kırpıp tersten bakılırsa, Amerikalı diplomatların işlerinin ehli olmadıkları söylenebilir. Mesela, Amerikalı diplomatlar Washington’a gönderdikleri raporlarda yazmışlar ki, Ankara’da herkes birbirinin arkasından dümen çeviriyor. Türk hükümetinin bakanları elçiyle görüştüklerinde birbirlerini çekiştiriyorlar. Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ahmet Davutoğlu’nu “aşırı tehlikeli” diye ispiyonladı. Genelkurmay İkinci Başkanı da “İstersek şimdi salarız tankları sokaklara, ama istemiyoruz” dedi. Türkiye’de yolsuzluk, rüşvet gırla gidiyor. Yolsuzluğa bulaşanlar arasında filan filan bakanlar da var. Ayrıca iktidarın etkili bir kişisi sübyancı… Bu içerikte belgelerin diplomatik değeri var mıdır? Bir başkentte riyakârlığın hâkim olduğunu, makam mevki sahiplerinin birbirlerinin kuyusunu kazdıklarını keşfetmek diplomatik başarı mıdır, diplomatlara sormalı! *** Belgelerin Haber Değeri Diplomatik değer taşıyıp taşımadıkları bir yana, bu içerikteki raporların gazetecilik açısından haber değeri olmadığı kesindir! Ankara’da ve İstanbul’da herkesin birbirinin arkasından dümen çevirmesinde, hükümet adamlarının birbirlerini yabancı diplomatlara ispiyonlamalarında haber değeri keşfeden gazeteci, ya mesleğinde çok toydur ya da çevrilen dümenlerin parçasıdır! Espri bir yana, politik başkent Ankara’da, ekonomik ve kültürel başkent İstanbul’da oldum olası ikiyüzlülük vardır, devletlûlar oldum olası yabancı diplomatlara birbirlerini ispiyonlarlar. Türkiye’de oldum olası yolsuzluk ve rüşvet gırla gider. Adeta kanun hükmündedir: “Devletin malı deniz.” Ya da “Bal tutan parmağını yalar.” Genelkurmay İkinci Başkanı’nın Amerikalı diplomata “İstersek hemen darbe yaparız” diye ağız yoklaması da diplomatik değer taşısa bile haber değeri taşımaz! Çok partili dönemdeki bütün darbeler “büyük müttefik”in icazetiyle yapıldı. 12 Eylül 1980 darbesi dönemin ABD Başkanı’na CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi tarafından “Bizim çocuklar başardı” diye müjdelenmişti netekim! *** Tayyip Erdoğan’ın Suyu Isındı mı? Ankara çıkışlı raporların haber değeri taşıyan asıl bölümü, Başbakan Erdoğan’la ilgili olanları. Amerikalı diplomatlar raporlarında yazmışlar ki, Tayyip Bey Allah’ın kendisine Türkiye’yi yönetme görevi vermiş olduğuna inanıyor. Allah’a inanıyor ama güvenmiyor. Kibirli ve dalkavuk (bir de yolsuzluğa bulaşmış) danışmanlarla kuşatıldığı için güvenilir bilgi alamıyor. Derinlikten yoksun, az okuyor, daha çok İslamcı gazeteleri okuyor. Güvendiği bakan sayısı sınırlı. Abdullah Gül’le irtibatlı bazı bakanlar ayağını kaydırmak istiyorlar, arkasından entrika çeviriyorlar. “İki kontağımızdan Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz hesabının olduğunu öğrendik. Erdoğan’ın zenginliğinin kaynağı için oğlunun düğününde takılan takıları göstermesi ve bir Türk işadamının sadece fedakârlık amacıyla çocuklarının okul masraflarını karşıladığı yönündeki açıklamaları yavan kalıyor.” Doğrusu, yabana atılacak şeyler değil. Zaten Erdoğan da yabana atmadı. Yabana atmadığı gibi, “Biz millete hizmetle meşgul bir ekibiz, millet bizi de biliyor, bu dedikoduları çıkaranları da” rahatlığı içinde gözükmedi. Öyle bir celallendi ki, ister istemez durduk yerde duman çıkmadığını akla getirdi. “Site eteğindekileri döksün, ne kadar ciddi olduğuna bakarız” deyişi de, heybede turpların olabileceğini düşündürttü. Dahası, dört yıl önce ABD’nin gözünden düştüğünde, en yakın danışmanı Cüneyt Zapsu’nun Washington’a gidip “Devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine kullanın...” diye yalvardığı hatırlandı. Öyle bir yalvarma ki, Cengiz Çandar bile “dış politika skandalı” diye isyan edip, niçin sessiz diplomasi yürütülmediğini sorgulamıştı. WikiLeaks’in Erdoğan hakkındaki belgelerinin Türkiye’de estirdiği fırtınanın trajik boyutu da bu noktada ortaya çıktı. Ciddi ciddi ABD’nin bu yolla Türkiye siyasetini yeniden düzenlemek istediği, AKP’nin ve Erdoğan’ın suyunu ısıttığı yorumları yapıldı. Sanıldı ve umuldu ki, İsviçre bankalarında hesabı duyan muhafazakâr seçmen Tayyip Erdoğan’dan yüz çevirir, AKP iktidarının sonunu getirir. Vurgulamalı ki, WikiLeaks fırtınasının savurduğu bu taşlar hiçbir kurbağayı ürkütmedi. Tersine, sermayenin iç kavgasında sürekli mağduriyet sörfü yapa gelen Tayyip Erdoğan için yeni bir mağduriyet algısı üretti. Uzun ve derinliğine analiz şart değil. Bir kere Tayyip Erdoğan için söylenenler doğrudan kişiliğini hedef almıyor. Açıklanan belgelerde Erdoğan, ülkesi için çırpınan işkolik bir lider olarak betimlenmiş, etrafı kötülenmiş. Çizilen bu portre ürkütmek bir yana, sadece muhafazakâr seçmende değil, ortalama seçmende bile Erdoğan’a yönelik ekstra sempati duygusu uyandırır. İkincisi, Türkiye kamuoyu, ABD’ye antipati bakımından dünya birincisidir. WikiLeaks belgelerinde ise Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu, ABD politikalarına dirsek gösteren siyasetçiler olarak betimlenmiş ki, tam da seçimler öncesinde Erdoğan’a büyük ikramiye sayılmalıdır. Bundan sonra, “Erdoğan ve Davutoğlu bir dediğimizi iki etmiyorlar” yazılı belgeler ortaya atılsa bile, “ABD’ye diklenen, dirsek gösteren lider” imajı kolay kolay silinmez. Üçüncüsü, İsviçre’de banka hesabı olsa bile, muhafazakâr seçmeni Erdoğan’dan ve AKP’den soğutmaya yetmez. Neo-liberalizm eksenli küreselleşme, Türkiye’nin ahlaki kodlarını da dönüştürdü, küreselleştirdi. Türkiye, bu ve buna benzer vukuatların skandal sayıldığı eşiği ne yazık ki geride bıraktı. İsviçre bankalarında hesabı olmak skandal olmaktan çıktığı gibi, muhafazakâr seçmenin, “Ne yani, parasını vesayetçi devletin şeytanlarına mı emanet etsin!” tepkisi geliştirmesi de mümkündür. Uzun sözün kısası, Türkiye’nin iç siyaset dinamikleri, WikiLeaks referanslı senaryolara ve AKP’nin suyunun ısındığı beklentilerine gerçekleşme şansı tanımaz. Zaten Barack Obama’nın Tayyip Erdoğan’ı arayıp üzüntüsünü ifade etmesi ve açıklanan belgelerin içeriği, ABD’nin rahatsız olsa da ilişkilerini bozmak istemediğini gösteriyor. Emek eksenli politikalarla halkın karşısına çıkmak yerine, sırça köşkteki rahat koltuğunda WikiLeaks fırtınasının AKP çadırını darmaduman edeceğini umanlara duyurulur. Rahmi Yıldırım 17 Aralık 2010 |