|
Anlaşılıyor ki, Türkiye’nin dış politikası bir de füze kalkanıyla bloke edilmektedir. Medyada füze kalkanı üzerine yığınla haber ve köşe yazısına karşın, halkın füze kalkanı konusunda doğru bilgilendiği, bilinçlendiği söylenemez. Kamuoyu anketçilerine göre Anayasa referandumunda “evet” oyu kullananların yüzde 80 kadarı neye “evet” dediğini bilmeden oy kullandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da eğitim düzeyi yükseldikçe “hayır” yüzdesinin yükselmesine hayret ettiğini söyledi.
Anayasa metnini bilmeden anlamadan oy kullanan kitlenin füze kalkanı konusunda neler döndüğünü kavraması, bilmesi hiç beklenemez. Füze kalkanı, füzesavar sistemi demek. Yani, nükleer ya da nükleer olmayan balistik füzelere karşı korunma sistemi. Bir merminin ya da füzenin tetik çekildikten sonra hedefe çarpıncaya kadar ki süreci ve hedefteki etkisini inceleyen bilim dalına balistik denir. Nükleer başlık da taşıyabilen, kısa, orta ve uzun menzilli füzeler de balistik füze olarak adlandırılır. Uzmanların dediklerine göre, balistik füze fırlatıldıktan sonra atmosferin dışına çıkar. Gerekli mesafeyi kat ettikten sonra başlık gövdeden ayrılır ve yer çekiminin etkisiyle hedefe doğru düşmeye başlar. İşte 1980’lerde Yıldız Savaşları, günümüzde Füze Kalkanı projeleri, düşman füzesini yoldayken imha etmek ana fikri üzerine kuruludur. Düşman füzesi uydular ve radarlar tarafından tespit edilip hedef analizi yapıldıktan sonra onu yolda karşılayıp imha edecek karşı füze fırlatılacaktır.
Baş Düşman Kim? Eski ABD Başkanı George W. Bush tarafından geliştirilen, halefi Barack Obama tarafından sahiplenilen Füze Kalkanı projesi, NATO’nun son Lizbon zirvesinde ittifakın ortak projesi olarak benimsendi, buna ilişkin strateji belgesi kabul edildi. Yıldız Savaşları projesinde düşman Sovyetler Birliği’ydi. Füze Kalkanı projesi de önce Rusya’ya karşı geliştirildi ve radarların Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirilmesi öngörüldü. Rusya itiraz edince, itiraz etmekle kalmayıp projeye ortak olunca düşman, tarih boyunca savaşsız gün geçirmeyen Ortadoğu’da arandı. Adı anılmasa da İran düşman olarak belirlendi. İran’ın adının anılmasına Türkiye’nin karşı çıktığı, bu yüzden strateji belgesine adının yazılmadığı, bunun Türk diplomasisinin zaferi olarak alkışlanması gerektiği yolundaki haberler fena halde manipülasyon kokmaktadır. Uzmanlar, bu gibi belgelerde düşman olarak isim belirtilmediğini, ama kimin kastedildiği konusunda tereddütsüz mutabakat olduğunu söylemektedirler. Baş düşman olarak belirlenen İran’ın bugün ve yakın gelecekte Avrupa ve ABD’yi tehdit edecek askeri, ekonomik ve moral güce sahip olmadığı bilinmektedir. Batılı ajanslardan yayılan haberler doğruysa, en gelişmiş füzesi Shap3’ün menzili 2 bin 500 kilometredir. Yani bırakın ABD’ye, Avrupa’ya bile ulaşması söz konusu değildir. Ama İsrail menzil içindedir. Bu durumda Füze Kalkanı’nın öncelikli amacının İsrail’i korumak olduğu yorumları gerçeğin ifadesi sayılmalıdır. Kalkanın Ekonomi Politiği Ancak projenin İsrail’i korumayı amaçladığı söylense de sadece ve sadece İsrail’e kalkan olmak için gerilimin küresel ölçekte tırmandırıldığı savları hayli yüzeyseldir. Ekonomi politiği göz ardı eden analizler, ağacı gösterip ormanı gözden kaçırırlar. Tarihsel süreçte bıktırıcı şekilde yinelendiği gibi, emperyalist kapitalizmin yapısal krizlerini hafifletmek ve piyasayı canlandırmak için her defasında askeri harcamalar artırılır. Bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin sonunu getiren Soğuk Savaş biteli 20 yıl olduğu halde, dünyada silahlanma bitmedi. Özellikle Ortadoğu’da silahlanma yarışı daha da tırmandı. Silahlanmanın tırmanmasında bölge ülkelerindeki diktatörlüklerin halkları maceracı dış politika için baskı altına almaları kadar ABD silah firmalarının kârı azamileştirme istekleri de rol oynadı. Gelişmekte olan ülkeler dünyasında en büyük silah pazarını oluşturan Ortadoğu’ya silah satışında ABD yarıdan fazla paya sahiptir. Esasen ABD dünyadaki silah üretiminin yarısını tek başına gerçekleştirmektedir. Füze Kalkanı projesi de 2008’de krize yuvarlanan batı kapitalizmi için can simidi olacaktır. Hamaset ve habaset yüklü enformasyon bombardımanında silahlanmanın ekonomi politiğine ilişkin haberler fazlaca dikkati çekmedi. Füze Kalkanı projesinin sadece ABD’ye maliyeti 58 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir. Boeing ve Lockheed şirketleri, daha Lizbon zirvesi toplanmamışken, yeni nesil füze savunma sistemleri için tekliflerini verdiler. Füze Kalkanı projesinin bel kemiğini oluşturan Standart Missile3 (SM3) füzelerinin yapımcısı Raytheon ile Northrop da sıraya girdiler. Raytheon, Suudi Arabistan’a silah satışından en az 4 milyarlık sipariş bekliyor. Raytheon, yeni Patriot füzelerine ek sistemler üretmek için geçen Ekim ayında Türk firması ASELSAN ile anlaşma imzaladı.[1] Wall Street Journal’ın haberine göre ise ABD Suudi Arabistan’a 60 milyar dolarlık savaş uçağı ve helikopter satacaktır. ABD tarihindeki en büyük silah satış anlaşmasını, Suudi Kara Kuvvetleri’ni kapsayan 30 milyar dolarlık ek satış izleyecektir. Anlaşmayla üretici firmalar Boeing ve United Techologies’de 75 bin kişiye iş imkânı sağlanacaktır.[2] Anlaşılacağı üzere pazar son derece kârlıdır. Tabii bu kadar yağlı silah ticaretine meşruiyet kazandırmak için tehdit üretimi de zorunludur. Küresel ve bölgesel ölçekte tehdidin üretimi ve simülasyonunda İran’daki İslamcı diktatörlük ile ABD’deki küresel faşizm zımni mutabakat içindedirler, karşılıklı olarak birbirlerini şeytanlaştırmaktadırlar. İleri Karakol Türkiye Peki, bu projede Türkiye’nin rolü nedir? Türkiye’ye biçilen rol son derece nettir. Soğuk Savaş satrancında Türkiye’ye nasıl bir rol biçildiyse, Füze Kalkanı projesinde de öyle bir rol biçilmektedir. Yani, sıcak savaşta vurulacak ilk hedef anlamında ileri karakol rolü. Bu bağlamda, düşmanın füzelerini görecek radar sisteminin Türkiye’de kurulması öngörülmektedir. Milliyet’in diplomasi editörü Kadri Gürsel’in yazdığı gibi, “AKP Türkiye’si füze savunma sistemi radarlarının kendi topraklarına konuşlandırılmasını kabul ederek, ‘yeni soğuk savaşın cephe ülkesi’ olmaya gönül indirmiştir.”[3] Eklemeli ki, geçmişteki “laik” hükümetlerin Türkiye’si de farklı bir rol üstlenmemişlerdi. Tespit radarları Türkiye’de konuşlanacaksa, düşmanın füzelerini avlayacak füzelerin fırlatılacağı rampaların da yakınlarda bir yerlerde kurulması gerekecektir. Yani ya doğrudan Türkiye toprakları ya da Akdeniz ve Karadeniz’de yüzer rampalar. Bu kadar kör kör parmağım gözüne hazırlığın Türkiye’yi hedef durumuna getireceği aşikârdır. Üstelik, kendisine yönelecek muhtemel saldırıya karşı Türkiye’nin inisiyatif sahibi olması da söz konusu değildir. Çünkü, Türkiye’nin komuta yetkisi olmayacaktır. Nitekim, NATO zirvesi öncesinde füze kalkanının komutası konusunda, “Topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa kesinlikle bu bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, zirvenin ardından söylemini değiştirdi. Erdoğan, “Ülkemizle alakalı bir konuda gelişmeler hangi noktaya gelecek, bunu şu anda bilemediğimiz için bir şey söylemek erken olur. Ama komutanın kesinlikle NATO’da olması gereğini ifade ettik.” dedi.[4] Kaba ifadeyle, davul Türkiye’nin boynunda tokmak ise başkalarının elinde olacaktır. Projenin Türkiye ekonomisine henüz belli olmayan maliyeti ve hangi yerli firmaların kasalarının dolacağı da cabasıdır. Savaşa Hayır Her şey o kadar göz göre göredir ki. İktisatçılar arasında anlatılan öykücüğe göre, iktisat hocası ilk derste söze şöyle başladı: — Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda, yani bütün bir dönem boyunca, “zenginlerin yazdırdığı” müfredatı okuyacağız. İktisat hocası sözlerini şöyle sürdürdü: — Arkadaşlarım, iktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş. 1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret, 2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset, 3- Daha çok kazanmak isteyenler savaş yaparlar! Her şey o kadar göz göre göredir ki! Yoksulların ve emekçilerin müfredatı bir talep olarak bile savaşın medyasında yer bulamamaktadır. Her şeye karşın, kapitalizmin iktisadi faaliyeti olarak savaşı reddeden, emeğin barışçı dünyasını kurmak ülküsünden vazgeçmeyen barışçılar ve sosyalistler dün de vardı, yarın da var olacaktır. Rahmi Yıldırım 26 Kasım 2010 |