|
Türkiye’nin dış politikasının bir de füze kalkanıyla bloke edildiğinden, medyada füze kalkanı üzerine yığınla haber ve yoruma karşın, halkın füze kalkanı konusunda doğru bilgilendirilmediğinden söz ediyorduk. Füze Kalkanı’yla ilgili haber ve yorumları okurken, çok eski gazeteci Bedii Faik’in bir anısını anımsamadan edemiyor insan. İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiştir. Milli Şef’in Türkiye’si yoksuldur. Yokluğu çekilmeyen tek şey, “totaliterin totaliteri” Milli Şef diktatörlüğüdür. ABD’nin düzenlediği San Francisco Konferansı’na Türkiye de çağrılmıştır. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlığında bir heyet temsil edecektir. Heyette, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay gibi şöhretli gazeteciler de vardır. Bedii Faik gazeteciliğe meyleden sade bir okuyucudur henüz. Tünel’den Karaköy’e inerken, kapı ağzındaki gazete tezgâhında manşetlere bakar: “Türk tezi ittifakla…” “Konferans Türk teklifini ittifakla kabul etti.” “Konferansta Türk heyetinin teklifi ittifakla kabul edildi.”
Bedii Faik, heyecandan titreyen elleriyle cebini yoklar, o telaş içinde bozuk paralarının bir kısmını yere düşürür. Dünyanın en büyük konferansında Türk tezinin ittifakla kabul edilmesinin tesellisiyle, rayların karanlığına yuvarlanan paraların peşinden gitmez. Hemen bir tomar gazeteyle vagona girer, gazetelerin haberlerine dalar. Sonrasını şöyle anlatır: “Ah! Yarabbi yazının içeriği yerine sadece başlığının keyfi ve saadeti içinde kalabilseydim ne olurdu ve senin derya-yı izzetinden ne eksilirdi? Halbuki okudum ve maalesef okudum. Neymiş biliyor musunuz Türk heyetinin ittifakla ve alkışlarla kabul edilen önerisi? Konferans bildirisinde San Francisco adı geçiyor ya. Türk diplomatları hemen başkanlığa bir öneri sunmuşlar ve bildirilirde San Francisco kelimesinin başına ille de ‘güzel’ sıfatı konmasını teklif etmişler. İşte bu kadar! Ve tabii konferans başkanlığı, misafir olunan şehrin böyle bir sıfatla anılması isteğini derhal genel kurulun tasvibine sunmaz da ne yapar? O da sunmuş ve alkışlar – bana göre hiç şüphesiz hayli gülüşmeler arasında teklifin kabul edildiğini diplomasi tarihine kaydetmiştir!”[1] San Francisco’dan Lizbon’a Diplomasi ve medya tarihinde her şey nasıl da “tekrardan ibaret” hissi veriyor? Krizdeki batı kapitalizmine can suyu olmak üzere tasarlanan, dünyayı yeni bir çılgınca silahlanma yarışına sokacak Füze Kalkanı projesine Türkiye’nin “evet” demesi de egemen medyanın tamamında “zafer” olarak duyuruldu. Açık yandaşlardan Sabah gazetesi kararı, “Türkiye’nin dediği oldu” başlığıyla manşetine taşırken, Zaman gazetesi de “Füze kalkanı tamam Türkiye istediğini aldı” başlığıyla manşetten duyurdu. Yeni Şafak gazetesi, haberi “Füze Kalkanına Türkiye Rötuşu” başlığıyla sürmanşete yerleştirdi. Star gazetesi, “ABD, Türkiye’nin dediğine geldi” başlığını kullandı. Taraf gazetesi de manşetten “NATO kılıç biz kalkan” dedi. Sadece açık yandaşlar değil, sözüm ona hükümete muhalif öteki gazeteler de Lizbon Zirvesi’ni 65 yıl önceki San Francisco Zirvesi gibi gördüler. 20 Kasım 2010 tarihli öteki gazeteler de Lizbon Zirvesi’yle ilgili haberlerini şu başlıklarla duyurdular: Habertürk: Füze kalkanında dediğimiz oldu Türkiye: Füze kalkanında TARİHİ UZLAŞMA Radikal: Füze kalkanında uzlaşma tamam Vatan: Ankara’nın üç şartına evet Milliyet: Cumhurbaşkanı Gül: TÜRKİYE'NİN EKSENİ DOĞRU YERE OTURDU Hürriyet: Gül: NATO'nun prestijini biz kurtardık Yandaş ya da “muhalif” gazetelerin tümüne göre Lizbon'da Türkiye’den başka hiçbir şey konuşulmadı. Öyle ki, “Türkiye olmasa toplantı on dakikada biterdi.” dedi Cumhurbaşkanı Gül. Türkiye isteseydi NATO’yu tıkardı, ama Türkiye’nin tüm istekleri karşılandı, ABD ile kriz önlendi, Cumhurbaşkanı Gül Sarkozy’yi azarladı, sonuçta Amerikan patentli proje NATO projesine dönüştü, böylece maliyetler paylaşılacak, sistemin komutasında Türkiye söz sahibi olacak! Türkiye bastırınca İran’ın adı strateji belgesi taslağından çıkarıldı. İran Türkiye’nin elde ettiği sonucun kıymetini bilmeli, Batı’yı tahrik edecek denemelerden vazgeçmeli vs. En sıkı “muhalif” Hürriyet, övgü yarışında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün demecini başlığa çıkarmakla yetinmedi, “Kocanızın inadından uyuyamadık” başlığı altında bir de anekdot aktardı. Hürriyet’in yazdığına göre, meğer Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği'ne getirildiği geçen yılki zirve sırasında Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, Hayrünisa Gül'e “Kocanızın inadı yüzünden sabaha kadar uyuyamadık, yorgunluktan mahvolduk. Bu ne inattır!” diye sitem etmiş! Lizbon Zirvesi’ne ilişkin haberler buram buram dezenformasyon ve methiye kokarken, köşe yazıları da ondan geride kalmadı. En sıkı “muhalif” köşe yazarları bile, Türkiye’nin Füze Kalkanı’na “evet” demesini, batılı iletişim tekellerinin penceresinden gördüler, “uzlaşma”, “küresel güvenlik” vs gibi kavramlarla meşrulaştırmaya çalıştılar. Açıkça hükümete yamanmış yorumcular açık sözlüydüler. Yazısına “Eksen de sağlam NATO'daki yer de” diye başlık atan Cengiz Çandar’a göre, “Türkiye NATO’da hemen hemen istediği her şeyi elde etti, bir Türkiye-NATO krizi yaşanmadı ve yaşanması bir yana NATO’nun Amerika’nın ardından en etkili üyesi olarak Lizbon’da öne çıktı.”[2] Yazısının başlığında “Lizbon zafer mi hezimet mi?” diye soran Mustafa Akyol da “Orada hem dik durarak, hem de yapıcı davranarak ‘optimum’ bir sonuç elde eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bence alkışlanacak bir iş yaptı. Türkiye’yi hem NATO konsepti içinde tuttu, hem de bu konseptin yumuşamasını sağladı” diye yazdı.[3] Dalkavuk Türk medyası Cumhurbaşkanı’nın beraberinde Lizbon’a götürdüğü köşe tacirlerinin ve Türk medyasının “İstediğini aldı” palavrası atması şaşırtıcı değildir. Türkiye’de medyanın iktidar dalkavukluğu, genlerine nakşedilmiş çok köklü bir gelenektir. Sadece San Francisco ya da Lizbon zirveleri değil, Türkiye’nin katıldığı tüm uluslararası toplantılar, iktidar dalkavukluğuna sahne olmuştur. 1950’lerde Başbakan Menderes’in Amerika gezisini izleyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü’nün haberi(!) “dalkavukluk başyapıtı” olarak basın tarihine geçmiştir. Genel Müdür’ün yazdığına göre Menderes Amerikalıları öyle etkilemişti ki, “Amerikalılar 'Allahım, bize neden böyle bir devlet adamı nasip etmedin!' diye üzüntüye gark olmuşlardı.”[4] Türk medyası öteki başbakanların gezilerinde de dalkavukluktan geri durmadı. Başbakan Demirel, 1979’da Londra’da ABD Başkanı Carter ile görüşürken masaya öyle bir yumruk vurmuştu ki, ödü patlayan Amerikan Başkanı neredeyse masanın altına girecekti! Turgut Özal’ın ABD nezdindeki itibarı çok yüksekti! Özal, ABD’nin tek akıl hocasıydı, Amerikan Başkanı, Özal’a danışmadan tuvalete bile gitmezdi! Devlet adamlığıyla ve mükemmel İngilizcesiyle Amerikalıları kendisine hayran bırakan başbakan Ecevit’in ta kendisiydi. Öyle ki, 2002 yılında ayakta bile duramayacak haldeyken Beyaz Saray’a gittiğinde, manşetlerdeki deyişle, “Yorgun ama etkileyici”ydi! Amerikalıları güzelliğiyle büyüleyen başbakan da Tansu Çiller. Başbakan Erdoğan’ın ise, vücut dilini kullanmakta üstüne yoktur! (Arada bir darbeyle devlet başkanı olan Kenan Evren var ki, Amerikan yönetiminin dilinde zaten “our boys” idi, medyanın ayrıca parlatmasına gerek yoktu.) Neden Dalkavukluk? Halkın gözü kulağı dili sanılan medyanın neden iktidar dalkavukluğu yaptığı, dalkavuklukla kalmayıp neden savaşları ve düşmanlıkları kışkırttığı sorusunun tam bir yanıtı, kısa bir yazıdan beklenmemelidir. Reklam yapmak gibi olmasın, ayrıntılı ve derinliğine analiz bekleyen, Dördüncü Ordu Medya kitabını okuma zahmetine katlanmalıdır. Kitapta özetle, kapitalizmde haber ve bilginin metalaştığı, kapitalist tacir olarak medya işletmelerinin öncelikli amacının kâr etmek olduğu, kârı azamileştirmek için siyaset kurumuyla simbiyotik ilişki içine girdiği, sonuçta halkın gözü kulağı dili olmak yerine medyanın devletin ve sermayenin ağzı milletin kulağı olduğu üzerinde duruluyor. Kitapta bir de deniyor ki, “Her şeye karşın, bedeli ne olursa olsun, şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığı yapmayan; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınan; barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini ve eşitliğini savunan gazeteciler de vardır ve mesleğin vicdanını onlar temsil etmektedirler.” Rahmi Yıldırım 1 Aralık 2010 [1] Matbuat Basın derkeen… Medya, Doğan Kitapçılık, Mayıs 2001, C:1, s:12. [2] Radikal, 21 Kasım 2010. [3] Star, 22 Kasım 2010. [4] Anlatan Metin Toker, Milliyet, 19 Eylül 1999. |