|
Bayram trafiğine verilen onca insan, Mekke’de Şeytan’a kaptırılan yüzlerce Müslüman, ulemanın ‘kurban kesmek farz mı sünnet mi vacip mi’ tartışması derken, bir Kurban bayramı daha geldi geçti. Ahali, ulemanın ne dediğine aldırış etmeden kurbanını kesti. Tek tek sayan çıkmadı, ama tahminen 4,5 milyon dolayında kurban kesildi.

Kötümser taraftan bakarsan, toplu hayvan katliamı, değerlendirilemeyen sakatat vs Dolayısıyla kaynak israfı. İyimser taraftan bakarsan, gelişmiş ülkelerde 100 kilo iken Türkiye’de 17-18 kiloyu ancak bulan kişi başına yıllık et tüketimi, kurban sayesinde az da olsa arttı! Bayram tatili de insanların kısa süreliğine de olsa kendilerine vakit ayırmasını sağladı. Kimi tatile gitti, kimi uzun zamandır görmediği dostlarını akrabalarını görme fırsatı buldu. Kimi “Dışarda bayram / Bayram bize mahrem. / Sultanım bir tanem, / Doldur içelim” dizelerini anımsadı, kimi ‘Nerede o eski bayramlar!’ diye iç geçirdi. “Nerede o eski bayramlar!” diye iç geçirenler, orta ve yukarı yaştakiler. Çocuklar ve gençler “Nerede o eski bayramlar!” diye hayıflanmazlar. Çünkü, yaşlandıklarında özlem duyacakları çocukluk henüz ellerindedir, karşılaştıracakları farklı bayram yaşantıları yoktur.
“Nerede o eski bayramlar!” deyişi, yaşlılıkta, zamana yenik düşmenin hüznüyle hayıflanma, avucundan kayıp gitmekte olan hayata tutunma çığlığı, gençliğe ve çocukluğa duyulan özlemin ifadesi olsa da, Türkiye’de on beş yirmi yıl var ki, bayramlar eski bayramlar değil. Bunda garipsenecek bir şey yok aslında. Çünkü, sosyal açıdan çok ağır bedeller ödetse de modernleşme engel tanımıyor. Eskinin psiko-sosyal doyum ve davranış kalıpları, modernleşme karşısında tutunamıyor, duygu toplumunu bilgi toplumunda sürdürme isteği yetersiz kalıyor. Eskiden postacının yolu gözlenirdi; uzaktaki akraba ve dostlardan gelen telgraflarda, mektuplarda, bayram tebriklerinde büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpülürdü, nice bayramlar dilenirdi. Ev gezmelerinde insandan insana akan bir sıcaklıkla bayramlaşılırdı. Şimdi bunların yerini cep telefonları ve elektronik posta mesajları aldı. Sanal bayramlaşma alışkanlık yaratıyor, en yakın komşular bile belki ziyaret ediliyor. Bayram tatili, yıl boyu çalışmanın koşuşturmanın yorgunluğunu telafi fırsatı oluyor. Bebekliği ve çocukluğu kreşlerde geçen, okuldan dershaneden yorgun düşen evlatlar, bayramdan bayrama anne babalarına kavuşabiliyorlar. Yeni giysiler ayakkabılar eskiden bayramdan bayrama alınırdı, yastığın altına konurdu. Anne çalışmadığından tatlılar börekler evde hazırlanırdı. Bugün Tüketim Toplumu’nun kuralları geçerli; bütçe elveriyorsa ayakkabılar giysiler her Allahın günü yenileniyor, tatlılar markete sipariş ediliyor. Bayram panayırlarının kurulması, havai fişeklerin ve mantar tabancalarının patlatılması, lunaparklarda salıncaklara atlıkarıncalara binilmesi, sinemaya gidilmesi eskidendi. Çok daha eskilerde direklerarasına gidilirmiş, Karagöz Hacivat seyredilirmiş. Şimdi kitle iletişim çağında her şey görselleşti, simülatif hale geldi; bayram eğlencesi bilgisayar oyunlarından, televizyondan karşılanıyor. Üç beş saniyede bir cinayet işlenen Amerikan filmleri, Popstar, Biz Evleniyoruz programları, bir de Kemal Sunal filmleri izleniyor. Kabul etmeli ki, eğlence endüstrisinin ürettiği çizgi filmler karşısında eskinin Karagöz ve Hacivat’ı epey zavallı kalıyor. Büyükler, “Nerede o eski bayramlar! Bizim zamanımızda televizyon mu vardı, internetcafe, atari salonu mu vardı!” diye hayıflandıklarında çocukların gözleri iri iri açılıyor; “Eskiden nasıl vakit geçirilirmiş, televizyonsuz hayat da hayat mı?” diye şaşkın şaşkın bakıyorlar. Buzdolabı, çamaşır makinesi, radyo, teyp, telefon ve otomobilin olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyorlar. “Nerede eski bayramlar!” diye hayıflanmaya değer olsun ya da olmasın, eskiden bayramlar gerçekten farklıydı. Sadece bayramlar değil hayatın akışı tümden farklıydı. Eskiden hayat, ağır çekim yaşanırdı; insanların birbirlerine ayıracak bol zamanları olurdu. Komşulara şimdiki gibi sadece bayramlarda “mecburen” değil, öteki günlerde de “bir manileri yoksa” akşam oturmasına gidilirdi. Şimdi zaman çok cimri, vakit çok kısıtlı, “ziyaretin en makbul olanı en kısa sürenidir” sloganı geçerli. Sadece zaman değil ekonomi de çok cimri. Ekonomi eskiden de cimriydi. Yine de ulaşım güçlüğü nedeniyle, uzaktaki bir tanıdığa gidildiğinde gecelemek şart olurdu; ev sahibi, öldürsen bırakmazdı misafirini. Bugünün ulaşım kolaylığında, gidilen yere postu sermenin mazereti yok, ev sahibinin de gece yatısına misafir kabul etmeye gönlü yok. Eskiden bayram dışında da komşu komşunun külüne muhtaç olurdu, ödünç yumurta, tuz şeker alınır verilirdi. Perşembe akşamları komşuya cumalık ya da hiç değilse un helvası gönderilirdi. Şimdi komşular arası iletişim, “Arabanı oradan çeker misin?” diyalogundan ibaret. Bayramlar, artık orta ve üst gelir grupları için kent yaşamından ve iş stresinden kaçış, kafa dinleme ve tatil fırsatı. Kalanlar ev gezmelerini yine sürdürüyorlar. Yine eller öpülüyor, harçlıklar alınıyor. Ancak, harçlıklar eskiye göre pek cömert değil. Değişen, sadece davranış kalıpları, dayanışma paylaşma sözcüklerine odaklı insan ilişkileri olmadı. Doğa da modernleşme, post-modernleşme karşısında tutunamadı. Temiz hava, yakılmamış ormanlar, kirletilmemiş su kaynakları, oltaya üçü beşi birden takılan balıklar, hormonsuz yiyecekler, hepsi hepsi geride kaldı. Modernleşmenin doğayı ve duygu toplumunu tahrip etmesi karşısında yıkılmayıp ayakta kalan, hatta daha da güçlenen dinsel yaşam oldu, daha doğrusu dinci siyaset oldu. Çünkü, eskiden de olduğu gibi, modernleşmenin paylaşımında nimet sermaye sahibine, din ambalajına sarılmış külfet ise emekçiye düştü. Sonuçta, cami sayısı okul sayısından fazla; Diyanet örgütü 10-12 bakanlığın toplamından daha fazla bütçeye sahip; din ve siyaset arasında sınır yok. Sezer’in oturduğu Çankaya köşkü, mahkemeler ve askeri kışlalar hariç, dinci siyasetin girmediği alan kalmadı gibi. Modernleşme ne kadar tahripkâr olursa olsun, dinci siyaset Türkiye’yi nereye götürmeye çalışırsa çalışsın, ben gene de “Nerede o eski bayramlar!” diye hayıflanmayacağım. Benim hayıflanmam, duygu toplumuyla bilgi toplumunun insana yaraşır şekilde bütünleşeceği gelecek bayramlaradır. Yani “Nerede o eski bayramlar!” değil, “Nerede kaldı gelecek bayramlar?!” Kısmetse artık… *** Tedbirli adam ölürken de tedbirlidir Bir fıkrayla vedalaşalım. Adam ölmek üzere. İmam efendiyi çağırmışlar ruhunu teslim etmeden önce Kur’an okusun diye. İmam efendi okumuş, adamın kulağına eğilmiş, “Ölmeden önce şeytanı ve onun kötülüklerini lanetle!” diye öğütlemiş. Ancak, adamdan ses çıkmamış. İmam efendi bir kez daha öğütlemiş, ama nafile. Sonunda imam kızgın bir ifadeyle; “Neden şeytanı ve kötülüklerini lanetlemiyorsun, bre gafil?” diye üsteleyince, adam bitkin bir ifadeyle karşılık vermiş: “Nereye gideceğim belli olmadan kimse hakkında kötü konuşmak istemem.” Bu haftalık da bu kadar. Haftaya görüşmek dileğiyle esen kalın! Rahmi Yıldırım 6 Şubat 2004 *** Tarih uyarısından da anlaşılacağı üzere eski bir yazı. Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe Servisi’nin “Burası Türkiye” bölümünde seslendirmiştim. Bu vesileyle Ahmet Azdural, Mehmet Emin Alkanlar, Haluk Bakır, Güneş Uz, Yusuf Bakırcı, Mehmet Ali Çakır ve diğer dostların kulakları çınlasın. Eski yazı da nereden çıktı? Sipahi züğürtleyince eski defterleri karıştırırmış derler. Siz öyle demeyin. Biliyorum, yazı aralığı epey açıldı. Yazacak konu bulamamak sıkıntısından değil. Türkiye gibi bir ülkede sıkıntı, yazacak konu bulamamak değil, her biri diğerinden çetrefil ve bereketli konular arasında tercih yapamamaktır. Benim açımdan ek bir nedeni, bir süredir kendisini hissettiren isteksizlik. Politik ve sosyal hayattaki saçmalıklar insanda yazma isteği bırakmıyor. Yazı ilişkisi mecburi ve profesyonel değilse, yazma hevesi daha da zayıflıyor. Bu da öyle bir isteksizlik işte. Böyle durumlarda eski defterleri karıştırmakta fayda var. Eski defterler illa züğürtleyince açılmaz. Zaten pek öyle eskimiş bir yazı sayılmaz. Sizce de öyle değil mi? |