|
Bu günlerde dünyanın hemen her yanında bilgili bilgisiz,ilgili ilgisiz herkesin konuştuğu konu 1915 yılında Anadolu topraklarında yaşayan Ermenilerin başına gelenlerdir. 1915 yılında yaşananlar adına her ne dersek diyelim sonuç itibarı ile tam bir trajedidir. Oysa bu topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında görünmez bir konsensüs sağlanmış ve barışçı bir ortam yaratılmıştır. Bu halklar arası barış devletler arası politikalarla örselenmiş olsa bile her zaman aklı selim galip gelmiş ve barış tekrar inşa edilmiştir. Dünya tarihin gördüğü en büyük imparatoru olan Atilla bile bu topraklara özel önem vermiş, çeşitli ittifaklar yaparak bölgeyi hiç yıpratmamıştır. Atilla Hun imparatoru olmasına rağmen ordularının tamamı Hunlardan oluşmuyordu. Yıpratıcı,hızlı süvari birlikleri Hunlardan ,yıkıcı ,bitirici ağır piyade ise Gotlardan oluşmakta idi. Atilla�nın kurmaylarının bazıları da Gotlardan oluşurdu. O dönemler doğu Anadolu da Ermeniler ile İranlılar arasında savaş vardı. Atilla oradaki barışı sağlaması için bir Got kavmini bölgeye gönderdi. Gotlar önceleri Ermenilerle birlikte İranlılara karşı savaştılar. İranlıları sınırlarına kadar gerilettirdikten sonra ara bölgeye yerleşerek barış sağlamışlardır.(Beklide bu coğrafyadaki kızıl saçlı mavi gözlü Kürtler Gotların torunlarıdır.) Sonraki yıllarda bu bölge devamlı karışıklıklar olsa da halklar arası sağlanan barış hep süre gelmiştir. Ermenilerin kralları haçlı seferlerine destek verseler dahi halk kendi konumunu bozmamıştır. Ermeni prenslerinin Bizans�a biat ettikten sonra bölge halklarında Bizans�a karşı düşmanlık ortak payda olmuştur. İleriki yıllarda Bizans Ermeni hanedanlarını kılıçtan geçirerek 40.000 Ermeni�yi Anadolu�nun içlerine doğru sürerek Ermenilerin Anadolu�ya yayılmalarını sağlamışlardır. 1071 yılından önce Türkler bu bölgeye kavimler bazında yerleşmişler ve barış ortamına ayak uydurmuşlardır. 1071 Malazgirt savaşında bu üç halkın dayanışması hat safhaya ulaşmıştır. Kısaca Ermeniler Kürtler ve Türkler Bizansa karşı omuz omuza savaşmışlardır. Daha sonra kurulan düzende bu üç unsur kendilerine yönetim kademelerinde hep yer bulmuşlardır. Hatta her ne kadar Selçuklu ve Osmanlı devletleri Türk olarak anılsalar da Türkler barbar olarak nitelendirilmiş (yaşayış itibarı ile) ve diğer unsurlara göre daha az yönetim kademelerinde yer almışlardır. Özellikle İstanbul�un fethinden sonra devlet kadroları ve üst düzey askeri kadrolar Hıristiyan kökenli devşirmelerin eline geçmiştir. Hatta Fatihten sonra Avrupa�ya açılan imparatorluk Avrupa devşirmelerine, İslamlıktan dolayı da Araplara önem vermişlerdir. Eski tebaalardan sadece Ermeniler özellikle maddi konularda öne geçmiş genellikle maliyeden sorumlu olmuşlardır. II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu da yerel yönetimler ve yerel askeri güçlerin başına Kürtler geçirilmiştir.1800 lere gelinceye kadar Türkler imparatorluk içerisinde en fazla ezilen tebaa olmuşlardır. Savaşlarda sıradan asker geri kalan dönemlerde sadece hayvancılıkla ve tarımla uğraşmışlardır. 1800 lü yıllardan sonra Osmanlı da çözülme hat safhaya ulaşmıştır. Ulusal akımların güçlenmesi, Avrupa da gelişen sanayi, savaş sanayini gelişmesine karşın Osmanlının ganimet ekonomisinin tasfiyesi ve buna bağlı olarak ekonominin tebaalardan alınan vergilere dayanması bu çözülmeyi hızlandırmıştır. O dönemlerde özellikle Balkanlardaki teşkilatlanma ulusal sermayenin tetiklediği halk yığınlarının önceleri dağlarda komitacı olarak gerilla tipi savaşlar ve akabinde dış güçlerin yardımıyla kazanılan bağımsızlık ve yeni devletler şeklinde oluyordu. Bu devletler de tıpkı Türkiye Cumhuriyeti gibi Osmanlı�dan kalan geri kalmış üretim yüzünden batı emperyalizminin kucağına bakir bir Pazar olarak düşmektedirler. İlk bakışta Osmanlı�nın da bir Pazar olduğu kabul edilse de , bu yerel sermayelerin kendi başına buyruk olma isteği karşısında bu emperyalist güçler hamilik vasfı ile olaya müdahil oluyorlar,en iyi hami de oluşan yeni pazara hakim oluyordu. Bu dönemde küçülen imparatorluğun aydınları, özellikle Jön Türkler dönemle ilgili bazı tespitlerde bulunuyorlardı. Misak- ı Milli sınırları o günlerde tespit edilmiş ve bu sınırlar içersindeki güç dengeleri masaya yatırılmıştır. Çekirdek bölgedeki halklar arasında iki unsura özellikle dikkat çekilmiştir. Kürtlerin belli bölgelerde çoğunlukta olması, Ermenilerin de iktisadi hayatı ellerinde bulundurmaları bu iki halkı potansiyel düşman haline getirmişlerdir. Gerçi ekonomik hayatın en önemli unsurları Yahudiler ve Ermeniler olmasına karşın Yahudiler imparatorluk ile tam bir barışıklık içersindeydiler. Ayrıca Yahudi sermayesi İstanbul ve İzmir�de olmasına karşın Ermeni sermayesi tüm Anadolu�ya yayılmıştı. Yahudiler daha çok tefeci pozisyonundayken Ermeniler tefeciliğin yanında özellikle Anadolu�da batı emperyalizminin üretmiş olduğu malların pazarlayıcısı , diğer bir deyişle temsilcileri konumundadırlar. Jön Türkler Ermenilere karşı herhangi bir planlanmış hareket içersinde olmasalar da , aslen bu iktisadi gücü Türklere kaydırmanın yollarlını aramaktaydılar. Kürtlere karşı da ortak din temelinde asimilasyon hareketine girişildi. Özellikle iki pilot bölge seçilerek oralara dışardan da muhacirler getirerek bu bölgelere yerleştirildi. Bu yerleştirilen Türk kökenlilere yerel yönetimler verildi. Bu bölgeler Elazığ ve Erzurum�dur. Buralardaki faşist güçleniş o dönemlerden mirastır. Ermeniler Osmanlı�nın dağılma döneminde iki ana parti kurmuşlardır. Birincisi Ermeni yoksul yığınlarına hitap eden Marksist eğilimli olan Hınçak Partisi�dir. Bu parti 1886 yılında Rus asıllı Avedis Nazarbeg ve karısının başını çektiği Kafkasyalı öğrenciler tarafından İsviçre�de kurulmuştur. 1896 yılında iç anlaşmazlıklar yüzünden dağılmıştır. Amacı Rusya, Anadolu ve İran�da yaşayan Ermenileri özgürleştirmek ve Marksist temele dayalı bir devlet kurmaktır. Bu dönem zarfında özellikle Anadolu�da üretici güçler içersinde iyi örgütlenmiştir. Diğer bir parti de 1890�da kurulan Taşnak Partisi�dir. Bu parti özellikle emperyalist güçlerle işbirliği içinde ermeni sermayesi içersinde filizlenmiştir ve sadece Anadolu�da örgütlenmiştir. Tek amacı Anadolu içersinde Ermenileri kışkırtmak ve özelikle Türklere ve Kürtlere karşı terör hareketleri yapmaktır. En büyük destekçileri İngiltere ve Rusya ile onlarla işbirliği içindeki Ermeni sermayesidir. Bugün Türk tarihçilerinin Ermeniler Türkleri katletmiştir dediği olayların müsebbibi bu örgüttür. Ve bu örgütün ilkel milliyetçi tavırlarının cezasını tüm Ermeni halkı ödemiştir. Taşnakların bu özelliği ile isyan halindeki Dersim Kürtlerine � gelin birlikte olalım� talebine ret cevabı almalarına neden olmuştur. Bu ilkel milliyetçi tavırları sadece Türklere değil Kürtlere de uygulamış olmalarından dolayı bölgede genel nefreti körüklemişlerdir. Bu nefreti körükleyen sadece Ermenilerin ilkel milliyetçiliği değil aynı zamanda ilkel milliyetçiliğe sahip olan İttihat ve Terraki� nin yönetici kadroları da olmuştur. Kimse Talat Paşa�nın �bir devlet adamı sıfatı ile sadece devleti kurtarmak için tehcir yapmıştır� demeye hakkı yoktur. Kurunu yanında yaşı da yakma mantığı tarihin hiçbir zamanında devlet adamlığı sıfatını almamıştır. Kurunun yanında yaşı da yakma mantığı devlet içersinde kabul görürse o devlet devlet olma niteliğini katletmeye başlamış demektir. Nitekim Osmanlı kısa bir süre sonra bunun cezasını görmüştür. Bu nümayişi gerekçe göstererek ermeni mallarına ve sermayesine el konulmuştur. Bugün bile bazı holdinglerin ana sermayesi bu Ermeni sermayesidir. Bu tehcirde en önemli nokta da İstanbul ve izmir�deki Ermenilere dokunulmamasıdır. Çünkü, Osmanlı bu ana kapitalden hala beslenmekteydi. Bugün gelinen noktada yaşanan olaylara ne isim verildiği önemli değildir. Bu önemli trajedinin baş müsebbibi sermaye ve emperyalizmdir. Yıllarca birlikte yaşamış halkları bu denli düşman haline getirmek , hakaretlerine dahi ırksal kimliklerini kullanmak aslında bu utancın bir sembolüdür. Bir dönemin ilkel milliyetçi yöneticilerinin yaptıkları tüm halka mal etmeye kalkıldığı noktada halk oto-refleks olarak tepki verir. Hiç kimse atalarının katil olarak anılmasını istemez. Eğer yaşananlara bir isim vermek gerekirse buna soykırım demek bu halk için çok ağır olur. Bu yükü hiçbir doğu halkı kaldıramaz bunu hakaret olarak kabul eder. Türkiye Cumhuriyeti�nin kuruluş aşamasında bu gün gelinen nokta ön görülmemişti. Zira dünyada bununla ilgili hiçbir ses çıkmıyordu. Çünkü dünya ancak kendi yaralarını sarıyordu. Oysa bu dönemde Avrupa ya çıkmış olan Ermeniler özellikle dilencilik yapmışlar uğradıkları felaketi bir duygu sömürüsü olarak kullanmışlar ve Avrupalıların sempatisini kazanmışlardır.Genç Cumhuriyet de böyle hazır gelen sermayenin ve malların tadını alanların baskısı ile Ermenilere geri dön çağrısı yapamamıştır. O günlerde bu çağrıyı yapmış olsa idi bu gün kimsenin diyebileceği bir lafı yoktu.Zira Ermenilerde durumun farkındadır ve olayların baş müsebbiplerinin tamamını yok etmişlerdir.Dikkat edilecek olursa İttihat ve Terakki partisi üyeleri bir bir öldürülürken genç Cumhuriyetin hiçbir yöneticisine karşı şiddet uygulanmamıştır. Hatta 1935 yılında Pangaltı kilisesinde toplanan Ermeni rahipler Türkleri aşağılıyor diye ermeni yazar Frenz Werfel in �Musa dağda kırk gün� adlı kitabını toplu olarak yakmışlardır. Ancak daha sonra çıkan varlık vergisi ve 6-7 eylül olayları dışarıda iyice palazlanan Ermeni sermayesinin ekmeğine yağ sürmüştür.bu olayları kullanarak hak taleplerinin yollarını aramaya başlamışlardır.Türk hükümetlerinin pervasız tutumu olayları münferit gösterme çabaları bu grubu iyice hareketlendirmiştir. Ve sonuçta Asala örgütü ortaya çıkmıştır. Dönemin en yaygın propaganda aracı olan silahlı propaganda yolunu seçen bu örgüt oldukça ses getiren eylemler yaptı. Ve bugünlere gelindi Bu gün gelinen nokta tam bir kaostur. Kendine güvenemeyen bir hükümet , olayları inkar eden bir bilim çevresi ve daha önemlisi yine baş rolde emperyalizm. Bu sorunun çözümü bellidir: Bağımsız bilim çevrelerinin üzerinde mutabakata varacağı ve her kesimin mecbur kabul edeceği bir bildiri ve Türkiye Cumhuriyeti nin konu ile ilgili tek muhatap olarak Ermenistan ı göstererek hükümetler arası görüşmelere başlayarak tüm emperyalist güçleri devre dışı bırakması olacaktır. Bunun sonucu bölge halklarını tekrar kucaklaşması olacaktır. |