|
Türk-İslam sentezi kumaşından Kenan Evren için dikilen, yama üstüne yama vurulmuş anayasa elbisesi, yüzde 42’ye karşı yüzde 58 oyla Recep Tayyip Erdoğan’a giydirildi. Siyasette olağanüstü bir kırılma olmazsa, Erdoğan iki yıl sonra “seçilmiş padişah” kaftanı da giyer artık. Referandumun galipleri Tayyip Erdoğan, AKP, cemaatler ve elbette küresel sermaye. Mağluplar ise burjuva muhalefet partileri CHP, MHP ve asker-sivil bürokratik oligarşi. Ret cephesinde yer alan sosyalistlerin zaten şansları yoktu. Bir dar grup gazetesi manşetten “Milliyetçi muhafazakâr tablo yine değişmedi. Sonuçlara göre ülkedeki 'yüzde 60 sağ - yüzde 40 sol' dengesi kemikleşti” diye iyimser bir başlık atsa da sol, her zaman olduğu gibi bir kez daha yenildi. Ergenekon çetecilerini, ulusalcıları, milliyetçileri, tekelci sermayedarları ayırt etmeden ret cephesini tümüyle sol zannetme bönlüğü sol cemaatin hanesine yazıldı. Referandumda sol tutum, anayasa değişikliğinin biricik amacının 12 Eylül darbesinin mirasçısı ve küresel sermayenin has temsilcisi partinin hegemonyasını tahkim etmek olduğunu teşhir edip, emek odaklı anayasa talebini seslendirmekti. Solun ana bileşenleri bunu doğru saptamakla birlikte temenni edilen derecede etkili olamadılar. Devletin yasal-yasadışı kuşatması altında sürekli tırpanlanan, gelişip olgunlaşması engellenen solun, medyanın sansür duvarını ve dinsel yabancılaşma perdesini aşıp etkili bir teşhir kampanyası yürütmesi beklenemezdi. Bu koşullar altında sol, kendi ret gerekçesini burjuva muhalefetin ret gerekçelerinden ayırt etmeyi bile başaramadı.
Sol yenilmekle kalmadı, kolay kolay içinden çıkamayacağı bir kafa karışıklığına da sürüklendi. Boykotçu solun “hayır” demekle burjuva muhalefet siperine girilmiş olacağı sanısı, kendi tezlerine güvensizliğin eseriydi, düz mantığın sonucuydu. Burjuva muhalefetten ve iktidardan ayrı konumlanmak için üretilen boykot taktiği Kürt coğrafyasında akla ve siyasetin doğasına uygun olsa da, ülkenin genelinde parti ve kişi diktatörlüğüne seyirci kalmak anlamına geliyordu. Anayasa değişikliğinin ülkeyi militarist vesayetten kurtaracağı, darbecilerden hesap soracağı propagandası da sol çevrelerde tahmin edilemeyecek kadar etkili oldu. Liberallerle kol kola giren sol çevreler, “Yetmez ama evet” sloganıyla iktidar partisinin kampanyasına propaganda desteği sağladılar. Bu propaganda, referandumun daha kapsamlı ve demokratik bir anayasaya kapı açacağı tezine ve umuduna dayandırıldı. Ne ki, Tayyip Erdoğan, bir iki “darağacından son mektup” okuyup gözyaşı dökmekle, Ahmet Kaya’yı anmakla zahmetsizce yanına çektiği (aslında salak yerine koyduğu) “Yetmez ama evet” solcularını, referandumdan hemen sonra “Yeter, yeni anayasa seçimden sonra” diyerek yüz üstü bıraktı. Seçimden sonraya ertelenen anayasa değişikliğinin konusu malum. Takıyyeye gereksinme duymayacak derecede güç kazanan Tayyip Erdoğan, referandumun akşamında yaptığı teşekkür konuşmasında “Yeni bir anayasanın uzlaşılarak yapılmasına hazırız. Burhan bey, yarından itibaren çalışmalara başlayın!” diyerek başkanlık sistemini işaret etti. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık kampanyasına destek verecek saf solcu da çıkacaktır herhalde. Zarfı bir yana, referandumun mazrufu, yargının bağımsızlaştırılması değil, YÖK, TRT ve RTÜK’te olduğu gibi bu kez yargı kurumlarının AKP hükümetinin emrine verilip verilmeyeceğiydi. Adı geçen kurumlarda militarist-bürokratik oligarşinin egemenliğine hep karşı çıkan sol, Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin egemenlik kurmasına da karşı çıkmalıydı. Ne ki, doğru bir saptamayla “hayır” kampanyası yürüten solun ana bileşenleri kendi koordinatlarını netleştirip burjuva muhalefetten ayırmayı yeterince başaramadılar. Boykotçu sol, seyirci kalırken; “Yetmez ama evet” solu da, Kürtleri oyalayan, ayrımcı bir söylemle Alevileri açıkça ötekileştiren iktidar partisine soldan destek verdikleriyle kaldılar. Referandumun “kendisi için yargı düzeni kurmak” diye özetlenebilecek biricik amacı gizli saklı değildi. Kazanan Tayyip Erdoğan oldu. Zafer sarhoşluğu içinde şimdi nasıl bir yargı düzeni peşinde olduğunu da gizlemiyor artık. Marmara Üniversitesi’nin yeni öğretim yılı açılışında dedi ki: “Tarih boyunca farklı medeniyetlerin, farklı inanç gruplarının kendi yargılamalarını yapmasına saygı duyan bir anlayışın varisleriyiz. Bunları yaşamış olan bir ülke bunlardan bir şey kaybetmeyecek. Çok şey kazanacak. Bunlar tarihin kayıtlarında var. Bunları inceleyebilir, görebiliriz. İnşallah gelecekte dünyada öncü bir rol üstleneceğiz.” (Star, 29 Eylül 2010). Tayyip Erdoğan daha ne desin! “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü için evet” diye propaganda yapıyordu. Meğer o da göz boyamaymış. Hukukun üstünlüğünden kastı, her inanç grubunun kendi yargısını kurmasıymış. İnanç referanslı yargı düzeni isteği, “Beşerin hükmüyle değil Allah’ın hükmüyle” amel ve siyaset etme ideolojisinin mantıki gereğidir. Referanduma sunulsa, halkın kaçta kaçı karşı çıkar, bilinmez; ama bunu da “sivilleşme”, “halk iradesinin üstünlüğü”, “demokratikleşme” diye sahiplenip meşrulaştırmaya çalışacak sol çevre(ler) ve liberaller çıkacaktır herhalde. Emek pusulasıyla değil sermaye pusulasıyla yer ve yön bulmaya çalışan sol dün de vardı, yarın da olacağı kuşkusuzdur. Hele bir de “halktan kopukluk” yaftası boynunda asılıyken… Peki, “Halkın sesi Hakk’ın sesi” midir her zaman? Rahmi Yıldırım 1 Ekim 2010 |