|
Susurlukta ortaya çıkan en büyük olgu, sadece devletin çeteler ile olan bağlantıları değil, Doğu ve Güneydoğuda yapılanların ne kadar hukuksuz ve vahşet içerdiğinin göz önüne serilmesidir. Zira Susurluk salt bir kaza değil; devlet içindeki güçlerin bir hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma da Doğu ve Güneydoğudaki vahşetin kaynağına iyi bakmak gerekir. Bu konuda DYP Genel Başkanı ve çete kurmakla suçlanan Mehmet Ağar şunları söylüyordu: “ terörle mücadele çetelere bırakılırsa bu tür tartışmalar hep olur”. Evet, işin can alıcı noktası buradadır. Tabi bir şeyi eksik bırakıyor; Hizbullah gerçeğini. Hem çeteleri hem de Hizbullah’ı örgütleyen devlet güçleri nasıl bir belayı bu memlekete hediye ettiklerinin bilincinde değillerdi. Mehmet Ali Altındağ, Diyarbakır’ın yerel gazete ve televizyon patronu. Sadece medya patronu değil aynı zamanda bölgenin büyük müteahhitlerinden biri. Benzin istasyonu ve buna bağlı otel ve dinlenme tesislerinin de sahibi. Altındağ 12 Eylüle kadar halde hamallık yaparak hayatını kazanan biriydi. Ama ne oldu ise o zaman oldu ve bu zatın hızla yükselişi başladı. Devlet adına muhbirlik ile yükselişe geçen bu zat, kısa zamanda bölgede korku yolu ile elde edilen kazanımlarla iş adamlığına geçti. Bu günlerde en çok konuşulacak olan iddiaların da sahibi. Bu zatı iyi tanımak gerekli. Diyarbakır’da yaşayanlar bu kişiyi Hizbullahçı olarak tanıyor. Türkiye’ye de biz hatırlatalım; hatırlarsanız 22 Haziran 1996 tarihinde gazetelerin ön sayfalarına bir baskın haberi düşmüştü. Bu baskın, devletin güvenlik mensupları aileleri ile yemek yerlerken yapılmış ve birçok güvenlik görevlisi aileleri ile birlikte ölmüştü. Bu olayın cereyan ettiği yer Altındağ dinlenme tesislerinin bahçesi idi. Sayın Altındağ’ın sahibi olduğu Söz Gazetesi bölgede Hizbullah’a hedef gösterme merkezi olarak bilinmektedir. Hizbullah’ın infazına maruz kalmış kişilerin hemen hemen hepsinin ortak özelliği bu gazete tarafından hedef gösterilmiş olmalarıdır. Yani gazetede bir kişi hakkında bir yazı çıkıyor ve bu kişi birkaç gün içinde faili meçhul olarak öldürülüyor. Ama bütün bunlar olurken devlet olaylara sadece seyirci kalıyor ve daha önemlisi bölgede yayılan söylentiye göre bu militanlar Batman’da Jandarma Alay Komutanlığında eğitiliyordu. 28 Şubat kararlarından sonra din istismarı için sermaye birikimi yapan firmalar ihalelerden çıkartılırken, Altındağ’ın firması Güneydoğudaki en büyük ihaleleri aldılar. Bir çok kereler askeriyeye bu konuda şikâyet edilmesine rağmen bu korumacılık devam etti gitti. Altındağ’ın sahibi olduğu dinlenme tesislerindeki otel Hizbullah’ın teorik eğitim verdiği, bütün odalarının perdelerinin sıkı sıkıya kapalı olduğu konaklama merkezidir. Kapısında “otel” yazsa da asla orada kalamazsınız. Sadece özel timciler ve özel görevliler kalabilir. Şimdi aynı şahıs yine devrededir. Şemdinli olaylarını araştıran Meclis Komisyonu ve savcılık tarafından dinleniyor. “Kim olarak”! Bu şahıs hangi bilgilerden dolayı, olay bölgesine uzak olmasına rağmen komisyon ve savcılık tarafından dinleniyor. Ama bir yandan hükümet bu soruşturma ve suç duyurusu ile alakalarının olmadığını söylüyor, bir yandan da iktidar milletvekili, millet meclisi araştırma komisyonu tarafından yapılan soruşturma raporlarını Van savcılığına “yasal ve etik olmayan” yollarla gönderiyor. Savcının bunu bir suç duyurusu olarak kabul etmesi de ayrı bir muammadır. Şemdinli olaylarının Susurluk ile ilişkilendirilmesine şiddetle karşı çıkanlar, Şemdinli olaylarının soruşturması da derinlemesine ve hatta Susurluktan bile daha derinlere götürülmek isteniyor. Doğal sonuçta Kara Kuvvetleri Komutanına kadar çıkılıyor. Savcı iddianamesinde ad verilmeden yapılan vahim suçlamalar vardır. İşte bazıları: “Gözyaşı üzerinden politika tehlikeli kan ve gözyaşı üzerinden politika üreten ve menfaatlerini temin için devletin bütün mekanizmasını kullanmaktan çekinmeyen güçlerin birtakım üst makamlara gelmesi halinde ise devletin bekası için tehlikeli durum ortaya çıkabilir. Bu grup menfaatleri icabı kendilerini uluslararası güç odaklarına pazarlamaktan çekinmez.” “Kahraman olarak tanıtılıyorlar. bu grup, medyanın da etkisi ile kamuoyunda ‘kahramanlar’ olarak algılanırken aşağıda ise bunların tetikçiliğini yapan birtakım kişiler devletin bekasına hizmet ettikleri düşüncesindedirler. Aşağıdaki gruplar arasındaki irtibatı sağlayan bağlar ise akla gelmeyecek binlerce karmaşık labirentten ve irtibat mekanizmasından geçtiği için aşağıdaki gruptan biri deşifre olsa bile gerçek oyuncuların ortaya çıkartılması mümkün değildir. Hemen diğeri sahneye sürülür. Bu oyunun sona erdirilmesi ise ancak açığa çıkartılıp deşifre edilmesi ve kamuoyu vicdanında mahkûm edilmesi ile mümkündür.” Bu tespitlerin hepsi doğrudur. Ama aynı savcıya sormak lazım; bunlar iyi hoşta bu tespitler için sadece sizler mi doğru söylüyorsunuz? Yıllarca bu konuları dile getirenlere vatan haini muamelesini siz yapmadınız mı? Ayrıca Van’dan yapılan diğer kanunsuz işlere karşı niye hassas değilsiniz. Sınırda yapılan kaçakçılıkla neden ilgilenmiyorsunuz? Mustafa Koç gelip bu kaçakçılığa son vermeyin, çok fazla araç satıyor ve bunları kredilendiriyoruz demesi Van sokaklarında yankılanırken, niye bunları soruşturmuyorsunuz? Bu çifte standartın sebebi ne? Sizin orada bulunma sebebiniz hükümet ile çatışan güçlere karşı mevki ve makamınızı kullanarak darbe vurmak mıdır? Düzen eleştirisi yaparken, buna karşı kendini korumak için hareket eden insanlara neden ceza yağdırıyorsunuz? Burada bariz art niyet var, cifte standart var. Şunu iyi kavramak gerekir, hükümet ile asker arasında sürtüşme var. Bu sürtüşmede Kara Kuvvetleri Komutanı ise sadece bir semboldür. Hukuku en iyi bilmesi gereken savcı nafile bir çaba ile kanun yolu ile Kuvvet Komutanına dava açamaz, sadece çatışmada cephe açar. Ordu içinde de bunu haricinde –özellikle askerlerin kafasına çuval geçirme hadisesinden sonra alevlenen- bir çekişme var. Bir tarafta hükümet ile uzlaşan kanat, diğer tarafa uzlaşmayan kanat. Uzlaşan kanadın temsilcisi Genelkurmay Başkanı, uzlaşmayan kanadın temsilcisi de Kara Kuvvetleri Komutanı’dır. Ordu içinde gelişen bu çekişmeye hükümet bilerek ve isteyerek müdahil olarak ya hep ya hiç şiarı ile ortak olmaya çalışmaktadır. Şunu çok iyi bilmektedirler ki ordu bu konjonktürde darbe yapamaz. Bu yüzdende ordunun üzerine gittikçe gidiyorlar. Hatta kendi güdümlerindeki bir televizyon kanalına, zamanlama olarak alakasız bir dönemde, sabık Kenan Evreni çıkartarak insanların sinirlerini bozuyor ve el altından “darbe yaparsanız sonunda böyle nefret edilir olursunuz, sizi de maymuna çeviririz” diyorlar. Ancak hükümetin gözden kaçırdığı bir durum var. Ordu sadece Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarından teşkil bir yapı değildir. Ve her ne şekilde olursa olsun tarihsel olarak bu yapı kendini memleketin sahibi olarak görmektedir. Bu durumda da süreçlere müdahale hakkını kendinde görür. Hükümet çok iyi bilmelidir ki sağ siyasetteki politikacılar siyasetlerini ordu üzerinden yapmaya kalktıkça, orduyu karşılarına aldıkça, ordu müdahale için harekete geçer. |