|

http://www.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fkutuphane.halkcephesi.net%2FBen%2520Ihtilalciyim%2Findex.htm&h=3d213 http://www.onergurcan.org/SUVARI%20YAYINLARI/ben_ihtilalciyim1.htm 13 Kasım 1960 tasfiyesinden sonra AP’nin kurulması, 27 Mayıs öncesi CHP - DP antika tartışmalarının tekrar manşet olması ve AP yanlıların açıkça 27 Mayıs aleyhine propagandalara başlamasıyla siyasi ortam yeniden gerginleşmişti. 27 Mayıs devrimcileri, daha 1 yıl geçmeden meşru müdafaa durumunda kalmışlardı. Bu nedenle Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, 27 Mayıs devrimlerinin kazanımlarını korumak için, söz verdikleri seçimin Yassıada mahkemesinin sonuçlanmasından ve hatta birinci dereceden suçluların cezalarının infazından sonra yapılmasına karar vermişlerdi. 28 Haziran 1961’de yayınlanan yine aynı genelgede bunu dile getirmişlerdi. d. Yassıada Davasında birinci derecede suçlular için yüksek adalet divanının verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir.
e. Genel seçimler Yassıada Mahkemeleri sona erdikten ve cezaları infaz edildikten sonra yapılacaktır. Bu tarih 29 Ekim 1961'i geçemez. (SKB Genelgesi, 28 Haziran 1961) Silahlı Kuvvetler Birliği’ne üye olan bütün generaller ve üst düzey subaylar, bu konuda ellerini silah üzerine koyarak yemin etmişlerdi. Üstelik Silahlı Kuvvetler Birliği’ne katılmayan general ve üst düzey subay yok gibiydi. Türkiye tarihinin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan konularından biridir bu. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarının manevi ağırlığı Aydemir’e yüklenilmek istenir. Oysa, CHP ve CHP yanlısı gazete ve dergiler yüzlerce gencin DP iktidarı tarafından kıyma makinelerinden geçirildikleri, onlarca gencin kayıp olduğu, DP’lilerin vatan haini olduğunu ve diktatörlükle memleketi yönettiği propagandasını yapmışlardı. CHP yanlısı 14 Kasım 1960 tarihli KİM dergisinde, Yassıada mahkemelerinde yargılanan Celal Bayar, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın göründüğü, darağacının altında havası verilen yukarıdaki montaj fotoğraf yayınlanıyor ve altına da “fotoğrafçının azizliği No: 2” yazılıyordu. AKİS Dergisi, Yassıada Mahkemelerinin başladığını bildiren 20 Temmuz 1960 tarihli sayısını yine yukarıdaki resimde olduğu gibi Celal Bayar'ı darağacının altında gösteren kocaman bir resmin bulunduğu kapakla çıkarmıştı. Ayrıca, 27 Mayıs'tan sonra aylar geçtiği halde, 28-29 Nisan olaylarında kaybolan öğrencilerin listeleri de gazete ve dergi sütunlarını dolduruyordu. Fakat Büyük Sermaye'nin temsilcisi Celal Bayar ne yapılıp edilip darağacından kurtarılacak, Tefeci Tüccar temsilcisi, Said-i Nursi'nin elini öpen, toprak ağası Menderes “günah keçisi” olacaktı. MENDERES HARCANACAKTI Büyük Sermaye ve onun o günlerdeki sözcüsü İnönü, esasında Menderes hakkındaki kararlarını çoktan vermişlerdi. Sen misin, borç almak için Sovyetler Birliği’ne giden! Menderes, bir esrar perdesi altında kalan uçak kazasından sağ kurtulabilmişti, ama bu sefer işi biraz zordu. İnönü'nün damadı Metin Toker'in başyazar olduğu Akis dergisinin 28 Kasım 1960 tarihli sayısında, “Merhametten Maraz” başlıklı yazıda, Adnan Menderes'in Bebek davasından beraatının arkasından ailesi ile görüşmesine izin verilmesinden hareketle, biraz da 13 Kasım tasfiyesinin gerçek amacını saklamak için şunlar söyleniyordu: “Bir kaç günden beri, tesir sahası geniş bir yeni kulak gazetesi Demokrat kuyruklara ümitlerini kaybetmemelerini tavsiye etmekte, hatta hadiseyi 14'lerin affına bağlayarak onların gidişiyle tepelerine asılan Demokles kılıçlarının kınlarına girdiğini tebşir eylemektedir. Fena günler geride kalmıştır. Menderes yeniden iade-i itibar etmiştir. Artık Eyüp Sultan camiine Beyaz ata binerek gitmesine lüzum kalmamıştır… Pek yakında, herkes gibi tıpış tıpış o mübarek mahalle gidecek ve alnını secdeye getirip kendisini kurtaran kuvvetlere hamdedecektir. Bu tefsirler başka tefsirlere yol açmakta, hani neredeyse düşük efendinin idareyi yeniden almasına intizar olunmaktadır… … Menderes bütün hayatınca her şeyi mubah görmüş, en asil duyguları istismar etmekten çekinmemiş bir insan tipidir. Onun avukatlarıyla müştereken sahneye koyduğu bir oyunu insan ancak gülerek seyreder. Ona kapılmak oyuna gelmenin ta kendisidir. Düşük Başbakan Yassıadada bahis konusu olanın kendi kellesi bulunduğunu mükemmelen bilmektedir. Başkalarının kellesine hiç bir zaman önem vermemiş bu adam için kendi kellesi elbette ki mühimdir ve onu kurtarmak için yapamayacağı hareket yoktur, oynamayacağı rol mevcut değildir. Duruşmaların ta başından beri her gün bir yeni posta bürünen Menderes'in taktiklerine bir kere kapılındı mı, vukua gelecek zarar hudutsuz olur.” Açıkça Yassıada mahkemelerine müdahale edip yol gösteriyorlardı: “Menderes kellesini kurtarmak istiyor, aman merhamet etmeyin, yoksa maraz doğar, vukua gelecek zarar hudutsuz olur”. Dört gün sonraki sayıda ise daha da ileri gidip, sanki savcı iddianamesi gibi, açıkça kelle isteniyordu: “Doğrudur, kötü politikanın cezası iktidardan düşmektir ve kötü politikayı ceza kanunlarında cezalandıran bir madde yoktur. Ama, Menderes ve arkadaşları normal yoldan mı düşmüşlerdir? İhtilalle düşmenin, normal yoldan düşmekten mutlaka bir farkı bulunmak lazımdır. Nitekim Menderes ve arkadaşları Mühim Davalarda bir hatalı politikanın değil, hatalı politikanın iktidardan düşmekten ibaret bedelini ödememek için dikta rejimi kurmaya, serbest seçim yolunu fiilen kapamaya ve kendi hakimiyetlerini ebedileştirmeye teşebbüsün hesabını vereceklerdir. Ceza kanunlarında ise bu fiilin cezası vardır!” Her iki yazının da imzasız çıkması oldukça ilginçtir. O günlerin karmaşasında kimsenin de aklına gelmedi herhalde, “neden bu yazılar imzasız çıkıyor?” diye sormak. Böylesine seri bir propaganda hücumunda, 27 Mayıs’a sahip çıkan Silahlı Kuvvetler Birliği mensuplarının başka türlü düşünmesine olanak yoktu. POLATKAN-ZORLU-MENDERES’İN İDAMLARINDAKİ 2. ADAM İNÖNÜ’NÜN TAVRI: AKİS Dergisi: “İdam kararı verilirse bunların infazı, bazı kimselerin sandığının tamamen aksine, kısa vadede hiçbir huzursuzluk yaratmayacaktır. Bilakis bazı, azgınlıklar son bulacak, cüretkarlığın sarhoşu haline gelen birtakım şirretler, sokak veya sütün külhanbeyleri süt dökmüş kediye döneceklerdir... Buna mukabil verilecek bir idam kararının infazı yoluna gidilmemesinin kısa vadede çok huzursuzluğa yol açmasını beklemek lazımdır. Bir demagoji ve küstahlık, farfara, tatrafuşluk dalgasını ikinci cumhuriyetimizin emekleme adımlarını kösteklemesini göze almak şarttır. D.P.nin zaten ağır yükünün handikabı mevcutken, o vadide bir yeni huzursuzluk kaldırabilir mi? Elbetteki yeni iktidar bir başarılı iktidar olursa sular kısa zamanda durulur, cezalarını çeken düşükler milletin merhamet hislerini dahi artık tahrik etmeksizin unutulup giderler ve her şey bitip sokağa salıverildiklerinde hiç kimse dönüpte suratlarına tükürmez bile” “Adnan Menderes adında bir adam şeriatın kestiği bir parmak gibi bir ipin ucunda sallandırılırsa, bu topraklar üzerinde yaşayan tek ferdin kılı kıpırdamaz. Zira Adnan Menderes adındaki adam ne mazisi ve ne istikbali bulunan bir gölgeden başka bir şey değildir.” Metin Toker’in infazların yapılması lehinde harcadığı devamlı çabaları yukarda gördükten sonra ne düşünürsünüz? “İsmet İnönü” damadının bu yayınları karşısında susup, kendi görüşünün ne olduğunu kamuoyuna açıklamayınca, herkesin bunu nasıl yorumlayacağını düşünemeyecek insan değildi. Ama O, bu konuda ağzını açıp bir tek kelime söylemedi. İnfazlardan sadece iki gün önce, o da MBK'nin üyelerinden birkaçının teşviki ile, dışarıya hiç yansımayan bir mektubu Cemal Gürsel’e göndermekle yetindi. İnönü’nün bu mektubu ilk defa 1962 yılının 29 Ağustosu’nda Hürriyet Gazetesinde açıklandı. CHP örgütü de işte bundan sonra, liderinin idamlara karşı olduğunu öğrenip bu tezi, özellikle bu mektuba dayanarak ispat etmeye önem verecekti. İsmet İnönü idamlara karşı iken damadı ve örgütü idamları teşvik ediyordu. Ne büyük oyun. İkinci adam bu kadar güçsüz mü? Damadına ve örgütüne görüşünü anlatamıyor mu? Prof. Dr. Muammer Aksoy'un yazdıklarına ne demeli. “Gözünün önünde masum insanların hürriyetleri ve hayatları, kaba kuvvet altında ezilirken-ki Paşanın 10 Mayıs 1969’tan sonraki sözlerine göre, bu kişilere uygulanan cezaların niteliği Paşanın ölçülerine göre böyle olmak zorunluluğundadır- seyirci kalmak, bir kanun teklifi yapmamak, hatta bu kabul edilmezse protesto olarak Kurucu Meclisten istifa etmemek açıkça cinayete katılmak değil midir?! İsmet Paşa, “26 Mayıs 1960’ta iktidarda bulunan D.P.’li Milletvekillerinin, Bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın Anayasa düzeni ile ilgili ve siyasi mahiyetteki suçlardan dolayı yargılanmaları, cezalandırılmaları caiz değildir; bu sebeplerle tutuklanamaz, hapsedilemez ve idam edilemezler” diye bir kanun teklifi yaptı da, imza atacak bir tek Milli Birlik üyesi bulamadı mı? Kaldı ki, Milli Birlik üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisi’nin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu reddetmiş; ve “başladığınız işi siz tamamlayınız” diyerek; infazların, C.H.P.’nin çoğunlukta olduğu temsilciler Meclisinden geçmesi imkanı (yani idamların kendisi evet demedikçe infaz edilmemesi imkanını) kendi arzusuyla ortadan kaldırmıştır. Eğer D.P. yöneticileri, Atatürk’ün bir eseri olan 1924 Anayasasının kurbanı olmakta idiyseler –hele 27 Mayıs devrimi, İsmet Paşa’nın D.P. yöneticilerini aylarca en ağır surette suçlayan, hatta ihtilalin kaçınılmaz hale geldiğini ilan eden sözlerinden sonra yapıldığına göre- İsmet Paşanın omuz silkip seyirci kalması, ancak bir tek gerekçe ile mazur gösterilebilir; o da, ‘askeri gücün karşısında sesimi yükseltebilecek cesareti gösteremedim’ demekten ibaret olabilir. Bunu, tarihi kişiliğe sahip eski bir cephe komutanının söyleyebilmesine imkan var mıdır? Gerçekten, İnönü’nün, 16 yıldır durmadan dile getirdiği yargıları ve değerlendirmeleri bir tarafa bırakarak, “ağzımdan ne çıkarsa onun keramet olduğunu kabul ettiririm” ve “daha önceki söz ve tutumlarımla bugünkülerini karşılaştırmaya kimse cüret edemez” gibi bir aşırı iyimserliğe kendisini kaptırması ve böylece keyfilik kuyusuna düşmesi, şahsını olduğu gibi birçok C.H.P. ileri gelenini de, kendi kendilerini tarih önünde ağır surette mahkum eden kişiler durumuna düşürmektedir.” Yine aynı atmosfer içinde Yassıada Mahkemeleri sonuçlanınca, aynı CHP ve İnönü, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin gücü karşısında bu sefer kuzu postuna bürünecek ve idamların karşısında tavır alıyor havasına gireceklerdi. Tavşana kaç, tazıya tut dedikten sonra, kovalayan tazının arkasından tavşanın akrabalarına tazı durmuyor ben ne yapayım, derken politika savaşında kullandığı keskin dili unutmuş görünüyordu. VEZİRİN KELLESİ Oysa ordu gençliği İnönü’nün inisiyatifi dışına çıkmış, CHP’nin muhalefette iken söylediği demokrasi nutuklarını ciddiye almıştı. Madem gençleri katleden ve vatan haini olanlar vardı, cezalarını çekmeliydiler. Ancak ondan sonra seçimler yapılabilirdi. Ama hiçbir parti 27 Mayıs İhtilali’nin karşısında olamazdı. Artık kavga gittikçe netleşiyordu; Statükoyu korumak isteyenlerle, onu değiştirmek isteyenler arasında. Ve Finans- Kapital, Menderes, Zorlu ve Polatkan'ı statükoyu korumak için “günah keçisi” olarak kurban verecekti.. Menderes'in hesabı çoktan kesilmişti. Suçu da Aydemir’e atılarak işin içinden sıyrılınacaktı. Yassıada'daki MBK güvenlik ve savunma görevlisi emekli Hv. Albay (o zamanki rütbesi Yüzbaşı) Remzi Oral: “Adnan Menderes'in asılmasının çabuklaştırmasının altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı ve ben bunun kararını tek başıma vermiş değilim. Bir kez o günlerin koşullarını iyi bilmek lazım. …benim de içinde bulunduğum bir birlik kurulmuştu. Adı Silahlı Kuvvetler Birliği… Bu birlik üyelerinin yemininde Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı'ndan çıkacak olan kararların uygulanması da yer alıyordu. Silahlı Kuvvetler Birliği’nde yönetim kısa zamanda, Talat Aydemir cuntasının güdümüne girmişti… Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada'dan çıkan idam kararlarını onaylamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı… Bu ihtilal gerekçesi de hazır, Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat… Bunu önlemek için komitede tasdik edilen idam cezalarını bir an önce infaz ettik ve Adnan Menderes konusunda da Gürsel'e gerçeği tam olarak yansıtmadık!” Ne kadar yalın bir açıklama değil mi? Ne de olsa politik konuşmayı beceremeyen bir askerin açıklaması. “Adnan Menderes’in asılmasının çabuklaştırmanın altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı” diyor Remzi Oral. Asmasaydık seçimler yapılamayacaktı demek istiyor. Yani statükoya geri dönülemeyecekti. Ağzından bir şey daha kaçırıyor: “Bunun kararını tek başıma vermiş değilim.” Yukarıda dediğimiz gibi, artık cepheler netleşmişti. Remzi Oral, silah üzerine yemin ettiği Silahlı Kuvvetler Birliği’nin tarafında değil, bu açık. O zaman Silahlı Kuvvetler’deki İnönü yanlısı havacılar cuntası içinde, zaten kendisi de havacı. Aydemir’i neyle suçluyor? “Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat”le. “Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada’dan çıkan idam kararlarını uygulamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı.” Kendi yemini ne oldu peki? Bilinmez. Osmanlı örneği, Vezir ve Defterdar’ın kellesi verilerek statüko korunmuş oluyordu. Ama 27 Mayıs’a yüreğini koymuş ihtilalciler öyle mi düşünüyordu? Fethi Gürcan: “27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır. 27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değil ise milli iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir. Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır.” Devrimcilerle statükocular arasındaki fark bu kadar netti. En büyük statükocu İsmet İnönü’nün bu sureti haktan görünüp, ikili oynaması 11 yıl sonra devrimci gençliğin yiğit lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarında bir kez daha –dikkatli gözler için- ortaya çıkacaktı. Başka türlü bir davranışı İnönü’den beklemek abes zaten. Deniz Gezmiş ve diğer gençlerin zindanlara atılabilmesi için 12 Mart 1971 muhtırasından önce 48 saat uyumamıştı!. İNÖNÜ – DEVRİM – KARŞI DEVRİM Tanju CILIZOĞLU: “12 Mart Muhtırası, İsmet Paşa'nın CHP den düşürülmesi ve ömrünün son günlerinde partisinden istifa etmek zorunda kalmasını sağlıyordu. İsmet Paşa muhtıra karşısında takındığı tutumla bugüne kadar yaslandığı tüm meşruiyetçiliğinin dışına düşmüş, demokrasiyi koruma, kalanı kurtarma anlayışı nedeniyle partisinin tabanı üstüne çökmüştü..... İsmet Paşa beklemek ve hep ‘suyun dibini gördükten sonra’ konuşmak alışkanlığını sürdürüyor, ancak Ecevit'in beklenmedik çıkışı oyunu bozuyor, İsmet Paşa suyun dibini görmek isterken artık bir daha hiç suyun dibini görmesine gerek kalmayacak bir yere varıyordu. 12 Mart muhtırası sonrasında, Ecevit başta olmak üzere tüm muhtırayı veren güçler ve Nihat Erim, İsmet Paşa'nın çok sert çıkacağını beklerken Paşa, ‘Bütün dikkatim demokratik rejimin normal işlemesi üzerinedir. Bunu temenni ediyorum,’ diyerek lafı yuvarlıyordu.. Gerçi İsmet Paşa'nın yakınları, Paşa'nın radyonun 13:00 haberlerinde okunan muhtıraya karşı olduğunu belirtiyorlar, ama aynı gün MİT başkanı Fuat DOĞU'nun verdiği dört saatlik brifing sonunda Paşa yumuşuyor. Ve bütün tahminleri altüst ediyordu..... 12 Mart, CHP içine düşen bir bombaydı. CHP Genel Sekreteri Ecevit partisinden istifa etmiş bu arada İnönü, Erim hükümetine güvenoyu almak için Parti Meclis Grubu’nda sert eleştirilere uğramış, Kırıkoğlu ve Cihat Angın'ın başı çektiği 42 milletvekili güvenoyu vermenin tarihi bir sorumluluk olduğunu belirterek karşı çıkmışlardı. İnönü'ye Parti Meclis Grubu’nda ilk defa bu denli bir başkaldırı oluyor ve bu denli ağır suçlamalar yapılıyordu. Olay örgüt tabanına da sıçrayacak,12 Mart'ın daha çok aydınları hedef alan işkence olayları sonrasında bu güvenoyu daha da tartışılır olacaktır” |