|
AKP’nin anayasa değişikliği paketi için yapılacak referandum, sonucu ne olursa olsun, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecektir. Anayasalar toplumsal sözleşmedir, toplumun en genel ortak çıkarlarını karşılar. Yani emekçilerin, emeklilerin, sermayedarların, küçük üreticilerin, etnik topluluklar ve inanç gruplarının, kadınların, çocukların en genel ortak çıkarlarını toplumsal sözleşmeye bağlar. Toplumsal sözleşme niteliğindeki bir anayasa uzlaşmayla hazırlanır ve yasalaştırılır. 12 Eylül darbecilerinin zorla kabul ettirdikleri metin asla bir anayasa ve toplumsal sözleşme değildi. Zaten bu yüzden değiştirile değiştirile yamalı bohçaya döndü. Ama hâlâ milletin sırtında bir deli gömleği gibi duruyor. Yapılması gereken, bu deli gömleğine yeni bir yama vurmak değil, tümüyle iptal edip, tüm toplumsal sınıf ve tabakaların katılımıyla demokratik bir anayasa yapmaktır.
AKP’nin amacı demokratik anayasa değil 12 Eylül darbesinin 30’uncu yılında oylanacak anayasa paketinde de uzlaştırıcı yol izlenmedi, AKP paketi tek başına hazırladı, kendi önerisini dayattı ve uzlaştırıcı rol oynamadı. Bu bakımdan 12 Eylül referandumunda kabul edilse bile, paket, toplumsal sözleşme ve uzlaşma metni olmayacaktır. Salt bu bile paketin reddi için yeterli nedendir. İkincisi, anayasa paketi toplumun en ivedi sorunlarına değil, iktidar partisinin ivedi gereksinmelerine karşılık vermektedir. Kürtlerin, Alevilerin artık ertelenemez haklı talepleri anayasa metninde yoktur. Her ne kadar yasa ile düzenlenmişse de adaletsiz seçim sistemini düzeltecek en küçük bir ifade anayasa metninde yer almamıştır, almayacaktır da. Tayyip Erdoğan her defasında mevcut seçim sisteminde ısrar etmektedir. Asker-sivil ilişkilerini, din-devlet ilişkisini, siyasal sistemi demokratikleştirecek, lider sultasını önleyecek, demokratik güçler ayrılığını pekiştirecek, düşünce ve bilim özgürlüğünü kısıtsız sağlayacak, sendikal hakları güvenceye alacak, hiçbir düzenleme de getirilmemiştir. Yani halk, demokratikleşme masalıyla boşu boşuna oyalanmaktadır. Anayasa değişikliği gibi ciddi bir fırsatı harcayanlar cezalandırılmalıdır. Biricik amaç yargıyı ele geçirmek Şurası çok açıktır ki, anayasa paketçiğiyle amaçlanan demokratikleşme değil, AKP’nin, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın iktidarının tahkim edilmesi ve Yüce Divan’da yargılanma olasılığına karşı güvenceye alınmasıdır. AKP’nin ve liderinin en büyük korkularından biri de, iktidardan düştüğünde Yüce Divan’da yargılanmaktır. Yargıyı ele geçirme amaçlı paket, biraz da bu korkunun eseridir. AKP iktidarında Çankaya Köşkü, TRT, RTÜK ve YÖK ne kadar demokratikleştiyse, anayasa paketi kabul edildiğinde Anayasa Mahkemesi ve HSYK de o kadar demokratikleşecektir. Zaten bağımsız olmayan yargı daha da bağımlı hale gelecek ve AKP’nin yargısı olacaktır. Yasamayı ve yürütmeyi elinde bulunduran Tayyip Erdoğan’ın yargıyı da ele geçirdikten sonra kişisel diktatörlüğünün önünde bir engel kalmayacaktır. Böylece yargının konjonktürel nedenlerle de olsa, neo-liberal iktisat politikalarına yer yer çıkartabildiği engeller de temizlenmiş olacaktır. Ve nihayet, elitist vesayetin yerini lümpen vesayet alacaktır. Esasen Tayyip Erdoğan iftar yemeklerinde, meydanlarda, hiç lafı dolandırmadan açık açık, biricik amacın yargıyı kendisine bağlamak olduğunu bağıra çağıra itiraf etmektedir: “İnanın ayaklarımızda pranga var. Sizler belki dışarıdan zannediyorsunuz ki Parlamentonun yüzde 65’ine sahipsin, çöz de git’. Neyi çözüyorsun. Türkiye’de parlamentonun da yürütmenin de üzerinde bir yargı gücü var. Seni engelliyor. Ben bugün vali ataması yapamıyorum. Atadığım valiyi geri iade ediyor aynı anda. 23 kere bir müdürü geri iade edebiliyor. Ben bir yürütme ve hükümet olarak istediğim müdürü istediğim yere atayamazsam istediğim valiyi istediğim yere atayamazsam bu ülkede ben nasıl icrai faaliyet yapacağım. Halkın karşısına o mu geliyor ben mi geliyorum. Bu böyle yürümez. Onun için bu anayasa değişikliğine evet istiyoruz.” (28 Ağustos 2010 tarihli gazeteler) Oyun bu kadar açık oynanıyorken, paketin biricik amacının yargıyı ele geçirmek olduğunu görmemek ve demokrasiye kapı aralandığını sanmak, hiç abartısız gaflettir. Darbelerle hesaplaşma palavrası Gafletin bir nedeni de anayasa paketi kabul edildiğinde darbecilere yargı yolunun açılacağı propagandası olsa gerektir. Tayyip Erdoğan propagandasını salt bu iddia üzerine kurmuştur. AKP propagandistleri de 12 Eylül darbecilerine yargı bağışıklığı sağlamış geçici 15’inci maddenin kaldırılmasıyla darbecilerin yargılanacağını öne sürmektedir. Hatta ciddi ciddi, sadece 12 Eylül darbesiyle değil, 1960 darbesiyle, hatta ve hatta 1908 darbesiyle de hesaplaşılacağını yazanlara rastlanmaktadır. Propagandanın vazgeçilmez öğelerinden biri “yalan” olsa da, darbelerle hesaplaşılacağı propagandasının ciddi bir karşılık ve onay bulması düşündürücüdür. Çok daha yakın tarihteki 28 Şubat darbesiyle, hatta kendisine karşı verilmiş 27 Nisan e-muhtırasıyla hesaplaşmak için, üsletik anayasal engel yokken kılını bile kıpırdatmayan partinin 30 yıl önceki darbeyle hesaplaşacağına inanmak nasıl bir saflıktır, bilinmez. Vurgulamalı ki, geçici 15’inci madde yürürlükten kalksa bile darbecilerin hesap vermesini sağlayacak bir toplumsal irade bugün yoktur. 12 Eylül darbecilerinin yargılanması bambaşka dinamikler gerektirir. Toplumsal devrim gibi… Garnitür maddeler Anayasa paketinin yargıyı yandaşlaştıracak maddeleri dışındaki maddelerin de reel hayatta bir karşılığı yoktur. Kadınlar ve çocuklar için pozitif ayrımcı düzenlemeler yapmak için anayasa değişikliği gerekmiyordu. Benzer şekilde, darbe dönemlerinde üçlü kararnameler, sivil dönemde Yüksek Askeri Şura kararlarıyla yol açılan mağduriyetlerin telafisi için de anayasa değişikliği gerekmiyordu. Gereken tek şey, buna ilişkin demokratik irade ve kararlılıktır, o da iktidar partisinde yoktur. İki yıl önce darbe ve YAŞ mağduriyetinin giderilmesi için TBMM’ye sunduğu teklifi, Genelkurmay temsilcisi generalin bir sözüyle Genel Kurul gündeminden çekmişti. Memurlara tanınacak toplu sözleşme hakkı da reel hayatta gerçekleşmeyecek bir düzenlemedir. Şimdiki anayasa maddesinde “toplu görüşme” adıyla zaten vardır, son sözü hükümet söylemektedir; gelecek olan “toplu sözleşme”de de aynısı olacaktır, ama memur grev yapamayacaktır. Dahası, işyerinde birden fazla sendikaya izin veren düzenlemesi, mevcut sendikaların yanı sıra patronun ve AKP’nin güdümünde sendikalar kurulacağı anlamına gelmektedir. Ölü gözünden yaş çıkmaz AKP’nin anayasa paketinin ‘evet’i niçin hak etmediğine daha pek çok gerekçe sıralanabilir. Toplumsal uzlaşma ve sözleşme metni olmaması, Tayyip Erdoğan’ın kişisel diktatörlüğü önündeki engelleri ayıklaması, “hayır” için yeterlidir. Boykot, diktatörlük sürecine seyirci kalmaktır. Kenan Evren 28 yıl önce, dayattığı anayasaya itiraz edenleri 12 Eylül öncesini istemekle, vatana ihanetle suçluyordu; şimdi de Başbakan Erdoğan, aynı şeyi yapıyor, boykotçuları da (İBDA-C’den ödünç aldığı) “Bitaraf olan bertaraf olur” sloganıyla tehdit ediyor. Ölü gözünden yaş, imam evinden aş çıkmaz. Tayyip Erdoğan ve AKP de demokrat olmadığını, böyle bir niyet taşımadığını yeterince kanıtladı. Kürtleri ve Alevileri oyalıyor, medyayı ve üniversiteleri baskı altına alıyor, ceza yasasını demokratikleştirmiyor, interneti sansürlüyor, Hrant Dink için AİHM’ye “yazmasaydı o yazıları, öldürülmeseydi” savunması gönderiyor, neo-liberal iktisat politikalarından hiç ödün vermiyor, nihayet salt kendisi için anayasa dayatıyor… Ülkenin en ivedi sorunları için değil, kendi ivedi gereksinmeleri için anayasa yapan bir iktidara omuz vermek demokratların ve sosyalistlerin harcı olamaz. Demokratlar ve sosyalistler, 28 yıl önce Kenan Evren’e ve anayasasına karşı çıktıkları gibi Tayyip Erdoğan’a ve anayasasına da karşı çıkmalıdırlar. Üç kere hayır! Birincisi, neo-liberalizmin en gözü kara partisinin iktidarına ve onun diktatörlük paketine! İkincisi, bu iktidara karşı demokratik seçenek getiremeyen burjuva muhalefetine! Üçüncüsü de, tutsaklık, işkence, sürgün ya da başka nedenlerle 28 yıl önce sandığa gidilememişse, darbecilere! Rahmi Yıldırım 4 Eylül 2010 |