|

- Susurluk'ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu söylememin ardından Aydınlıkta başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar.
- Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek, yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli Küçük olduğunu duyurdu.
- Bu çok sürpriz bir açıklamaydı; milliyetçi olarak bilinen Veli Küçük’ün maoist-komünist bir örgüt ile yıllarca ilişki içinde bulunduğu ve bu örgütle aralarında bir bağın olduğu bu açıklamayla ortaya çıkıyordu.
- Bu bağ normal olamazdı, Veli Küçük'ün bu bağı bunca zaman gizlemesi makul değildi. Kızılelma koalisyonu denen ülkücü gençlerle komünist-maoist bilinen Aydınlık grubu gençlerini buluşturma projesinde Veli Küçük ve Doğu Perinçek'in gayretleri bunu doğruluyordu.
- Aydınlık grubu diye de anılan Doğu Perinçek grubunun İşçi Partisi, hiçbir zaman klasik anlamda bir siyasi parti olmadı. Her zaman askeri, güvenlik ve istihbarat konularının içinde oldu.
- Ergenekon da devletin rejim için öngördüğü temel ölçütleri yerine getirmeyen /getirmek istemeyen bir siyasi anlayışın iktidar olmasına mani olmak veya iktidar olmuş ise zorla, antidemokratik yöntemlerle onu devirmek anlayışını savunanların oluşturduğu birliğin adıdır
“Şubede görevli ve benden daha eski olan başkomiserlerle aydınlık dergisinin belli sayılarındaki bilinmeyen sol yayınlardan faydalanarak, hangi örgütün nerede çıktığı, hangi fraksiyonlara ayrıldığı gibi bilgileri öğrenmeye çalışıyorduk. Örgütleri, siyasi hareketleri, fraksiyonları öğrenmek için Emniyetin bu konuda hazırladığı herhangi bir belge, kaynak yoktu. İdeolojik yapıları öğrenmek için Aydınlık haricinde kaynağımız yakaladığımız örgüt mensupları veya sempatizanlarıydı.” “O dönemde, anlatılan düşüncenin ülkemizde belli çevrelerde kabul görebileceği, demokrasi kültürümüzün maalesef böyle bir olayı olağan kabul ettiğini, belli kesimler arasında bu fikir etrafında örgüt veya farklı isimler altında oluşumların olabileceği değerlendirmesini yapmıştım. Fakat yine de olayla biraz ihtiyatla yaklaşmayı daha uygun buldum, Bu tahkikatın boyutu, bulunan belgeler, Strateji ve derginin arkasındaki JİTEM veya Jandarmanın diğer unsurları; kimlerin haberinin olduğu, bunu yaparken amaçlarının ne olduğu, böyle bir karanlık yolu ve yöntemi denemek istedikleri ayrı çalışmanın ve belki de ayrı bir kitabın konusunu oluşturacak önem ve genişlikte bir konudur. Bununla birlikte, Tuncay Güney'de bulunan "Ergenekon'un Reorganizasyonu" isimli dokümana bakıldığında, rejimi korumak amacıyla ağırlık merkezi Silahlı Kuvvetler içerisinde bulunan, sivil unsurlarca da desteklenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri kullanabilen Ergenekon isimli bir örgütün mevcut olduğu, faaliyetlerde bulunduğu, Örgütün günün şartlarına göre yeniden yapılandırıldığı, görüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst yönetime yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi, uydurma olamazdı ve doğru olma ihtimali çok yüksekti. Ayrıca yıllar önce, Aydınlık'ın ordu içerisinde ısrarla belli grup askerin tarafını tutmakta ve başka askerleri şiddetle eliştirmekte olduğu görülüyordu. Daha doğrusu Aydınlık'ı iyi takip edenler, ordu içerisinde en azından birden fazla grubun olduğunu ve bir grubun bu dergiyle dayanıştığını kolayca anlabiliyordu, özellikle Org. Eşref Bitlis'in uçağının düşmesinin ardından, Aydınlık dergisinin, Genelkurmayın kaza raporuna rağmen ısrarla bu olayı suikast olarak anlatması ve bu konuyla ilgili yayınları, ordu içerisindeki bir gruplaşmanın ve bir yarışın ipuçlarını verir gibiydi. Org. Eşref Bitlis'i taşıyan Cesna tipi uçak buzlanma neticesi düşmüştü. Cesna uçak firmasının, uçağın buzlanmanın neden olduğu teknik bir arızadan dolayı düştüğünü kabul etmek istememesi anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü arıza yapan bir uçak tipi, dünya ordularındaki pazar payını kayıp edebilecektir. Oysa uçağın düşme nedeni suikast olursa, uçak firması hiçbir sorumluluk üstlenmeyecek ve maddi kaybı olmayacaktır. Dolayısıyla teknik bir arıza nedeniyle düşen uçak hakkında suikast raporu almak için firma çok şey verebilirdi. Üstelik uçağın düşmesinden dolayı pilotun ailesine çok ciddi tazminat hükmedilmişti. Uçağın düşmesinden doğan zararın, hayatını yitirmiş pilota yüklenmesine isyan eden ablanın itiraz çabaları da bir araya gelince, açılan hukuk davalarında bir taraftan bilirkişilerin raporları, diğer taraftan kazayı ve bilirkişi raporlarını çarpıtan Aydınlık olayı içinden çıkılmaz hale getirmişti. O zaman Aydınlık, yanında iki albay olduğu halde bir generalin kendilerine yaptığı açıklamaya geniş olarak yer vermişti. Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek, yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli Küçük olduğunu duyurdu. Bu çok sürpriz bir açıklamaydı; milliyetçi olarak bilinen Veli Küçük’ün maoist-komünist bir örgüt ile yıllarca ilişki içinde bulunduğu ve bu örgütle aralarında bir bağın olduğu bu açıklamayla ortaya çıkıyordu. Bu bağ normal olamazdı, Veli Küçük'ün bu bağı bunca zaman gizlemesi makul değildi. Kızılelma koalisyonu denen ülkücü gençlerle komünist-maoist bilinen Aydınlık grubu gençlerini buluşturma projesinde Veli Küçük ve Doğu Perinçek'in gayretleri bunu doğruluyordu. Aydınlık grubu diye de anılan Doğu Perinçek grubunun İşçi Partisi, hiçbir zaman klasik anlamda bir siyasi parti olmadı. Her zaman askeri, güvenlik ve istihbarat konularının içinde oldu. İddiaları ve söylemleri sanki herhangi bir istihbarat teşkilatınının söylemleri gibiydi. Öyle ki, sıradan bir istihbarat örgütünün toplayamayacağı bilgileri topluyor ve anlatıyordu. Bununla birlikte her defasında militarist anlayışın yanında durdu. Üstelik bu duruşunu ordu içerisinde bir grubu tutarak diğer bir gruba hesapsız, kitapsız saldırarak ortaya koydu. İddia ve kavgalarında herhangi bir delil olmasa dahi, örneğin Org. Eşref Bitlis olayında olduğu gibi, iddia ediliyor, tahmin ediliyor vb. söylemlerle en ciddi suçlamaları yapabiliyorlardı. Susurluk Olayı'nın ardından TBMM'de kurulan, kısaca Susurluk Komisyonu olarak adlandırılan faili meçhul cinayetleri araştırma ve devlet içerisindeki çeteleşme faaliyetlerim soruşturma komisyonuna ifade vermiştim. Her zaman olduğu gibi gazetecilerden uzak durmaya çalışıyordum. Muhtemelen telefonla bana ulaşamayan Aydınlık: dergisi yöneticisi Hikmet Çiçek'ten halen saklamakta olduğum bir faks aldım. Faksta, "hakkınızda Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından önemli bilgiler aldık. ...bu konuda sizinle görüşmek istiyoruz..." deniyordu. Bir kişinin, hakkımda Genelkurmay İstihbaratında bilgi aldıklarını bu kadar açık bir biçimde ifade etme cesareti rahatsız ediciydi. Genelkurmay dâhil tüm istihbarat teşkilatlarının ne olduğunu çok iyi biliyordum; benim hakkımda hiç kimsenin vereceği bir bilgi yoktu. Böyle bir şey söz konusu olmazdı. Bunun üzerine Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'na "... Hakkımda bilgi aldığını iddia eden Aydınlık dergisinden H. Çiçek'in faksı ekte gönderilmiştir..." diye bir yazı yazdım ve yazının ekine de ilgili şahsın çektiği faksı koydum. Her olayda derhal itiraz eden, adının kullanmasına tepki gösteren, meseleyi hemen mahkemeye taşıyan, suç duyurusunda bulunan Genelkurmay Başkanlığı bu olayda hiç ses çıkarmadı, tepki göstermedi. Bu durum fazlasıyla tuhaftı. Bunun ertesinde Hikmet Çiçek'i telefonla aradım, İstihbarat Daire Başkanlığının boşaltmakta olduğu Genel Müdürlük doğu bloğunda buluştuk. Görüşmede Hikmet Çiçek'e "Genelkurmay'dan hakkımda bilgi aldığınızı söylüyorsunuz. Ne bilgisi aldınız?" diye sorduğumda, bana sözlü olarak bilgi aldıklarını söyledi. Soğuk bir havada geçen ve bir saate yakın süren görüşmede klasik konuların dışına çıkmadık. Bu görüşmeden sonra Aydınlık grubunu izlemeye devam ettim. O zamandan beri askeri kurumlara yakın duruşu, bu kurumların adlarını kullanması, ordu içindeki meselelerde bir tarafı tutup diğer tarafa hakaret ve iftiraya varan saldırgan tutumunu gözlemledim ve bu davranışlarına karşı askerlerden ciddi bir tepki aldığını duymadım. İleriki dönemlerde, Susurluk'ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu söylememin ardından Aydınlıkta başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine açtığım davada hepsini mahkûm ettirdim. Doğu Perinçek tazminatı ödedi ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ödemek istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres verdikleri yerler boş çıkıyordu. Uzun uğraşılarım sonucunda hepsinin adreslerini tespit edip, icra gönderdim. Bir kişi hariç hepsinden tazminatı icra yoluyla zorla aldım. Bu olayda şunu gördüm: Ben bile tazminatı bu kadar zor tahsil edebiliyorsam, diğer insanlar Aydınlıkta çalışan gazetecileri tazminata mahkûm ettirseler dahi onlardan tahsilât yapmaları hemen hemen imkânsızdı. Dolayısıyla kimseye tazminat ödemediklerinden, herkese rahatlıkla iddia ve isnatlarda bulunabiliyorlardı. Daha sonraki dönemde, Ergenekon soruşturması sırasında yakalananlar ve açılan tahkikatlar sonucunda bu olay somut bir biçimde şekillendi ve böyle bir örgütün var olduğu görüldü. Bu örgütün ortaya çıkarılmasından çok daha önemli olan, örgüt ortaya çıkarılmadan önce bu tür bir düşüncenin ve anlayışın kitleler ve devlet güvenlik örgütleri içerisinde veya onlarla dayanışma içerisinde olan gruplar tarafından kabul görmüş ve desteklenmiş olmasıdır. Nasıl ki Susurluk Olayı terörle mücadele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek isteyenlerin susturulmasını sağlamak için hukuk dışı yollarla onları yok etme yöntemi, bu amaçla oluşturulan örgüt ve yapılar ve bunların zamanla bozularak maddi çıkarlara dayanan çeteleşme durumudur. Ergenekon da devletin rejim için öngördüğü temel ölçütleri yerine getirmeyen /getirmek istemeyen bir siyasi anlayışın iktidar olmasına mani olmak veya iktidar olmuş ise zorla, antidemokratik yöntemlerle onu devirmek anlayışını savunanların oluşturduğu birliğin adıdır. Daha açık bir ifadeyle anlatılırsa, Ergenekon demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce çerçevesinde bir araya gelen bir gruptur. Bu anlayışın kendisi, bu tür bir örgütsel yapının varlığından çok daha önemlidir. Her ne kadar örgütün kendisi önemli olsa da, 3-5 kişinin böyle bir örgütlenmeye teşebbüs etmesi, bazı insanların bu tür ilişkilerin ortasında bulunuyor olması, hatta bazı resmi görevlilerin ve üst düzey askeri görevlilerin bu tür bir örgütlenmenin içerisinde yer alması her zaman mümkündür. Asıl sorun, bu tür bir anlayışın kabul görüyor olması, savunulmasıdır. Türkiye'nin geçmiş demokrasi pratiğinde Ergenekon benzeri bir anlayışı savunanların hiç de azımsanamayacak sayıda olduğunu, zaman içerisinde bu işi yapmayı birçok defa denediklerini veya mevcut hükümetleri değiştirmek için her yolu, hatta zaman zaman belki binlerce, belki yüz binlerce insanın katledilmesini dahi meşru gördüklerini biliyor ve duyuyorduk. Bu insanlar kendi inançlarına ve değerlerine uygun bir sistemin var ve temel ölçütlerinin de belli olduğuna inanıyorlardı. O zaman da bu temel ölçütleri değiştirmeye çalışanları veya temel ölçütlere kendileri gibi yaklaşmayan herkesi düşman olarak görüyorlardı. İşte en tehlikeli anlayış budur. Belki bu yargılamalarda çok daha büyük, çok daha önemli şeyler ortaya çıkarılabilir, çok sayıda bomba ve/veya silah bulunabilir veya iddiaların, söylenenlerin, bulunanların hepsi yanlış, yalan ve düzmeceden ibaret olabilir. Yargılamalar beraatla sonuçlanabilir. Bu çok önemli değil. Asıl önemli olan, Türkiye'de böyle bir anlayışın var olmasıdır. Üstelik Türkiye'de bu anlayışı savunan militarist kadroların ve bu kadrolarla dayanışma içerisinde olan benzer düşünce ve anlayıştaki insanların azımsanmayacak sayıda olmasıdır. Bu insanların, bu tür bir anlayışı samimi alarak savunuyor olmalarıdır. Önemli olan bugünkü Türk Devleti içerisinde Ergenekon ve Ergenekon benzeri düşünce ve anlayışların kabul edilmemesi, gayrimeşru ilan edilmesi, yanlışlığının ortaya konması ve devletin hukuk sistemi içerisinde meşru kurumlan aracılığıyla mahkûm edilmesidir. Yargılama sonunda bir veya birkaç kişinin ceza alması, cezanın az veya çok olması hiç önemli değildir. Mühim olan bu düşünce ve anlayışın yanlış olduğunun mahkeme tarafından tescil edilmesi ve hukuk sisteminin bu yanlışlığı mahkûm etmesidir. Bana göre mahkeme bunu gerçekleştirdiği anda amaca ulaşılmış demektir. |