left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
FELSEFENİN TEMEL SORUSU Yazdır E-posta
Yazar Rauf AKSUNGUR   
Sunday, 22 August 2010

Sevgili Sarp arkadaş…

Merhaba.

Ustalardan çıkardığım, notları az çok düzene soktum. Kafamdaki soruların gidiş yönü adına bir düzenlemeye zaten ihtiyaç duyuyordum. Onları görmen için sana gönderiyorum. Umarım bir işe yarayacaktır.

Gene aynı soruların gidiş yönü adına, bazı sayfalarını çevirmeye başladığım bir felsefe ders kitabı vardı. Şu an için gerekli bulduğum sayfaları çevirmiş oldum. Notlarla birlikte onu da gönderiyorum. Gerçi metin içinde ki bilgilerin çoğu alfabetik bilgiler. Fakat aynı zamanda çekirdek bilgilerde olduğundan, kendim için çevirmeye zaten başlamıştım. Şimdilik bu da bitti sayılır. Bana ilginç gelen, bilinç üzerine de bir bölüm var, bir ara onu da ele almayı düşünüyorum.

Bu arada ders kitaplarına has solgun üslûbu fark etmemekte mümkün değil. O, üslûbun farkına vardıkça, insanlık tarihinin çığır açıcı bile olsa geçici bir döneminde konunun ele alınışında ki, çocuksuluğu gülümseyerek gözlemlemiştim. Tarih’te sosyalizmi ilk kez kurma çabalarının çocuksu yönleri, bazen acılı bile olsa bence gülümsenmeye değer. Bu satırları, konuşacak birilerini bulduğum zaman çenemin, (kalemimin) düşmesine verebilirsin.

        

Gene bu arada kalemimden dökülen bazı satırlar olmuştu, onları da çeviri ve notların sonuna “Bazı karalamalar” başlığı altında ekledim.  

 Sarp ağabey, AHİM’den davanın yeniden görülmesi kararının çıkmış olduğunu, Celal’den duydum. Senin duvarlar arasındaki değil, dışarıdaki özgürlüğün, yeniden buluşup görüşeceklerin için başlı başına moral güç olacak, hayırlara vesile olacak. İnşallah en kısa sürede olumlu bir sonuca bağlanır. Ve hep birlikte kutlarız.

Sevgi, saygı, sağlık dileklerimle şimdilik hoşça kal…

 

Rauf.

  

FELSEFENİN TEMEL SORUSU

 

Felsefe ve konusunun özgül vasıfları bu bilimin temel sorusunda somutlaşmakta. İlkin, F. Engels’in “Ludving Feyerbah ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” adlı çalışmasında formüle edilen bu soru, “Bütün felsefenin, özelikle de en yenisinin temel sorusu düşüncenin varlıkla ilişkisine dairdir.”

F. Engels, ilkel toplum insanı madem hayvandan farklı olarak, emek aletlerini yaratıyor, doğaya yeni biçimler veriyor, kendi amacı ve ihtiyacına uygun olarak objeleri değiştiriyordu, o halde onun bilincinde de bu sorunun öncüllerinin var olduğuna ve bu esas dâhilinde faal ve bilinçli bir varlık olarak tabiatın objelerinden kendisini ayırt etmeye başladığına işaret etti. Pratikte doğayı değiştirerek ve kavrayarak insan, kendi kendinde de çoğu kez çelişkili nitelik ve vasıfları keşfediyordu. Vücuttan ayrı ve onu (vücudu) terk etmeye, kendi haznesi olarak ona tekrar geri dönmeye yetenekli ruha dair tasavvur meydana geldi.

Ancak bunların tümü sadece öncüllerdi, madde ve bilincin ilişkisine dair sorunun kendisi ise, teori biçiminde ancak felsefenin ortaya çıkmasıyla belirdi. Üstelik onun (felsefenin) erken dönemlerinde, ilk filozoflar mitolojiye karşı çıkarak, bilhassa doğayı, doğaüstünün karşısına koyarak, evrenin temel başlangıçları ile ilgileniyorlardı. 

Felsefenin temel sorusu onun konusu ile özdeş değildir. Konusu daha geniştir, daha hacimlidir, o, (felsefenin konusu) ruhun doğa ile ilişkisine yönelik probleme indirgenemez. Peki, bu durumda niçin özellikle bu problem felsefe için temel problem olmakta?

İlkin, bu bilime özgü vasıflar temel felsefi soruda yoğunlaşmış biçimde ifade edildiği içindir. Felsefenin ilgi alanı basitçe, kendi haline olan dünya olmayıp, özellikle bilinç ve varlığın ilişkisi, hatta daha geniş ifadeyle insan ve varlığın ilişkisi, yani insanın dünyaya yönelik pratik ve algılama ilişkisidir. Bu suretle, sorunlara özellikle felsefi yaklaşımın kendisi, felsefenin temel sorusu olmakta. Bu nedenle herhangi bir bilimde elde edilen sonuçlar, gerçeklikle ilişkileri açısından sorgulamanın gerektiği zaman ve durumlarda, felsefi açı, bilimin her birinde ortaya çıkabilir. Problemin temel felsefi sahada konduğu ve incelendiği yerde, o ilişkiyi inceleyenin kim yani fizikçi mi, biyolog mu ya da profesyonel-filozof mu olduğundan bağımsız olarak felsefe başlar. 

İkincisi, verili soru felsefi yaklaşıma özgü vasıfları sıkıştırılmış-yoğunlaştırılmış tarzda ifade ediyor olduğu için, her tür felsefi öğretide mutlaka bulunmaktadır.  Hatta öğretinin yaratıcısı bu sorunun bilincine varmamış dahi olsa… Üstelik çağdaş batı felsefesinde bu soru, kural olarak eskimiş sayılmakta. Ancak bu soru her felsefi teoride mutlaka yer almakta ve yazarı tarafından da şöyle ya da böyle çözümlenmekte.

Üçüncüsü, düşüncenin varlıkla, ruhun tabiatla ilişkisine dair soru, temel sorun olduğu içindir ki, çözümünün karakteri de son tahlilde teorimin bütün karakterini belirlemekte. Diğer tüm problemler filozofun hangi temeli yani bilinci mi yoksa maddeyi mi birincil kabul etiğine bağlı olarak yorumlanır.

Dördüncüsü, bu soru felsefe tarihinde oluşmuş olan pek çok okulun, akımın, yönelişin aralarında ayrım çizgisi çekilmesine olanak sağlamakta. Burada belirleyici olan, kimin kendini objektif olarak filozof sayması değil, öğretisine nasıl bir ad verdiği değil, felsefenin temel sorusunu özellikle nasıl çözdüğüdür.  Bu keyfiyetin açığa çıkması öğretinin felsefe tarihindeki yerinin ve rolünün bir bütün olarak anlaşılması için belirleyici öneme haizdir.

Felsefenin temel sorusunun iki yanı var.

İlki: Birincil olan ne, ruh mu yoksa madde mi? Bu soruya verilen cevaba bağlı olarak, filozoflar başlıca iki akıma ayrılmakta. Akımlardan birinin -materyalist denilenlerin- temsilcileri temel olarak maddeyi almakta, bilinci ise maddeye bağımlı ikincil bir şey, yani onun (maddenin) vasfı, ürünü-meyvesi olarak nitelemektedirler. Diğerlerinin –idealist denilenlerin- temsilcileri ruhu-bilinci birincil, maddi dünyayı ise, ruhsal başlangıcın yaratığı saymaktadırlar.

İdealizmin iki temel çeşidi vardır: Sübjektif idealizm temsilcileri, düşünceyi, insan bilincini, süjeyi hareket (başlangıç) noktası olarak sayanlardır, objektif idealizm taraftarları ise başlangıç noktasını, insandan [kişiden] bağımsız ruhta bulmaktadırlar.

Materyalizm ve idealizm, prensip olarak farklı, fakat bir-tek başlangıcı temel aldıkları için, felsefedeki monist akımlardır. (Grekçe monos: bir, biricik demektir.)

Felsefede monizmin yanı sıra, bulunan düalizm taraftarları ise, bilinci ve maddeyi paralel iki başlangıç niteliğinde almaktadır. (Latince düa: iki demektir.) Felsefenin geçmiş ve şimdiki zaman tarihinde düalizm, monizmden çok daha az yer almakta.

Felsefedeki temel sorunun ikinci yanı: dünya hakkında ki bilgilerimizin, dünyanın kendisiyle olan ilişkisidir. Bu yanıyla soru, dünyaya yönelik bilgilerimizde objektif içerik olup olmadığı ve dünyayı gerçekten bilip bilemeyeceğimize dairdir?

F. Engels’in belirttiği gibi, filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu yanıt verdi. Ancak pek azı bunu imkânsız saydı. Bunlar agnostisizm (Grekçe a:olumsuzluk-inkâr ve gnosis:bilgi-bilme demek) ve septisizm (Grekçe: skeptikos:araştıran-inceleyen-eleştiren anlamında) temsilcileridir. XIX. yy. sonunda, özellikle de XX. yy. da agnostisizm bilimin karmaşıklaşma sonucu olmaktan daha çok, burjuva filozoflarının sınıfsal pozisyonları gereği olarak burjuva felsefesinde ağır basmaya başladı.

 Materyalizm ise pratiğe ve bilime özgü bilgilere dayanır. Bu öğretinin gerçekliğini, materyalizmin daima dayanağı ve müttefiki olan doğa bilimlerinde ki gelişimin uzun ve zorlu yolu kanıtlamakta diye yazıyor, F. Engels. Bilim ve pratiğin gelişmesiyle materyalizm niteliksel değişime uğradı. İlk, saf, tarihsel biçimiyle Antik Grekya’da ortaya çıkan materyalizm, kendiliğinden-doğal diyalektikle buluştu. Ki bu, dünyaya tamamen doğru bir yaklaşımdı, ancak somut bilimlerin verileriyle hâla temellenmemişti. O somut bilimler, genel, dallara ayrılmamış bilgilerin çerçeveleri içinde oluşmaya henüz başlamıştı.

İkinci biçim materyalizm, mekanik biliminin diğer bilimlerden çok daha fazla geliştiği XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki mekanik, metafizik materyalizmdir. Mekanik bilimine yaslanarak materyalistler, tüm doğayı ve insanın kendisini farklı derecelerde karmaşık, mekanik bir sistem olarak görüyorlardı.

XIX. yy. da sosyal pratiğin ve öncü doğa bilgilerin genel yargıları temelinde boy atan materyalizmin üçüncü tarihsel biçimi ve geçmişteki evrensel felsefi düşünüşün en güzel başarılarını yeniden işleyişler ise diyalektik materyalizmdir.

İdealizm kendi mahiyeti itibariyle doğa bilgilerine uzaktır.  Bundan dolayı bilginler sürekli, kendiliğinden materyalizme doğru kayarlar.

Ancak idealizm köksüz-temelsiz değildir. V. İ. Lenin’in ifadesiyle insan idrakinin canlı ağacında boy atmaktadır, yani teorik-algılama ya da diğer bir deyişle gnoseolojik kökleri vardır.  İdealist akımları analiz ederken o kökleri göz önüne almak ve açığa çıkarmak son derece önemlidir. Aksi halde idealizmin yaşama gücü açıklanmadan kalır, bizler de idealizmin basbayağı saçma sapan ve anlamsız bir şey olduğu sanısı ile bayağı bir sonuca varabiliriz.

İşin aslında idealizm, kavrama sürecinin teorik kavranışı esnasında filozofun kimi zaman tek yanlılığa düşmesi, yani, gerçekten kavrayışa özgü olan herhangi bir momenti koparıp ayırması ve tek yanlı şişirmesi, mutlaklaştırması sonucudur.  Algılama tarzı daima sübjektif momentler içerdiğinden, orijinaliyle tastamam örtüşmez. Fakat bu moment sadece öznelliği abartmakla kalır, tıpkı filozof, dünya duygularımızın kompleksidir, veya özne madem prensip olarak bilgi sınırları dışına çıkamaz, o halde daha geniş bir ifadeyle dünya, bilgilerin toplamıdır diye iddia ettiğinde kendisini idealizmin pozisyonlarında bulması gibi.  Bu nedenle de biricik gerçeklik öznenin kendi bilincidir, dünya ise bu bilincin sadece hariçte ki izdüşümüdür demek, sübjektif idealizmin pozisyonudur.

Objektif idealizm münferidin genelden koparılması ve genelin tek yanlı mutlaklaştırılması sonucu olarak belirmekte. Bilim sürekli genel ile düşüp kalkmakta sanki geneli “saf bir şekilde” seçip ayırmakta,  kanunlar ve kategoriler halinde tespitler yapmaktadır. İdealist için de kavramlar, kanunlar bütün münferitleri, sınırsız şekilde çeşitlenmiş şeyleri ve olayları belirleyen ilksel özlerin kendine has dünyasını tarafından oluşturulmakta. İdealist böylece aslında kopmaz bağlarla bağlı olan, genel ve münferidi koparıp ayırmakta.

Ancak idealizmin yaşama gücü, sadece kavrayışın karmaşıklığı ile açıklanamaz. O (idealizm) herhangi bir sömürü toplumunda antagonistik (uzlaşmaz) biçim alan, emeğin toplumsal bölünüşünde kendi sosyal temeline sahiptir. Bu şartlar altında egemen sınıf temsilcileri zihinsel emeği tekellerine almakta politikayı v.b. yönetmekte, o zaman maddi üretim faaliyeti emekçi yığınlarının yazgısı olmaktadır. Böylesi bir durum fikrin esas, belirleyici güç olduğu, maddi alanın ise, bilince bağlı, aşağı, ikincil bir şey olduğu yanılsamasını doğurma yeteneğinde olmakta ve doğurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, antagonistik sınıflı toplumun kendi sosyal durumu idealist görüşün yaygınlaşmasına el vermektedir.  Buna, gerici sınıfların genellikle idealizme dört elle sarılmaya eğilimli olduklarını da eklemek gerekir.

Bütün felsefe tarihi, iki temel kanadı yani materyalizm ve idealizm veya V. İ. Lenin’in onlara verdiği adla Demokrit’in çizgisi ile Platon’un çizgisi arasındaki mücadele tarihidir. Bu iki kanat arasındaki mücadele iki bin yıl önce olduğu gibi hâlâ canlıdır.  O mücadele sınıflar mücadelesinin yansımasıdır ve ideolojik mücadelenin en önemli elamanı olarak uzlaşmaz karakter taşımaktadır.  

      VARLIK BİLİNÇ KAVRAYIŞ MADDE VE VAROLUŞUNUN TEMEL BİÇİMLERİ 1.Maddenin Felsefi Anlamı 

Varlık anlayışı. Varlık kategorisi geniş anlamı ile maddesel ve manevi varoluş demektir. Olmak demek var olmak, yer almak demektir. Felsefe öğretisi tarihinde varlık anlayışı daima önemli bir rol oynadı. O, çeşitli felsefi sistemlerin kategorilerinin bileşiminde yer aldı ve (varlığın) içeriği, felsefenin temel sorusuna verilen cevabın karakterine göre, tarihsel gelişim sürecinde temelli değişimler geçirdi. Hegel felsefesinde varlık kategorisi Mutlak Fikrin gelişiminde başlangıç basamağıdır, gelişiminin sonunda tüm varlığın somut, nihai, en yüksek gerçeklik olarak, mutlak ruh bulunmaktadır. Üstelik varlık ve düşünüş onun felsefesinde örtüşmektedir.  Hegel’in varlık üzerine idealist tasavvuru Feyerbah tarafından çürütüldü.  Feyerbah varlık anlayışını –madde, tabiat, objektif gerçeklik olarak-  materyalistçe belirledi.

Marksist felsefede varlık [denildiği zaman] genel olarak varoluş kastedilmez, (çünkü bilinç de vardır), maddi varoluş, yani madde, objektif gerçeklik kastedilir. Marksizm kurucularının önemi felsefenin temel sorusunu çözümlerken, felsefe tarihinde ilk kez, bizatihi toplumun kendi niteliği gereğince,   “toplumsal varlık” ve “toplumsal bilinç” kategorilerini işlemiş olmalarıdır. Toplumsal varlık kategorisi, son tahlilde toplumsal bilinci belirleyen, hayatın maddi yanını, maddi ilişkiler sistemini yansıtır.

Madde ve bilincin ilişkisine dair soru, felsefenin temel sorusu olarak belirdiği için, diyalektik ve tarihsel materyalizmin esasını kavramak için, maddenin ne olduğu (hangi anlama geldiği) ve bilinçle nasıl bir bağlantı içinde olduğunun açıklanması gerekir.

Madde anlayışı. Materyalist öğretilerde, dünyadaki her şeyin ve tüm olayların özünü, başka bir deyişle temelini, madde oluşturur. Bu anlayış, var olan her şeyin ilksel temeli niteliğinde idealist (fikirsel) dünya görüşünü, yani şu ya da bu ruhsal başlangıcı, -tanrısal iradeyi, mutlak ruhu, insan bilincini v.b.g… - kabul eden anlayışa karşı çıkar.

Marksizm öncesi materyalizmde cevher (töz), genellikle ilk başlangıç maddesi olarak ele alınıyor, belirli bir başlangıca veya bünyesi olmayan elementlere indirgeniyordu. Filozoflar çok eski zamanlarda bile her şeyin başlangıcı, dünyanın en ilk “yapıtaşı”   dedikleri şeyi bulmaya çabaladılar.  Antik Hindistan’daki çervak öğretisinin izleyicileri, maddeyi biricik gerçeklik olarak kabul ederken,  toprak, su, ateş ve havanın da ilk başlangıç maddeleri olduğunu ilan ediyorlardı. Antik Grekya’daki Milet okulunun materyalist öğretilerinde maddenin münferit somut biçimleri örneğin (Fales’e göre) su, ,(Anaksimen’e göre)  hava, cevher (töz) sayılıyordu. Anaksimen felsefesinde “apeyron” denilen, sonsuz, belirsiz bir madde cevher (töz) sayılıyordu.  Heraklit, ateşi her türden özün ilksel temeli saydı.  Atomizmin kurucuları Levkip ve Demokrit atomları ve boşluğu iki başlangıç olarak kabul ettiler.

Antik dünyanın materyalistleri madde ile somut maddi obje arasındaki farkı görmüyorlardı. Bu yaklaşım, materyalist filozoflar için sonraki dönemlerde de temel gelenek olarak kaldı. Maddeci diyalektiğin prensiplerini kullanmayan filozoflar ve doğa bilimleri uzmanları,  XX. yy. da bile, eskiden olduğu gibi madde ile herhangi bir madde arasına, (hatta madde ile herhangi bir maddenin-kütlenin vasıflarından biri arasına)  eşittir işaretini koymaya yeltenmektedir. Bu yelteniş XIX.­­ ve XX. yy. kavşağında doğa bilimlerindeki devrim şartlarında bazı doğa bilginlerini “maddenin yok oluşu”  sonucunu çıkarmaya sevk etti. V. İ. Lenin “Materyalizm ve Ampirokritisizm”  adlı çalışmasında bu türden metafizik sonucun nedenlerini ikna edici bir tarzda gösterdi.

Yeni zamanların metafizik (mekanik) materyalizminin madde anlayışı aslen, her şeyden daha çok ilksel maddi başlangıç anlamına değil, tüm maddi nesneler için ortak (genel), esas, ilksel, değişmez vasıflar anlamına gelmektedir. Aynı o dönemdeki materyalist felsefenin madde anlayışında başka bir eğilim daha zuhur etmekte. Örneğin, C. Bruno (1548–1600) ve B. Spinozi’ye göre madde, bir bütün olarak, tüm maddi dünyadır. İdealizm ve düalizme karşıt olarak Spinozi, sadece doğayı gerçekten var olan ve kendi kendinin sebebi sayıyordu. Bu yenidünya görüşü, maddenin felsefi anlayışının gelişmesinde prensip olarak ayrı özel bir öneme haizdir.

XVIII. yüzyıldan başlayarak, materyalist öğretilerde (herkesten önce de D. Didro ve P. Golbah’ın eserlerinde) maddenin bilimsel anlamının genel teorik koşulları biçimlenir. Örneğin,  Golbah’ta madde kategorisi artık, maddi objelerin somut fiziksel ve genellikle de belirli vasıflarıyla özdeşleşmiyordu. O’na göre duyu organlarımıza etki eden her şey maddedir. “…Genel olarak organlarımıza herhangi bir şekilde etki eden her şey maddedir… diye yazar O.”  Maddeye dair felsefi tasavvurların gelişmesine önemli katkıyı L. Feyerbah yaptı. O, maddenin objektifliğinin, “bizim dışımızda” var oluşunun, düşünceden bağımsızlığının altını çizdi. Dünyanın maddi birliğine dair felsefi öğretiyi Rus devrimci demokratları da savundular.

Ancak Marksizm öncesi materyalizm maddeye dair tutarlı bir öğreti geliştiremedi. Sadece K. Marks ve F. Engels ilk kez dünyanın birliği (bütünlüğü) anlamına gelen, istisnasız tüm maddi objelere özgü felsefi kategori olarak, maddeye dair soruyu, bilimsel olarak saptadılar ve çözümlediler. Onlar, maddenin genelliğinin ve yok olmazlığının, biçimce niteliksel çeşitliliğinin, fasılalığının ve sürekliliğinin altını çizdiler, pek çok öncellerinin yaptıkları gibi maddeyi, kendisinin herhangi bir türüne indirgemenin yanlışlığını gösterdiler.

V. İ. Lenin, XIX. yy. sonu ve XX. yy. başlangıcındaki doğa bilimi başarılarını genelleştirerek, maddeye dair Marksist öğretiyi daha da geliştirdi. “Materyalizm ve Ampirokritisizm” eserinde ilk kez geniş ölçüde verdiği maddenin diyalektik tanımı, Marksist-Leninist felsefenin temel fikirlerinden biri oldu.  “Madde, insana duyguları aracılığıyla verilmiş olan, duygularımız tarafından kopya edilen, fotoğrafı çekilen, yansıtılan, fakat duygulardan bağımsız olarak var olan objektif gerçekliği belirtmek için, felsefi bir kategoridir.” diye yazar O.

Leninist tanımlamada söz konusu edilen, maddenin temel belirtilerine göz atalım:

1. Madde, duygularımızdan bağımsız olarak var olan, (yani bilincimizin dışında), bizden bağımsız objektif gerçekliği belirtmek için felsefi bir kategoridir. Maddenin bu tarz kavranışı, bilimsel materyalist görüş ile objektif idealistlerin bakış açısı arasına sınır çekmektedir. Buradan, maddenin duygularımızın kompleksi, mantıki kuruluşu olduğuna dair, v.b.g. sübjektif idealistlerin yargılarının saçmalığı da aynı şekilde anlaşılmaktadır.  Maddenin Leninci tanımı, ruh ve vücudu, birbiriyle bağlantısız iki paralel “cevherin-tözün” birbirleriyle ilişkileri biçiminde gören düalistçe yorumlara da karşıttır. Çağdaş teolojinin madde kavramını dinle birlikte yürütme yeltenişleri anlamdan yoksundur.  Eğer XVIII. yy.da C. Berkli “maddenin hiçbir şey” olduğunu iddia ederek, madde kavramından sadece materyalizm ve ateizm boy attığı için, bizatihi madde kavramını bilimin dışına atmaya çağırdı ise de, günümüzde ki bazı ilahiyatçılar ruh ve maddenin birliğinin altını çizmeyi sevmektedirler. Peki, bu birliğin özü nedir?  Diyalektik materyalizm için ruh, bilinç en yüksek derce de organize olmuş maddenin, beynin ürünüdür, sadece insana özgü olan objektif gerçekliği yansıtma biçimidir. İlahiyatçılar ise, tam tersine “ruh madde de ortaya çıkmakta”, demek ki maddenin temelini (özünü) teşkil etmekte diye iddia etmekteler.

2. Objektif gerçekliği insan, kendi duyguları ile algılar. Ancak o duygular, ne sübjektif idealistlerin ileri sürdükleri gibi sadece kendi kavrama yetenekleriyle, ne de objektif idealistlerin zannettiği gibi hayal ürünü herhangi bir doğaüstü ruhsal başlangıçla, evrensel akılla, v.b.g. değil,  gerçekten, objektif olarak var olan maddi dünya ile şartlıdırlar. Maddi olayları bizlerin, organlar ve duyuların yardımı ile doğrudan doğruya mı,  yoksa aradaki ilave halkanın –örneğin aygıtların- yardımıyla dolaylı olarak mı kavradığımızdan bağımsız olarak, maddi gerçekliği insan daima kendi duyuları ile algılar. Duyu: maddi dünyanın duygu organlarımıza etkisinin sonucudur. Madde birincildir-ilkseldir, duyu  (daha genel deyişle bilinç) ise ikincildir, türevdir.

3. Duyularımızdan bağımsız olarak var olan madde, duyularımızca kopya edilir, fotoğrafı çekilir, yansıtılır. Duyu ve bilinç genel olarak, maddi dünyanın duygu organlarımıza etkilerinin (ki o etkiler pratikte sınanabilir) sonucudur. Bu nedenle dünyanın kavranabilirliğinden şüphe etmenin nedeni yok. Demek ki, dünyanın ve kanunlarının kavranabilirliğinin altını çizen, maddenin Leninci tanımı, felsefenin temel sorusunun ikincil yanının çözümüyle de sımsıkı bağımlıdır.

 Leninci tanımlama maddenin, hem bilinen bütün durumlarını, hem de bilimsel bilgilerin ilerdeki derinleşme, gelişme sürecinde keşfedilecek durumları kapsar. Bizler gelecekte, maddenin ne derece de şaşırtıcı türleri ve biçimleriyle karşılaşırsak karşılaşalım, o daima insan bilincinin dışında ve bağımsızca var olan, objektif gerçeklik olacaktır. Nispi karakter taşıyan maddeye dair somut bilgiler ise, yeni verilerle elbet, mutlaka zenginleşecek, derinleşecek ve değişecektir.

Maddenin felsefi anlamı ile doğa bilimlerinin maddenin yapısı ve vasıflarına dair tasavvurları arasındaki farkın anlaşılmaması kaba yanılgılara yol açabilmektedir. Tıpkı, kendiliklerinden materyalist pozisyon alan, geçen yüzyıl doğa bilginlerinin çoğunluğunun, maddenin yapısına ve somut özelliklerine dair bilgilerini, genel olarak maddenin ne olduğunu kavramak için yeterli sanmaları gibi. Fakat, fizikteki gelişmelerin yol açtığı ideolojik kriz şartlarında görüldüğü gibi, bu bakış açısı tehlikeli bir illüzyon olmaktadır.

XIX. yy. sonu ve XX. yy. başında fizik alanında bir biri ardına üstün keşifler yapılmıştı. 1895 yılında V. K. Rentgen, sonradan kendi adıyla anılan, daha önceleri meçhul kalmış ışınlar keşfetti.  1896 yılında A. A. Bekkerel radyoaktivite olayını keşfetti. Bir yıl sonra ise C. C. Tomson elektronu keşfetti. 1900 yılında M. Plank, kuantum teorisini ileri sürdü. 1905 yılında A. Ayştayn’ın özgün izafiyet teorisini açıkladığı “Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiğine Doğru” adlı ünlü makalesi yayınlandı. Bu keşifler fiziğin çağdaş gelişiminde, ayırıcı vasfı her şeyden önce mikro dünyadaki olayların öğrenilmesi, yani bilimin maddenin derinliklerine nüfusu olan, yeni etabı başlattı.

Bu geçen yüzyıl fizikçilerinin pek çok başlangıç tasavvurlarını yıkan, bilimde gerçek bir devrimdi. Örneğin onlar atomu, yanlışlıkla maddenin bölünebilirliğin sınırı, maddeyi de geçirimsiz sayıyorlardı. Bunun doğru olmadığı açığa çıktı: elektron keşfedildi ve radyoaktif ışının maddi nesnelerin derinliğine işlediği kanıtlandı. M. Plank’ın kuantum teorisi elektromanyetik dalgaların sürekli ışınlarına dair eski kavrayışı paramparça etti. Nihayet A. Einstein’ın teorisi, boşluk ve zamana dair yerleşik görüşleri köklü bir şekilde değiştirmek zorunda bıraktı. Bu, dünyaya dair tüm tasavvurların, klasik fiziğin tüm temellerinin, A. Puankara’nın sözleriyle, “prensiplerin genel yıkımı”  idi. Fizikçilerin çoğunluğu, dünyanın kavranışındaki bu yeni aşamaya geçişi, katastrof, bilimin çöküşü olarak algıladılar.

Maddenin vasıflarına ve yapısına ait eski bilgilerin, sadece sınırlı olduğuna, bilimin yeni ve daha yüksek kavrama aşamasına geçtiğine dair doğru sonuç çıkaracak yerde, pek çok bilgin maddenin “yok oluşu” hakkında ciddi ciddi yargı yürütmeye giriştiler ki bu, son tahlilde idealizm ya da agnostisizme varıyordu. “Çağdaş fizikteki krizin özünü, eski kanunların ve temel prensiplerin yıkımı, bilinç dışındaki objektif gerçekliği bir tarafa atma, yani materyalizmin idealizm ve agnostisizm ile değiştirilmesi teşkil etmekte.” diye yazıyordu Lenin.

Fizikteki yeni keşifleri diyalektik pozisyondan inceleyen V. İ. Lenin, materyalizmi doğa bilimlerinden söküp çıkarmaya yeltenen idealist felsefenin saldırılarına karşı sadece savunmuş olmadı, aynı zamanda materyalist öğretiyi geliştirmiş oldu. Lenin uzaklara bakıyordu. O, ta o zamanlar elektronun da atom gibi yok olmazlığını yazmıştı. Lenin, fizikteki krizin başlıca nedenin, fizikçilerin diyalektiği bilmeyişleri olduğuna işaret etti. O zaman doğa uzmanları ortamındaki dünyaya metafizik bakışlar olaylarla açıkça çelişkiye düştü. Eski anlayışın (bakışın) yardımı ile artık yeni keşifler açıklanamaz hale geldi. Bu durumda sadece yeni bulunan objelerin ve süreçlerin (örneğin, elektron ve kütlesinin değişkenliği olgusundaki gibi) gerçekliğinden değil, fakat maddenin kendisinin varoluş gerçekliğinden şüphe edilir oldu.

Fizikteki krize, bu arada bazı özel sebeplerce de yol açıyordu. Bunlardan birincisi fiziğin matematikleşmesidir. Matematik bilimin en güçlü silahıdır. Fakat matematik hesaplarının fizikte kullanılması bazen öyle izlenimlere yol açıyordu ki sanki bu bilim (fizik) somut olaylardan “kopuyordu” ve topyekûn soyutlama alanına doğru “uzaklaşıyordu”. Üstelik burada soyutlamaların kendileri “saf” düşünce alanı olarak niteleniyordu. “Fiziki” idealizmin yarattığı benzer nedenlerden ikincisi, izafiyet prensibinin yanlış yorumlanmasıdır. Bu cümleden ilkin: yukarda adı geçen yeni keşifler, eski fizik bilgilerinin, bu arada daha önce tamamen sarsılmaz kabul edilen gerçeklerin de izafi olduğu sonucuna götürüyordu.  İkincisi: maddesel süreçlerin mevcut rölativizmi (izafiyetçiliği) doğa bilimleri uzmanlarının akıllarında, gözlemcinin zaruri sunuşu ile ilişkili idiler.  Başka bir deyişle ne zaman ki bu süreçleri gözlemleyen araştırmacılar vardır, yani bu süreçler araştırmacıya göre nispidirler, işte o zaman belirli süreçler izafi sayıldı. Bu bakış tarzının, görüş açısıyla gerçek süreç tamamen gözlemleyen süjeye bağlı olmakta, bu da sübjektif idealizme sürüklemektedir.

Keza bir sebep daha. Fizikteki kriz XIX. ve XX. yy. kavşağında kapitalizm en yüksek, monopol aşamasına ulaştığı ve egemen ideoloji bilginlerin akıllarına sürekli baskı yaptığı zaman, emperyalist burjuvazinin ideolojisi, idealizm ve dine yaslanıyordu. Bu ideolojinin etkisi altında kalan bazı doğa bilginleri uzmanları materyalizme karşı düşmanca bir tutuma girdiler, bilimsel incelemelerini, idealist sonuçlarla eşlemeye kalkıştılar.

Bu krizin tamamen alt edilmesi ancak, diyalektik materyalizm temelinde ve onu kullanmayı bilen doğa bilginleri uzmanlarınca mümkün idi. “Fiziğin materyalist temel ruhu, bütün çağdaş doğa bilimlerinin ki gibi her çeşitten tüm krizleri yenecektir, ancak metafizik materyalizmin yerini, mutlaka diyalektik materyalizmin alması ile.” diye yazıyordu V. İ. Lenin.

  

2.Maddi dünyanın yapısı ve özelliklerine dair bilimsel

 tasavvurların felsefi anlamı.

 

Maddenin felsefi anlamını, maddenin yapısı ve özelliklerine dair doğa bilimsel tasavvurlarla karıştırmak caiz değildir. Bununla birlikte doğa bilimsel tasavvurlara hiçbir durumda, maddenin felsefi anlamından kopuk olarak incelemek de caiz değildir. Doğa bilimi maddenin felsefi anlamının zenginleşmesini ve somutlaşmasını sağlamaktadır. Maddenin felsefi kavranışı ise doğa bilimi uzmanlarına maddi olayları incelerken sağlam, metodik bir zemin sunmaktadır.  Doğa bilgisinin felsefi sorunları işlemesi, somut bilimlerce tespit edilen, pek çok problemin başarıyla çözümüne yardımcı olmaktadır.

Çağdaş bilimin verileri, “Materyalizm ve Ampirokritisizm”  adlı eserde açıklanan,  maddenin Leninci anlayışını, parlak bir şekilde doğrulamaktadır. Bilim doğanın sırlarına ne denli daha derin nüfus ederse, diyalektik materyalist öğretinin maddeye ve dünyanın birliğine dair öğretisi o denli daha parlak olmaktadır.

Çağdaş bilim maddenin yapısına dair bizlere ne anlatmaktadır? Dünya’da madde organizasyonunun üç büyük “alanı”  bulunmaktadır: Makro dünya (bildiğimiz bizim dünya, büyüklüğüne-hacmine alışkın olduğumuz dünya), mikro dünya (olağanüstü ufak parçacıkların dünyası), mega dünya (büyük dünya, ya da muazzam büyüklüklerin-hacimlerin dünyası). Bu “alanların”  her biri madde organizasyonunun belirli seviyelerini kapsar. Örneğin, mikro dünyada elemanter partiküller seviyeyi özellikle ayırt etmek gerekir. Yüzün üzerindeki kimyasal element, günümüzdeki tüm basit ve karmaşık maddeleri oluşturmaktadır. Şunu da unutmamak gerek: mikroskobik objeler, makro cisimlerden adamakıllı farklıdır. Geçen yüzyılda mikro dünyaya söz konusu edildiğinde araştırmacılar,  onu gözle görülebilir cisimlerden, sırf nicel yönleri ile (büyüklük-hacim bakımından) farklılıklarını tasavvur ediyorlardı, şimdi ise mikro dünyanın, makro dünyadan sadece nicel bakımdan değil, fakat nitel olarak da farklı olduğu kesinkes saptandı. Elemanter partiküller (ilkel parçacıklar) seviyedeki madde türleri arasında, madde ve alan gibi, bir miktar da olsa esaslı bir fark bulunmamaktadır. Örneğin, durgun kütlesi olmayan foton, aynı zamanda hem ilkel parçacık, hem de kuantum alanı olmaktadır. Fiziksel alanların kuantumlarının bir takımı durgun kütleye sahiptir ve bu durum, uygun düşen alanların karakteristiğini esaslı bir şekilde etkilemektedir, (örneğin, nükleer alan ışık hızından daha yavaş bir hızla yayılmaktadır). Madem ilkel parçacıklar, fiziksel alanların kuantumları rolünü de oynuyorlar, bunun anlamı, söz konusu durumda “parçacık” ve “alan” kavramlarını ayırt eden sınır basbayağı yok olmaktadır. Ancak, gerçekten böyle ise, “madde” ve “alan” arasındaki sınır da yok olmaktadır. İlkel parçacıklar seviyesinde maddenin özellikleri sanki alanın özellikleriyle birleşip kaynaşarak tek bir madde meydana getirmiş gibidir. İlkel parçacıklar başka objeler biçimini alabilen objelerdir, fakat bazı elementlerin bileşkesi değildir. İşin aslı şu ki kimi ilkel parçacıklar doğarken, başka ilkel parçacıklar “elementleri oluşturan” rolünü oynamaktadır. Fakat ilk parçacıkların ortaya çıkış momentinde, sonrakiler tamamen yeni biçim almaktadır.  Belirli ilişkilerde tastamam kanıtlanmış olan hipoteze göre, bir ilkel parçacık, başka parçacıkların yardımıyla sadece doğmamakta, onların “doğumuna” da katılmaktadır.

Maddi dünya olağanüstü çeşitlidir. Onun ojeleri birbirlerinden nicel olarak da, nitel olarak da farklıdırlar.  Bunla birlikte tüm bu çeşitliliğe rağmen herhangi bir maddi objeyi, herhangi bir maddi süreci, herhangi bir olguyu, maddi dünyanın birliği prensibini görmezden gelerek, münferit halde incelemek caiz değildir.

 

3.Maddenin genel varlık biçimi olarak hareket

 

Hareket anlayışı. Emek faaliyeti esnasında insan doğayla karşılıklı etkileşip, kendisini dış dünyadan ayırt ederken, kendi var oluş ve dış dünyadaki nesnelerin var oluş ayrılığını (münferitliğini) bilince çıkarıp ve aynı zamanda çevresindeki doğayla bağını da bilince çıkarıp, kaçınılmaz olarak, bu emek faaliyetin sonucunu-doğanın değişmesini de, yani hareketi de bilincinde yansıtır. İnsanların faaliyetlerinin temel türü –emek-, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, şu ya da bu nesnenin oluşturulmasına ve kullanılmasına yönelik olduğu için, yaşam faaliyetleri sürecinde, kendilerini çevreleyen olayların çeşitli değişimlere uğradığının bilincine varmamaları söz konusu olamaz. Bu durum, insani kavrayışın daha başlangıç aşamalarında,  nesnelerin değişiminin yani hareketlerinin bilincine varılmış olduğuna tanıklık eder. Felsefi düşünüşün tüm tarihi boyunca harekete dair öğreti işlene geldi. Heraklit ve Aristo, Toland ve Golbah, Kant ve Hegel, Lomonosov ve Çernişevskiy hareketin doğasına dair derin fikirler beyan ettiler. Ancak hareketin özünü, kaynağını ve nedenini açığa çıkarmaya, sadece Marksist-Leninist felsefenin gücü yetti. Hareketin diyalektik-materyalist kavranışı temelinde, iki başlangıç durumu bulunmaktadır. İlkine göre, hareket maddenin var oluş tarzıdır, kopmaz bir vasfıdır. “Tıpkı maddesiz hareket gibi, hareketsiz madde de imkânsızdır,” diye yazıyordu Engels. İkincisine göre, hareket genellikle değişim olarak tanımlanmaktadır. “Hareketin maddede uygulaması, genel olarak değişimdir.”

Hareket maddenin gerekli, zaruri, kopmaz bir vasfıdır, ki o olmadan maddenin kendisi de olamaz. Başka bir deyişle, hareket maddenin bir niteliğidir-karakteristiğidir. Hiçbir şart altında hareketten yoksun olan maddi bir obje yoktu ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Maddeyle kopmaz bağı olan hareket, madenin var oluş tarzıdır.

Hareketin maddeyle bağı. “Enerjizm”in eleştirisi. Geçen yüz yılsonunda “enerjizm” adını alan ayrı-özel bir akım ortaya çıktı. Ki yandaşları hareketin maddeden “kopup-ayrılması”nın mümkün olduğu fikrine kanıtlar getirmeye çabaladılar. Bu akımın kurucusu Alman kimyacı V. Ostvald idi. O, şayet fiziki kimyanın gelişimine gerçekten önemli katkı yapmayı başarmış olsa da, felsefe alanında diyalektiği bilmeyişi ve anlamayışı, özellikle de var olan her şeyin temelinin, biricik cevherinin madde değil, enerji olduğu iddiası, O’nu yanlışlığa düşürdü. O, doğal, toplumsal ve psikolojik olayları enerjinin farklı durumlarına indirgenebileceğini iddia ediyor ve bu nedenle de, “madde kavramını hiç kullanmadan, sırf enerji malzemesinden, bütünsel bir dünya görüşünü inşa etme görevini, tamamen kasıtlı olarak kendi önüne koydu.” Ostvald, doğa felsefesine dair ders notlarında şöyle yazıyordu: “Biz enerjiden başka hiçbir şey bilmiyoruz… ve onların “taşıyıcısına” da ihtiyacımız yok.” Bir yerde enerji, hareketin çeşitli biçimlerinin genel ölçüsü niteliğinde sahneye çıkarsa, orada var olan her şeyin harekete indirgenmesi, maddesiz hareketin var olma olanağı söz konusudur.

Taşıyıcısı olmadan “kendi başına hareket” olmayacağına göre, V. İ. Lenin hareketi maddeden “koparmanın”,  son tahlilde sırf fikri hareketi kabul etme anlamına geleceğine işaret etti. “Maddesiz hareketi tasavvur etmeye yeltenmek, maddeden kopmuş düşünceye sürükler, bu ise felsefi idealizmdir.”  Özellikle bu nedenle de, “enerjizm”  idealistler tarafından övülmektedir. Ostvald’ın felsefi görüşünün çürüklüğü, doğa bilimsel sonuçlarda, her şeyden öncede atom teorisinin reddinde O’nu prensipcil hatalara götürdü. Pek çok, büyük doğa bilgini uzmanı (örneğin. Ayştayn) bu hatalara işaret etti.

Fakat “enerjizm” bugün de hâlâ canlıdır. Elbet o şimdi modernize olmuş türdedir. “Enerjizmin” günümüzdeki yandaşları, Ostvold’un yaptığı gibi açıkça, maddeyi enerjiye indirgemiyorlar. Onların görüşüne göre, belirli şartlarda madde güya tamamen enerjiye, ya da tam tersine enerji maddeye dönüşebilmektedir. Alman fizikçi V. Geyzenberg, “enerjizmin” etkisi altında kalarak, son çalışmalarından birinde, ilkel parçacıklar biçimini alarak enerjinin maddeye dönüşebileceğini ve “farklı ilkel parçacıkları, madde ya da enerji halindeki temel cevherin çeşitli var oluş biçimleri olarak incelenebileceğini” iddia etti. “Enerjizm” fikirleri böylece az çok, üstü kapalı olarak sürdürülse de, temeli gene de eski temel olarak kalmaktadır. Eğer enerji gerçekten maddeye (ya da, faraza maddenin somut biçimlerinden birine) dönüşebilmiş olsaydı, bu hareketsiz maddenin var olduğu anlamına gelirdi. Yahut tam tersine madde tamamen enerjiye dönüşseydi, maddesiz-maddi taşıyıcısı olmayan hareketin, enerjinin var olması olanağı bulunurdu. Demek ki sadece Ostvold’un ki değil, çağdaş “enerjizm” de madde ve enerjiyi, madde ve hareketi birbirinden koparmaktadır. Bu durumda Geyzenberg’in gnoseolojik (bilgi kuramsal) hatası, olgunun yanlış yorumlanışıdır, örneğin yüksek enerjinin iki parçacığının çarpışması, gerçekten de pek çok yeni parçacığın ortaya çıkmasına neden olabilmekte. O, “çarpışan parçacıkların büyük kinetik enerjisinin maddeye, ortaya çıkan parçacıklara dönüştüğünü…” kabul ederek, ilkel parçacıkların özellikleriyle, somut maddi oluşumlar diye oyalanıyor ve yüksek enerjilerin önemini olağanüstü abartıyor, mutlaklaştırıyor.

“Enerjizmin” çağdaş yandaşların karakteristiği, elektron-pozitron imhası neticesinde maddenin enerjiye dönüşümünü kanıtlamaya çabalamaktır. Onlar elektron ve pozitronu somut bir maddenin parçacıkları, ya da genel maddenin parçacıkları olarak, fotonları  -elektromanyetik ışıma alanının kuantumları- ise enerjinin “porsiyonları” olarak ilân ediyorlar ve sonra da maddenin enerjiye dönüşümü sonucunu çıkarıyorlar. Aslında, durgun kütleye sahip olmayan foton aynı zamanda hem ilkel parçacık, hem de alan kuantumudur (ki pratikte bir ve aynı şeydirler). Elektron ve durgun kütleye sahip olan diğer parçacıklar ise, bu da keza hem parçacık, hem de uygun alanların kuantumlarıdır. Bu nedenle, elektron ve pozitronun çarpışma esnasında  “yok olmaları” ve fotonların ortaya çıkmaları durumunda kimi ilkel parçacıkların diğerlerine, ya da belirli fiziki alanların kuantumlarının başka fiziki alanlara dönüştüğü söylenebilir, fakat maddenin enerjiye dönüştüğü asla söz konusu edilemez.

Ostvald’ın çağdaş takipçileri, (kütlenin kusuru anlayışı, kütle ve enerjinin eşdeğerliği, v.b.g.) çağdaş fiziğin diğer en yeni tezlerini kendilerine göre yorumlamaya çabalamaktalar. Ancak bilimsel analiz, “enerjizm” savunucularının muhakemelerinin bilimsel analizi, bu “fiziksel” idealizm çeşidinin düzmeceliğinde şüphe bırakmıyor.

Diyalektik materyalizm madde ve hareketin kopmazlığının, hareketin mutlaklığının altını çizmektedir. Hareketsiz madde yoktur, hareket, tıpkı maddenin kendisi gibi mutlaktır, sonsuzdur, yaratılma değildir, yıkılmazdır.

Bununla birlikte harekete dair düşünce, ki “bu genellikle değişimdir”, onun izafiliğine işaret eder. Örneğin, bir cismin yer değiştirmesini, ancak başka cisimlere nispet belirlemek mümkündür, yeni sistemlerin, özelliklerin ve ilişkilerin ortaya çıkışını ancak, onları daha önce var olan sistemlerle, özelliklerle ve ilişkilerle karşılaştırırken fark etmek mümkündür. Başka bir deyişle bu durumda, hareketin nispiliği (izafiliği) söz konusudur. Demek ki maddi cisimlerin hareketi, mutlak ve izafi oluşun birlikteliğiyle karakterize olmakta-nitelenmektedir.

Hareket ve gelişme. Doğada, toplumda ve düşünce de yer alan tüm değişimler harekettirler. Yine de onu (hareketi) herhangi bir türden basit tek bir tür süreç saymak caiz değildir. Nitekim aşağıda üç tip hareket yeterince net olarak ayırt edilmekte.

1.Alçaktan yükseğe doğru, yani yükselen hata göre hareket. Bu tipe örnek, insanlık tarihinin genel gidişi, kavrayış süreci, tekniğin gelişmesi v.b. g.

2.Alçalan hat üzerinde hareket. Buna örnek olarak canlı organizmaların yaşlanması, alet edevatın aşınması gösterilebilinir.

3.Ne yükselen, ne alçalan momentlerin bulunmadığı hareket. Örneğin, döner silindir.

Birinci tip hareket yani yükselen hat üzerinde, alçaktan yükseğe doğru, yalından karmaşıklığa doğru değişime verilen ad gelişimedir. Her tür gelişim harekettir, fakat her tür hareket gelişme olmamaktadır.

“Gelişme” kavramı Marksist-Leninist diyalektikte merkezi yerlerden birini almaktadır. Birincisi, gelişme süreci tarihte belirleyici rol oynadığı için. İkincisi yalnız alçaktan yükseğe doğru hareket, sosyal gerçekliğin ve bilginin bütün alanlarında genişçe ve yaygın olarak kullanıldığı için değil, hareketin bütün tipleri çok sık olarak, gelişme sürecine hizmet ediyormuş gibi oldukları için de. Nitekim, yükselen ve alçalan momentleri bulunmayan hareket, münferit her nesne için mutlak-zaruri değildir, belirli bir süre sonra o, kaçınılmaz olarak ya gelişmeye,  ya da alçalan hat üzerinde değişime geçecektir. Çoğunluk durumlarda böylesi hareket, birinci veya ikinci tip harekete geçiş için, kendi türünde hazırlık momenti olmaktadır. İkinci tip değişim, yani alçalan süreçler ise, sık sık gelişmenin ön koşullarından biri olmaktadır. Örneğin, biyolojik evrim tarihinde ki, hayvanların şu ya da bu türünün neslinin kuruması, kural olarak, başka bir türün ortaya çıkmasının veya yaygınlaşmasının şartlarından biri idi. Böylelikle, ikinci tip hareket, gelişmenin ön koşuluna ve doğrudan doğruya gelişmeye yarayabilir.

Maddenin hareket biçimleri. Hareket sadece tiplerine göre değil, biçimlerine göre de ayırt edilir.  Bu cümleden, maddenin hareket biçimleri altında, objektif olarak etki eden belirli kanunlara tabii değişim grupları anlaşılmaktadır. Hareket biçimleri bir birleriyle belirli karşılıklı bağlılık ilişkisi içindedirler, bu nedenle de onları bazı genel belirtilere göre sınıflamak mümkündür. Maddenin hareket biçimlerini sınıflandırma, bilhassa kavramada önemli bir rol oynamaktadır. F. Endels şöyle diyor: “…maddenin (nesnenin-somut bir maddenin) çeşitli biçimlerini ve türlerini kavramak… sadece hareket üzerinden mümkündür; cisimlerin vasıfları sadece hareket içinde açığa çıkar; hareketten yoksun cisim için söylenecek hiçbir şey yoktur. Demek ki hareket eden cisimlerin tabiatı, hareket biçimlerinden kaynaklanır.”

Maddi dünya bitmez tükenmez olduğundan, hareket biçimleri de sayısız çokluktadır. Fakat hareketin somut biçimlerinin çeşitliliği içinde insan çeşitli değişimlerin genel hatlarını aramak, mevcut ortaklığını (genelliğini) gerçekten bulabilecek ve böylelikle de maddenin temel hareket biçimlerini belirleyebilecek durumdadır. Marksizm öncesi filozoflar, hareket biçimlerini sınıflandırmaya defalarca yeltendiler. Ancak onlar bu problemle baş edemediler, çünkü her şeyden önce hareketin ve maddenin objektif olarak etkin bağını bulabilecek durumda değillerdi. Hareket biçimlerinin bilimsel sınıflamasını ilk olarak Engels yarattı.  Madde hareketinin temel biçimlerini de, mekanik, fiziki, kimyasal, biyolojik ve sosyal değişimler olarak sıraladı. 

Bununla birlikte Engels’in hareket biçimleri sınıflamasını, geçen yüzyılın (kendi zamanında ki) doğa bilimlerinin somut başarılarına yaslanarak, işlediğini göz önünde tutmamak caiz değildir. Bilimde sonra ki gelişmenin kendi önerdiği sınıflamaya bazı düzeltmeler katabileceğini göz önüne alarak, Engels kendi önerdiği sınıflamayı, tastamam bitmiş saymıyordu. Ve O haklı idi. Bilim olağanüstü büyük ve çeşitli malzeme biriktirdi. Bu nedenle, maddenin hareket biçimlerini, Engelsçi sınıflama şemasının daha sonraki gelişiminin ne olduğu sorulmaktadır.

Yine de, maddenin hareket biçimlerini sınıflamada bir takım tartışmalara rağmen, çağdaş bilimsel bilginin bakış açısından da Engels’in ayırt ettiği beş temel biçimi, temel doğru olarak kabul etmek gerekiyor. Bununla birlikte bilim en azından, hareketin temel biçimlerinin muhtevasının,  XIX. yy. da sayıldığından çok daha zengin olduğunu tespit etti. Bu cümleden, bilginlerin o zaman, hareketin mekanik biçiminin herhangi bir niteliksel değişimler içermediğini sanmaları, söylenebilir. O zamanlarda sadece klasik mekanik biliniyor olduğundan bu anlaşılır bir şeydir. Çağımızın bilimi ise çeşitli mekaniklerin varlığını tespit etti.  Örneğin, kuantum mekaniğinin prensip bakımından klasik mekanikten farklı olduğu bilinmektedir. Birincisinin (kuantum mekaniğinin) nitel özgünlüğü, Plank’ın sürekliliği ile kendini ayrıca gösteriyor. Çağdaş bakış açısından hareketin fiziksel biçimi,  her şeyden önce elektromanyetik, kuvvetli, zayıf ve gravitasyon (çekim gücü-cazibe kuvveti) karşılıklı etkileşimleri ile ısı süreçleri ve kozmik sistemlerin değişimi süreçlerini kapsamaktadır. Geçen yüz yılda, kuvvetli ve zayıf karşılıklı etkileşimlerin varlığı bilinmiyordu, diğer süreçlere dair bilgi ise bugün olduğundan adamakıllı farklı idi. Kimyasal ve biyolojik süreçler hakkında da pek çok yeni şeyler biliyoruz. Fakat bu yeni veriler, madde hareketinin temel biçimlerine dair Engles’in tezi ile hiç de çelişkili değildir.

Maddenin hareket biçimleri kendi aralarında sımsıkı bağlantılıdır ve aynı zamanda nitel bakımdan bir birlerinden farklıdırlar. Onları karşılaştırarak, örneğin alçak ve yüksek, yalın ve karmaşık biçimler diye ayırt etmek mümkündür. Üstelik öyle görünüyor ki,  bu biçimler ayrı özel bir kanuna da tabidir, ki o kanuna göre hareketin, daha alçak olana kıyasla, daha yüksek her bir biçimi, onun spesifik taşıyıcısı rolünü oynayan maddi objelerin daha dar çevresiyle bağlantılıdır, yani öylesi objelerin yokluğunda hareketin söz konusu biçimi de bulunmamaktadır. Nitekim mekanik hareketin genellikle sımsıkı belirlenmiş somut taşıyıcısı yoktur. Herhangi bir maddi cisim onun taşıyıcısı olmaktadır. Genellikle hareketin fiziksel biçiminde de taşıyıcı yoktur, ancak, öte yandan münferit fiziksel süreçlerde bulunmaktadır (örneğin, elektromanyetiksel karşılıklı etki için foton.)  Kimyasal biçimin spesifik taşıyıcısına gelince, artık daha kesin olarak belirlemek mümkündür. Bu (taşıyıcı) her şeyden önce atomdur, daha karmaşık kimyasal reaksiyonlar –organik süreçler- içinde hidrokarbondur. Hareketin biyolojik biçimi için, söz konusu taşıyıcı nükleoprotein, sosyal biçimi için ise toplumdur. Fakat spesifik maddesel taşıyıcı bakımından, hareket biçimlerinin izafi karmaşıklığını belirlemek yeterince zor olurdu. Kullanılması çok daha kolay olan, maddi hareket biçimlerinin karmaşıklığının başka bir kriteri daha bulunmaktadır. Hareketin daha basit her bir biçimi, üzerinde daha yüksek biçimin-“katların”-,   boy attığı kendine has temel, -“taban”- olmaktadır. Örneğin, temelinde fiziksel sürecin yer almadığı, hiçbir kimyasal reaksiyon bulunmaz. Kimyasal süreç daima, fiziksel sürece “eşlik eder”. Biyolojik sürecin temelinde fiziko-kimyanın kanunculuğu yer almaktadır. Sonrakiler keza öncekilere eşlik eder. Sosyal biçim, diğerlerinin hepsinin üstünde yükselmektedir, fakat bu insan kişilerin hayatı, biyolojik, kimyasal ve diğer süreçlere bağlı değildir anlamına gelmez.

Söylenenlerden önemli bir sonuç çıkar: Madem, hareketin daha basit biçimleri, daha yüksek biçimler için temel görevini görmekte, sonrakileri (daha yüksek biçimleri) anlamak, uydukları kanunları açığa çıkarmak, ancak temellerinde cereyan eden süreçlerin özünün açığa vurulduğu şartlarda mümkündür. Örneğin, hayatın fiziko-kimyasal temelleri aranıp bulunmadan, özünü belirlemek imkânsızdır. Ve kimyasal süreçleri, fiziksel “içyüzünü” kavramadan gerçekten anlamak imkânsızdır. Fakat herhangi bir binanın inşası, temelinin atılmasıyla nasıl sona ermiş olmuyorsa, tıpkı öyle, her karmaşık biçimin uyduğu kanunlar, hareketin basit biçimlerinin uyduğu kanunlara indirgenemez.  Bu nedenle, hareketin daha yüksek biçimlerine has olaylar, sadece alçak biçimlerin uyduğu kanunları bilmeye yaslanarak açıklanamaz. Daha yüksek olan, daha alçak olana indirgenemez. Hayat, biyolojik süreç fiziko-kimyasal süreçlere indirgenemez. Kimyasal reaksiyonlarda, fiziksel süreçlerde bulunmayan, sırf kendine özgü vasıflar vardır, v. b. g. Demek ki madde hareketinin daha yüksek bir biçimini kavrama, (söz konusu biçimin) temelinin,  yani daha alçak biçimlerin uyduğu kanunların, bu hareket biçimine etkisinin kavramasıyla ve aynı zamanda kendine özgü kanunların, yani sadece söz konusu hareket biçiminde beliren kanunların kavranmasıyla bağlantılıdır.

Hareket ve sükûnet. Hareketin en önemli karakteristiği, değişkenlik ve durağanlıktır. Bunlar (değişkenlik ve durağanlık) hareketin bütün biçimlerine özgü zarurettir. Değişkenlik denilince, maddesel ve düşünsel sistemlere özgü, durum ve ilişkilerin özelliklerinin değişmesi anlaşılır. Durağanlık ise, bu sistemlerin, durum ve ilişkilerine ait özelliklerinin korunmasıdır.

Şu veya bu sistemin durağanlığı denilince genellikle, -kelimenin geniş anlamıyla- sükûnetleri anlaşılır. Sükûnet, bu tür anlamının yanı sıra, maddi ojenin mekânda belirli kımıltısızlığı anlamına da gelmektedir. Bununla, sükûnet durumunun izafiliğinin altı çizilmektedir. Ve gerçekte de, sükûnetin nispi karakterinin her şeyden önce iki ifadesi var. Birincisi, verili bir cisim, belirli diğer bir cisme nispet sükûnet durumunda olabilir, fakat aynı zamanda başka cisimlere nispet, o hareket halindedir, (örneğin, hareket halindeki otomobilde oturan bir insan sırf otomobile nispet sükûnet durumundadır, fakat otomobilin dışında yer alan nesnelere nispet sükûnet durumunda değildir.) İkincisi, her bir cisim, zamanın herhangi bir belirli momentinde sükûnet durumuna geçebilir, fakat bu durumda sonsuz olarak kalamaz, mutlaka o durumdan çıkacaktır. Sükûnet demek ki geçici, izafi bir karakterdir. “Her tür sükûnet, her tür denge yalnızca izafidir…” diye yazar Engels.

Hareket, hem değişkenliği, hem durağanlığı aynı anda kapsar. Harekette değişkenliğin olduğu besbelli. Fakat durağanlıkta mutlaka dâhil olur harekete. Hareketlerin daimi özgünlüğü olan, vasıflarının, durumlarının ve ilişkilerinin değişmesi, yani değişimin kendisi (değişkenliğin varlığı) belirli bir durağanlıktır anlamına bile olsa, durağanlık harekete dâhil olur. Değişkenlik ve durağanlık birbirlerini sadece karşılıklı hariç tutmaz, birbirlerini karşılıklı gerektirirler de. Bu durumda anlaşılır olan değişkenlik değil, durağanlık değil, onların karşılıklı etkinliğidir, birliğidir, yani hareketin temelidir.  

Örneğin, hareket ya da daha net bir deyişle, herhangi bir ilkel parçacığın “davranışı” somut durumda fiziki karşılıklı etkileşimin şu veya bu tipi tarafından belirlenir. Fakat bu karşılıklı etkileşimler arasındaki fark da, durağanlıkla (sakınım kanunlarının belirli sırasının varlığıyla) kopmaz bağı olan parçacıkların “davranışında” ki farklar olmaya başlar. Canlı tabiatın evrim süreci de, değişkenliğin (adaptasyonun) ve durağanlığın (kalıtımın) karşılıklı etkileşimidir. F. Engels, biyolojik evrimi adaptasyon ve kalıtımın karşılıklı etkileşiminin sonucu olarak inceledi.

Değişim ve durağanlığın, mutlak ve izafi oluşun, birliği olarak hareket, keza süreklilik ve fasılalığın da birliği olmakla karakterizedir. “Hareket zaman ve mekânın özüdür (mahiyetidir)… Hareket  (zaman ve mekânın) sürekliliğinin ve (zaman ve mekânın) fasılalı oluşunun birliğidir,” diye yazdı Lenin.

 

*********

    

KOMÜN GÜCÜ: YANİ İNSANLAŞMA GÜCÜ

  

 “İnsanlığın tarihi çocukluk dönemi, en güzel tomurcuklanma çağı, hiçbir zaman geri dönmeyecek bir dönem olarak, neden sonsuz cazibe kaynağı olmasın?” diye soran K. Marks’ın, Komünal topluluklar ve kökleri üzerine tespitlerinden birkaçını anarak söze başlayalım.  

“Doğal topluluk, [cemeat-komün] toprağın geçici olarak mülk edinilmesinin ve kullanılmasının sonucu değil, ön varsayımı olduğu görülür. Yani Komün, insan EMEĞİNİN ürünü değildir, tabii bir varlıktır. İnsan şahsının tabii önceden konulmuş şartı olan, üretim şartları, söz yerinde ise insan vücudunun bir çeşit uzayışı, inorganik devamı olurlar.

Ortak mülkiyetten komün çıkmamıştır. Komünden ortak mülkiyet doğmuştur. Yerleşik düzene geçildiğinde ilkel topluluğun niteliğini ne ölçüde değiştireceği ise, çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafi, fiziksel v.b. –klan karakterine- bağlıdır. Ortak mülkiyetin üretimle birlikte değişip, çeşitlenmesi ise tarımla birlikte başlayacaktır.

 İlkel olarak mülkiyet, insanın kendisiyle bir tek vücut olan, kendisinin olan, kendi varlığı ile bitişik halde verili bulunan, kendi üretim şartlarına karşı davranışından başka bir şey değildir. Bu noktada:

Cemaatin karşılaşabileceği zorluklar, ancak toprağı ya daha önce işgal etmiş olan, ya da cemaatin işgal eylemine rahat vermeyen öteki cemaatlerden kaynaklanabilir. SAVAŞ o halde canlı var oluşun koşullarını işgal etmek, ya da böyle bir işgali korumak ve sürdürmek için, gereken büyük toplumsal görev, büyük komünal çabadır. Dolayısıyla ailelerden oluşan cemaat, ilk başta savaşçı bir temelde, -bir savaş ya da ordu düzeniyle- örgütlenir ve bu onun toprağa sahip olabilmesinin koşullarından birisidir.”

Dr. H. K.  TOPLUM BİÇİMLERİ adlı eserinde bu noktaya yaptığı vurgu ile konunun özüne daha açık ve net bir şekilde dokunmakta:

            Marks, ilkel toplumu üretimin ön şartı sayar. Avcı, çoban toplumlarda ortak mülkiyet insan emeği dışında ve önünde insan topluluğundan doğar.

Tarım keşfedilir keşfedilmez ortak mülkiyet, “emek içinde gerçekleşir”. Ondan önce, ortak mülkiyeti üretim yönetmez, tersine üretimi ortak mülkiyet yönetirdi. Tarımla birlikte ortak mülkiyet, emeğin ve üretimin doğrudan doğruya etkisi altına girer.  Onun için, ister istemez, ortak mülkiyet, üretimin gelişimine uyarak bir sıra değişikliklere uğrar.

Tarımla birlikte klanlar arası savaşların sonuçları da değişmekte ve üretim biçimlerinin farklılaşmasında oynadığı role K.M. şöyle işaret etmekte: 

“Klan düzenine dayalı mülkiyetin temel koşulu –klan üyesi olma- bir başka klan tarafından fethedilen, boyun eğdirilen klanın, mülkünü yitirmesi ve ötekinin yeniden üretiminin inorganik koşullarından biri, öteki cemaatin kendi malı olarak, ilişkiye girdiği bir üretim koşulu haline gelmesi sonucunu doğurur. Kölelik ve serflik, o halde, klan düzenine dayalı mülkiyetin daha ileri düzeyde gelişmelerinden ibarettir.” 

 

K. M. klan toplulukları üzerine yaptığı tespitlerde, evrimin kanunlarıyla en ilk komünün nasıl oluştuğunu ele almayıp, sadece Natürel Komünü vakıa olarak ele almakta. Burada altını çizmemiz gereken yön, Marks, Sermaye düzenin yüzündeki peçeyi aralarken Sermayeyi oluşturan şartları ve oluşumdan sonra da işleyişini nasıl sergiledi ise, tıpkı öyle, Komünü ve komünün gelişim kanunlarını determine eden, evrim kanunlarını sergilemenin ardından gelecek olanlara kalmış olduğudur. Antik Tarih’teki tarihsel devrim kanunlarının keşfi olan Tarih Tezi ile açtığı yoldan, Dr. H. K.  evrimin gidiş kanunlarının komünün oluşturan ve geliştiren kanunlara nasıl dönüştüğünün keşfine varır. Bu keşfi ile Komün bilimini en ilk temelinden yeniden kurar. Tarih Tezi ve Komün Gücü eserleriyle Tarihsel Maddeciliğin kurucu ustalarının kaldıkları yerden yolu açmaya devam eder.

Kıvılcımlı’nın Komünü oluşturan-determine eden şartları, açığa çıkarışını ele alırken aralarındaki metot paralelliğine parmak basmak için,   Marks’ın, Sermayeyi oluşturan şartları ele alışına kısaca bir göz atalım. Maddenin çeşitli hareket-gidiş kanunları olan, diyalektiğin topluma uygulanışından başka bir şey olmayan Tarihsel Maddecilikte “nerden kalkılmış olursa olsun”  metotta da elbet aynılık olacaktı. Tarihsel maddecilikte zaten diyalektiğin kanunlarının topluma uygulanışından başka bir şey olmadığına göre, aşağıdaki alıntıdaki “sermaye” kelimelerinin yerine “komün” kelimeleri konduğu zaman, cümleler gene doğru anlamlı olacak, sadece anlamların perspektifleri değişecektir.

“İlk sermayenin, sermaye ilişkisinden doğmayan, aksine sermaye ilişkisini doğuran bir takım ön var sayımları vardır…

Sermaye sisteminin öğeleri, sermayenin öncesinde oluşurlar.

Sermayenin oluşumunun, ortaya çıkışının, koşul ve varsayımları, doğal olarak, sermayenin henüz var olmadığını, ancak oluşmakta olduğunu varsayarlar ve dolayısıyla sermaye ve bizzat kendi fiili varlığına dayanarak kendi varlık koşullarını vazeden sermaye fiilen ortaya çıktığında [söz konusu koşul ve varsayımlar nitelik değiştirerek] kaybolurlar.

 Başlangıçta oluşumun ön koşulları olarak gözüken –ve dolayısıyla kendi sermaye niteliğiyle eyleminden kaynaklanmış olmalarına olanak olmayan- bu ön varsayımları, şimdi bizzat kendi varlığı ve gerçekliği tarafından vazedilmiş sonuçlar olarak, doğuşunun ön koşulları değil, varlığının sonuçları olarak belirirler… artık, kendi kendinden yola çıkarak kendi varlığını sürdürme ve büyümesinin varsayımlarını yaratır.

Sermaye bir kere oluştuktan sonra kendisini hayata geçiren şartları (unsurlarının diyalektik birlikteliğini) kendisi üretir; artık kendisi ön varsayımdır.

Sermaye kendisi ön varsayım haline gelince kendisini oluşturan öğeleri birbirlerine yabancılaştırır.”

  

Kıvılcımlı ise, Komün Gücü adlı eserinde, amacımız: “insanlık tarihinin gidiş kanunlarını örten perdelerin tek tek ve toptan kaldırılması” ve kavranmasıdır der. Ve eserinde evrimin gidiş kanunlarıyla, Komün-Gücü’nün yani İnsan-Olma gücünün nasıl oluştuğunu ve bir kere oluştuktan sonra da, kendisini hayta geçiren-geliştiren ve çözen şartları (elamanlarının diyalektik birlikteliğini) kendisinin üretişini, kendisi ön varsayım olmakla da artık, evrim kanunlarının Komün-Toplum kanunları niteliğiyle hükmünü yürütüşünü, yani Tarih öncesi ve Antik Tarihin gidiş kanunlarını açıklar.  Sadece bu kadar değil, toplumun çekirdek kanunları olmasıyla günümüzün hemen bütün altyapı ve üst yapı sorunlarına ışık tutuşunu da açıklar.

Bu eserden altını çizdiğimiz satırlarla ana fikrini aktarmaya çalışalım.

“Sanılır ki insan toplumunun ilk çekirdeği olan Komüna, on binlerce yıl geride kalışıyla bu günkü insan toplumunu pek uzun uzadıya ilgilendirmez. Oysa nasıl maddenin en küçük parçası atom, canlının en küçük parçası hücre tüm evreni-hayatı ve insan toplumunu ilgilendiriyorsa tıpkı onun gibi insan toplumunun parçalanabilir en ilk çekirdeği Komün de bugünkü insanı dolaysızca ilgilendirir. Çünkü: en temelde yatan ve evrimin daha başlangıcından beri ortaya koyduğu ve dayattığı eleşim ve uyum zorunlulukları yüzünden bugünkü toplum yapılarının, o ilk çekirdeğin kendisini yeniden üretişlerinden gelişmiş başka başka yansımaları ve evreleri”  olduğu tespitini yapar Kıvılcımlı. Ve en ilk Komün’ün hangi kaçınılmazlıkla oluştuğunu; bugünkü insanı dolaysızca niçin ilgilendiriyor olduğunu; bu günkü toplum yapılarının neden kaçınılmazca, o ilk çekirdeğin yeniden üretişlerinden gelişmiş başka başka yansımaları ve evreleri olduklarını; günümüzün hemen bütün altyapı ve üst yapı sorunlarının, komünün parçalanış medeniyete çözülüş proseslerinde düğümlendiğini de bu eserinde bizlere anlatır. Bu yönde altını çizdiklerimizi de kısaca aktaralım:

 

“İnsanın üreyimine şöyle, evrimin topyekûn gelişimleri açısından enine boyuna baktığımızda; şimdiye değin insan toplumunun üreyim temeli, o kadar muazzam temellere oturmuşçasına kendiliğinden tıkır tıkır işliyor ki, insanoğlu üreyimi problem bile etmeyerek kendiliğinden seve seve evleniyor, anne baba oluyor;  çocuklarını eğitip yetiştiriyor, karşılaştığı onca zorluklara, eğer aile-yani üreyim yüzündense gıkını bile çıkarmadan neredeyse seve seve katlanıyor; üreyimi sorun etmiyor, işine üretime bakıyor. Bu durum görünüşte böyle olsa da; alttan alta yeni modern toplum biçimlerinin geçim şartlarını zorlaştıran ve ailelerin üzerine insafsızca dağlar gibi sorumlulukları yıkıveren, dini imanı kâr Finans-kapital rejimlerinin kıymaya çevirdiği aile şartları altında bile üreyimin hala devam edebilmesi, insan üreyiminin ne kadar köklü ve sağlam temellere dayandığını düşündüremez mi?  Onca çoluk çocuğuyla işçi işsiz ailelerin nasıl geçinebildiklerine yıllardır şaşarak, erişilmez metanetlerine hayranlıkla bakar dururum. Bu inanılmaz gidişin, bütün doğu ve geri dediğimiz halklarda geçerli olduğunu düşünürsek, üreyimin devindirici (şuur altından güdücü) determinizmi sanıldığından çok daha derinlerde ve şiddetlidir.”

 

“Hayvan ile insan sınırı, en az iki milyon yılda Antropoit üreyim sisteminin insanlaşması yolundan aşılabilmiştir. İlk aletlerin kullanımından en ilk hiçbir kural-yasak tanımayan komünün doğumuna kadar geçen süre; yani Austrolopitekus’lardan Pitekantrop’a kadar geçen süre, Antropolojide kabul gören bir zaman ile iki milyon yıldan aşağı değildir.

Primatların ve antropoit maymunların üreyim sistemleri öyle bir aşamaya gelmişlerdi ki, hayvan dünyasında büyük bir keşif sayılabilecek alet kullanılışı, yeni bir türün (insan toplumu: komün’ün) yaratılışına yol açan üreyim başkalaşımları zincirini yayından boşandırmıştır.

Çünkü: yeni bir türün yaratılış köprüsü üreyim sistemi içerisinde veya bizzat üreyim sisteminin başkalaşması yoluyla gerçekleşir. Alet yaşama savaşındaki başarısını süratle üreyim sistemine yansıtarak beden hücreleri kanalından tohumcul hücreleri baskılamış ve üreyim sistemi yavaş yavaş yeni bir türü (insanı) getirmiştir.

Vahşet çağları boyunca evrim hükmünü, organcıl determinizm yoluyla yürütecek ve ANATOMİK İNSANLAŞMA diyebileceğimiz sürecin sonunda Komuna artık yekpareliğini tamamlamış ve günümüze kadar gelecek olan insan türüne ulaşmış olacaktır.

Bu sıçrama basit alet kullanımıyla değil, aleti de içine alan üreyimin insanlaşması sistemiyle kazanılmıştır. Üreyim sisteminin giderek insanlaşması demek ki, hayvancıl güdülerin çözemeyeceği karmaşıklıklara girişi; düşünce ve yargılama yeteneklerinin daha çok işin içine karışmasını, bütün yaşama savaşlarının ve güdülerinin başkalaşmasını da tohumlandırır.

İnsan toplumu ortaya çıktığında üretim: geçim-barınma-metot açılarından hala doğanın doğal bir eki durumundaydı. Doğanın çok az bir parçasını coğrafya üretici gücü haline getirebilmiş, tekniği de doğanın doğal bir gücü olarak toplumcullaştırabilmişti. Ki bu üretici güçler bu halleriyle doğal devşirmelerden öteye geçemiyordu.

Ama üreyim açısından hayvanlar âleminden büsbütün geriye dönülmez bir biçimde çağları aşmış, toplum haline gelmişlerdi. Fakat bu yasaksız komün aşaması üreyim açısından bile yeterli olamamıştı.

Pitekontroplar zamanı yasak tanımayan en ilk komün aşaması, yekpareleşme prosesine henüz girmiş bulunan insan toplumu aşamasıdır. Ve ister istemez hayvan bireycilliğinin etkilerini henüz üzerinden atamamış haldedir. Sosyal hayvanlığımızın ilk aşamasıdır. O, yasakları henüz bilmeyen ham üreyim damgalı olduğu için cinsel yasaklar yolunu açmaya kendiliğinden elverişli (doğal kümeleşme hayvan sürüsünden bir adım daha ileride: Natürel Komün veya istenirse Horde-L-‘e-tat-Agaire: insanın sürü halidir. Bu aşamada Komün sürüden ileride toplum sürüsüydü.

Cinsel yasaksız, dolayısıyla toplumsal yasaksız komün, hücre olma yolundaki canlıcıklara benzer. Henüz hücre çekirdeği-plazması-zarı ve besleyici-ayrıştırıcı-sentezleyici elemanları oluşmamış canlılardaki gibi komün’ün ilk aşaması olan yasaksız komünde de alet-metot; kişi-ruh; cinsel yasaklar-toplumculuk; aile-kan gibi elemanlar henüz hayvanlar âleminden kesin bir kurtuluşa uğramış değildir.

İnsan toplumunun yasaksız gelişen üreyim sistemi, sadece hayvansal üreyim sistemini baskı altına almaz; yukarı memeli antropoitlerin bütün yaşama ve üreme güdülerini-düşünce-duygu mekanizmalarını baskı altına alır-yasaklar-geriletir.

Fakat yok etmez; bütün bunlar insanın şuur altına hapsedilir. İnsan şuuru ise aktüel olan yasaksız komünün bütünüdür. O bütünü yaratan insanın üreyim sistemidir; o sistem ise üretici güçlerle derleşik olarak bulunur. Çünkü insanın üreyim sistemi öyle bir gelişim yolu izler ki, bütün her şeyi kapsayarak geliştiği için, üretici güçlerin ve temel olarak bütün elamanların yaratıcısı olur.

Komün doğarken hayvancıl üreme enerjilerini yani güdü-düşünce-duygulanımlarını baskı altına alırken bu enerjileri yok etmiyor. Toplumculuğa yöneltmiş oluyordu. İşte bu noktada Toplumun-Kişinin-Ruhun biricik yönelişi doğdu. TOPLUMUN HAYATTA KALIŞI determinizmiyle yüklü TOPLUMUN YÜCELTİLMESİ. Bütün enerjiler toplumun bekası için toplumcul işlerin bekasına yönelmek zorunda kaldı.

Kanuncul gidiş, üreyimi başkalaştırırken, toplum ve toplumculuk bireyleri kaçınılmaz zaruretlerle kıskıvrak yakalar. Hayvan birey ya toplumcullaşacak, ya da toplum dışında veya içinde yok edilecektir. Bu zorlu ve vahşet çağı boyunca sürecek prosenin henüz başıdır. Fakat TEMELİ’dir. Her şey o temel içerisinde gelişim diyalektiklerini edinir.    

Komün en sağlam temeli olan insan üretici gücü, yani kişi, beynin örgütleniş tarzıyla (sonsuz gelişimli olan şuur-alt şuur tezadıyla) komünü-kişiyi ve tüm evrimin gelişimini garantiye alabilecek potansiyelde: sürekli gelişen bilinç ile doğar. 

  İnsan beynini hayvandan apayrı muazzam ve sonsuz gelişim yayına kavuşturan mekanizma insanın hayvandan ayrılan üreyim (ve cinsel yasaklar) mekanizmasıyla birlikte işleyen fakat giderek güçlenen üretim mekanizması ve hepsini kesin ve kurallaşmış biçimde sarmalayan toplumculuk mekanizmasıydı. Animizm bu orijinal gidiş içinde hayat buldu ve gelişti.

Öyle görülmedik bir gelişme olmuştu ki: evrim ilk cansız-canlı başlangıcından insana dek oluşumunu “TOPLUM”  (ve “kişi”) olgusunda toplamıştı. Bu süreçte evrimsel determinizm kendisini, insan toplumunda ve kişi beyninde açıklama olanağı buldu.” Der, Kıvılcımlı. [Böylece maddenin hareketi en yüksek noktasına ulaşır.]   

 

İnsanın ilk düşünce sistematiği olan ANİMİZME varışını ve oradan KUTSALLAŞ-TIRMA DEVRİDAİMLERİNE kapılışını: kendine yabancılaşma kapılarını aralayışını Kıvılcımlı’dan altını çizdiğimiz satırlarla izleyip kavramaya çalışalım.

 

İnsan toplumunun ilk çekirdeği; maddenin parçalanabilir ilk çekirdeği gibi, canlıların en temel parçalanabilir veya üreyebilir ilk çekirdeği hücre gibi keşfedilince işler bambaşka açılımlara giriyor ve o çekirdeğin içindeki aile biçimleri-dinsel-hukuksal-tekniksel, özetle: insanın üretim ve üreyim proseleri o temellerde yükselen kültürel (dini) inanç gidişleri bir bir ortaya çıkabiliyordu.

Buna göre evrimci kanunların izahı ve güdümü olağanüstü kolaylıklar kazanıyordu. Zorluk sadece toplumcul kanunların kavranışında yatıyordu. Çünkü kanunların tümü toplum ve olgusunda sentez olmuştu: evrimin son basamağı insan toplumuydu; dolayısıyla evrimin temsilcisi insan idi.

  

 Kutsallaştırma ve yabancılaşmanın başladığı zaman, komünün kendisinin ilk temelini hangi sebeple olursa olsun yeniden üretmeye başlamış demektir. O’nun kutsallaştırmalar yoluna girerek, kendisini yeniden üretişi, maddi kanuncul gidişiyle kavranmadıkça Tarihsel Maddecilik savaşına katılınmış da olsa tepetaklak (Skolastik ve Metafizik) bakış-yorumlayış açılarından kurtulunamaz.

 

Tarihin büyük dersleri ancak ve ancak, komün elamanlarının insanlık tarihi içerisindeki kanuncul gidişleri izlenebildikçe alınabilir. Ancak insanlığın kaynağı ve gelişimi bilindikçe insanlığın kendi kanunlarına “uyum mekanizmaları”  geliştirilip, sistemleştirilmesi olasıdır.

 

Modern Tarih’te [Sermaye Düzeni’nde] Komün ortalıkta görünmez, yenilmiştir, fakat elamanları öz ve yedek güçler içerisinde yaşayarak rollerini oynamaya devam ederler.

 

 

SERMAYE

  

             …Sermaye bir nesne değil, toplumun belirli bir tarihsel oluşumuna ait bulunan belli bir toplumsal üretim ilişkisidir ve bir nesnede kendisini ortaya koyarak bu şeye belirli bir toplumsal nitelik kazandırır. Sermaye maddi ve üretilmiş üretim araçları toplamı değildir. Sermaye daha çok, sermayeye dönüştürülmüş üretim araçlarıdır ve tıpkı altın ve gümüşün bizatihi para olmaması gibi, bunlarda bizatihi sermaye değildir.

 

… İlk sermayenin, sermaye ilişkisinden doğmayan, aksine sermaye ilişkisini doğuran bir takım ön var sayımları vardır.

… Sermaye sisteminin öğeleri, sermayenin öncesinde oluşurlar.

[Tıpkı: Komünün öğelerinin komünün öncesinde oluştukları gibi… ancak oluşanın oluşmasında rol oynayan öncüller, oluşanın öğeleri olarak, yeni bir nitelik ve rol kazanmış olarak varlıklarını sürdürürler.]

… Sermayenin oluşumunun, ortaya çıkışının, koşul ve varsayımları, doğal olarak, sermayenin henüz var olmadığını, ancak oluşmakta olduğunu varsayarlar ve dolayısıyla sermaye ve bizzat kendi fiili varlığına dayanarak kendi varlık koşullarını vazeden sermaye fiilen ortaya çıktığında [nitelikleri değişir] kaybolurlar.

… Başlangıçta oluşumun ön koşulları olarak gözüken –ve dolayısıyla kendi sermaye niteliğiyle eyleminden kaynaklanmış olmalarına olanak olmayan- bu ön varsayımları, şimdi bizzat kendi varlığı ve gerçekliği tarafından vazedilmiş sonuçlar olarak, doğuşunun ön koşulları değil, varlığının sonuçları olarak belirirler… kendi kendinden yola çıkarak kendi varlığını sürdürme ve büyümesinin varsayımlarını yaratır.

…Sermaye bir kere oluştuktan sonra kendisini hayata geçiren şartları (elamanlarının diyalektik birlikteliğini) kendisi üretir; artık kendisi ön varsayımdır.

…Sermaye kendisi ön varsayım haline gelince de kendisini oluşturan öğeleri birbirlerine yabancılaştırır. 

… Sermayenin ilk ortaya çıkışında, ön varsayımlar dışarıdan, dolaşımdan gelen şeyler, sermayenin dünyaya gelmesini sağlayan dışsal ön varsayımlar olarak, dolayısıyla sermayenin iç varlığından türemeyen ve sermayenin varlığıyla açıklanamayacak, koşullar olarak gözüktüler.

 

… Sermayeyi bir nesne olarak değil, bir ilişki olarak kavramak gerekir.

… Açıklanması gereken, eylemli insanla bu insanın varlığının inorganik koşullarının birbirlerinden ayrılmasıdır; bu ayrılış ve kopuş, tam anlamıyla ilk kez emek-sermaye ilişkisinde vazedilmiştir. Kölelik ve serflik ilişkilerinde böyle bir ayrılma söz konusu değildir; sadece toplumun bir kesimi, ötekine kendi yeniden üretiminin salt inorganik ve doğal bir koşulu olarak muamele eder. … gerek köle, gerekse serf… toprağın bir eklentisi gibi öteki doğal varlıkla bir tutulur. [Kapitalizmde ise: işçinin üretim araçlarının, -makinelerin- bir eklentisi gibi tutulacak. Ürüne yabancılaşacak.]

… Parasal servet, ancak emeğin nesnel koşulları emekten kopmuş oldukları zaman ve sadece bu nedenledir ki bu emek koşullarına çevrilebilir.

… Sermayenin ortaya çıkabilme, var oluş şartı –yeteneği-  … eski üretim ve emekçinin emeğinin nesnel koşullarıyla ilişkiye giriş tarzlarının çözülme çağı, aynı zamanda parasal servetin, … bir yandan gelişmiş bulunduğu, bir yandan da hızla büyüyüp, yayılmakta olduğu bir çağdır. Ama ne olursa olsun parasal servetin sırf var olması ve hatta belli bir üstünlük kurması bu çözülmenin sermaye ile sonuçlanmasına kesinlikle yetmez. … [Yetseydi Tefeci-Bezirgan sermayenin egemenlik kurduğu Osmanlı da Kapitalizme geçerdi.] Eski mülkiyet ilişkilerinin çözülmesi oralarda da [Roma-Bizans-Osmanlı] parasal servetin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ama bu çözülme sonuç olarak sanayi-i değil, kırın kent üzerinde egemenlik kurması sonucunu doğurmuştur. [Sermaye’ye dönüşemeyen Tefeci Bezirgânlık-Güçlü cemaat bağları-Basit yeniden üretim çerçevesinde yaygın küçük üretim]

… Büyük sanayi-in ilk koşulu, kırsal bölgenin baştanbaşa bütün genişliğiyle, kullanım değerleri üretiminden mübadele değerleri üretimine çekilebilmesiydi   

… [ İlk sermayenin, sermaye ilişkisinden doğmayan, aksine sermaye ilişkisini  doğuran bir takım ön var sayımları vardır. ]

… Sermaye sisteminin öğeleri, sermayenin öncesinde oluşurlar.

 

 …[Sermaye bir kere oluştuktan sonra kendisini hayata geçiren şartları (elamanlarının diyalektik birlikteliğini) kendisi üretir; artık kendisi ön varsayımdır.]

…[Sermaye kendisi ön varsayım haline gelince de kendisini oluşturan öğeleri birbirlerine yabancılaştırır.] 

[Tıpkı bunun gibi Komün’ün ilk ortaya çıkışında da ön varsayımlar, Komün’ün dünyaya gelmesini sağlayan dışsal ön varsayımlar olarak, dolayısıyla Komünün iç varlığından türemeyen ve Komün’ün varlığıyla açıklanamayacak koşullar olarak gözüktüler. Komünün ortaya çıkışıyla birlikte de, artık parçalanışına dek gidecek olan, Komün’ün gelişim kanunları (yeni yeni elemanlar kazanımları-oluşumları) geçerlidir.]

 

… ASYA TİPİ MÜLKİYET:

Doğal topluluk, [cemeat-komün] toprağın geçici olarak mülk edinilmesinin ve kullanılmasının sonucu değil, ön varsayımı olduğu görülür.  Yerleşik düzene geçildiğinde ilkel topluluğun niteliğini ne ölçüde değiştireceği çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafi, fiziksel v.b. –klan karakterine- bağlıdır.

… Komün insan EMEĞİNİN ürünü değildir, tabii bir varlıktır. Ortak mülkiyetten komün çıkmamıştır. Komünden ortak mülkiyet doğmuştur.

… Ortak mülkiyet üretimle birlikte değişir-çeşitlenir.

… İlkel olarak mülkiyet, insanın kendisiyle bir tek vücut olan, kendisinin olan, kendi varlığı ile bitişik halde verili bulunan, kendi üretim şartlarına karşı davranışından başka bir şey değildir.

…İnsan şahsının tabii önceden konulmuş şartı olan, üretim şartları, söz yerinde ise insan vücudunun bir çeşit uzayışı olurlar. …

… Cemaatin karşılaşabileceği zorluklar, ancak toprağı ya daha önce işgal etmiş olan, ya da cemaatin işgal eylemine rahat vermeyen öteki cemaatlerden kaynaklanabilir. SAVAŞ o halde canlı var oluşun koşullarını işgal etmek, ya da böyle bir işgali korumak ve sürdürmek için, gereken büyük toplumsal görev, büyük komünal çabadır. Dolayısıyla ailelerden oluşan cemaat, ilk başta savaşçı bir temelde, -bir savaş ya da ordu düzeniyle- örgütlenir ve bu onun toprağa sahip olabilmesinin koşullarından birisidir.

TOPLUM BİÇİMLERİNDEN:

            Marks, ilkel toplumu üretimin ön şartı sayar. Avcı, çoban toplumlarda ortak mülkiyet insan emeği dışında ve önünde insan topluluğundan doğar.

            Tarım keşfedilir keşfedilmez ortak mülkiyet, “emek içinde gerçekleşir”. Ondan önce, ortak mülkiyeti üretim yönetmez, tersine üretimi ortak mülkiyet yönetirdi. Tarımla birlikte ortak mülkiyet, emeğin ve üretimin doğrudan doğruya etkisi altına girer.  Onun için, ister istemez, ortak mülkiyet, üretimin gelişimine uyarak bir sıra değişikliklere uğrar.

            … Klan düzenine dayalı mülkiyetin temel koşulu –klan üyesi olma- bir başka klan tarafından fethedilen, boyun eğdirilen klanın, mülkünü yitirmesi ve ötekinin yeniden üretiminin inorganik koşullarından biri, öteki cemaatin kendi malı olarak, ilişkiye girdiği bir üretim koşulu haline gelmesi sonucunu doğurur. Kölelik ve serflik, o halde, klan düzenine dayalı mülkiyetin daha ileri düzeyde gelişmelerinden ibarettir. Ve klan düzeninin bütün ilişkilerini zorunlu olarak değişikliğe uğratır. En az değişiklik Asya Tarzında olur. … bu biçimde [yani Asyatik biçimde] birey için mülkiyet değil, sadece zilyetlik söz konusu olduğuna göre, özünde kendisi de cemaatin birliğini temsil eden varlığın mülküdür, kölesidir; ve dolayısıyla burada kölelik ne emek koşullarını tahrip eder ne de temel ilişkide bir değişikliğe yol açar.

            Mülkiyet ancak, üretim eyleminde fiili gerçekliğe kavuşabilir. 

            … Cemaat:

            Birey burada (cemaatte) salt özgür bir emekçi olmanın tek boyutluluğu ile ortaya çıkmaz. Emeğin nesnel koşullarının kendisine ait olması varsayıldığı gibi, özne olarak kendisinin bir cemaatin üyesi olduğu ve bunun toprakla kendisi arasındaki ilişkiyi dolayımladığı da ön varsayılmıştır; öte yandan cemaatin varlığını belirleyen de, bireyin, emeğin nesnel koşulları üstündeki mülkiyetinin özgül biçimidir.

            … [Cemaat olarak] En dirençli en uzun süre dayanan biçim daima Asya Tarzıdır. Bu Asya Tarzının ön varsayımlarının, bireyin cemaat karşısında bağımsız olmayışının, self-sustaining üretim devresinin tarımla el zanaatlarının birliğinin v.b. sonucudur. 

 

ÜRETİM

 

… Üretim sadece özne için bir nesne değil, aynı zamanda nesne için de bir özne yaratmaktadır. Üretim tüketimi öyleyse a) tüketimin malzemesini yaratmak, b) tüketim tarzını belirlemek ve c) birer nesne olarak ortaya koyduğu ürünleri birer ihtiyaç olarak, yaratmak suretiyle üretir.  Üretim tüketimin nesnesini, tüketimin gerçekleşme usulünü, tüketimin motifini üretir.

 

…Tüm toplum biçimlerinde bir tek üretim tarzı (egemen tarz) tüm düğerlerinin, o üretim tarzına özgü üretim ilişkileri de, tüm diğer üretim ilişkilerinin rütbe ve etkinliğini tayin eder.

BÖLÜŞÜM

 

… Bölüşüm, bölüştürülecek şeyin, ancak üretimin verileri olabildiği anlamında, sadece nesnesi bakımından değil, belli üretime katılış tarzlarının belli bölüşüm biçimlerini, yani bölüşüme katılma formlarını belirlediği anlamında biçimi bakımından üretimin ürünüdür.

  

SERMAYE’NİN ÇELİŞKİLERİ

 

… Sermayenin büyük tarihi rolü … artık emeği, salt kullanım değerinin, çıplak geçimlik üretimin bakış açısından fazlalık olan bu emeği yaratmaktır. Ne zaman  ki ihtiyaçlar tüm yönleriyle gelişerek, zorunlu olanın ötesinde ki artık-emeği, bizzat bireysel ihtiyaçlardan doğan genel toplumsal bir ihtiyaç haline getirirler; ….. ne zaman ki … emeğin üretici güçleri, bir yandan genel zenginliğin toplumun bütünü tarafından sahiplik ve muhafazasının, çok daha az emek süresini gerektireceği, bir yandan da çalışan toplumun … yeniden-üretimine bilimsel olarak hakim olabileceği aşamaya varırlar;  … o zaman sermayenin tarihi misyonu da tamamlanmış olur.

… Sermayeye dayalı üretim … bir yandan evrensel üretkenliği –artık-emeği, değer yaratıcı emeği- yaratırken, bir yandan da doğanın ve insanın tüm özelliklerinin sonuna kadar işletilip, kullanıldığı bir evrensel yararlanma sistemi yaratır; … sermaye böylece burjuva toplumunu, doğanın ve toplumsal ilişkinin, toplum üyelerinin egemenliğine ve mülkiyetine girişini üretir. … ürettiği bu toplumsal aşamayla kıyaslandığında, önceki tüm aşamalar insanlığın salt yerel, kısmi ilerlemeleridir; doğa putperestliğidir. … üretici güçlerin gelişmesini, ihtiyaçların gelişmesini, üretimin çeşitlenmesini, maddi manevi tüm güçlerin işletilmesini ve mübadelesini kısıtlayan tüm ayak bağlarını çözüp atar.

Ancak sermayenin tüm bu sınırları… dahası var.  Sermayenin durmaksızın yöneldiği genellik, bizzat sermayenin kendi yapısı içinde ayak bağlarıyla karşılaşır. … [bunlar] sermayenin kendisini ortadan kaldırmasını zorunlu kılacaktır.

… Sermayenin dinamiği üretici güçleri sınır tanımaksızın ileri götürmek iken, aynı zamanda en birinci üretici gücü, yani insanın kendisini nasıl tek yanlılaştırdığı, kısıtladığı v.b. … genelde üretici güçleri kısıtlama dinamiği.

…Sermaye, …. zorunlu emek süresini canlı emek kapasitesinin, mübadele değerinin ayak bağı olarak; artık emek süresini, zorunlu emek süresinin ayak bağı olarak;  artık değeri, artık emek süresinin ayak bağı olarak vazeder.

… [Burjuva üretiminin temeli (değer ölçüsü) ile gelişimi arasındaki çelişki . Makineler ve v.b.]

… Dolaysız biçimiyle emek zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıkınca, emek süresi zenginliğin ve dolayısıyla mübadele değeri kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır.

 

… SERBEST REKABET: sermayenin kendi kendisiyle, bir diğer sermaye biçiminde ilişkiye girmesidir. Yani sermayenin, sermaye olarak gerçek işleyiş tarzıdır. Ancak serbest rekabet geliştikçe ve ancak bu gelişme ölçüsündedir ki sermayenin –tarihi gelişiminin emekleme çağında sadece bir eğilim olarak kendilerini gösteren-  organik yasaları, ilk kez birer yasa olarak vazedilirler. … Sermayenin tahakkümü özgür rekabetin varsayımıdır.

… Kendisinin gelişimine ayak bağı olmaya başladığını, hissetmeye başladığı anda ise, serbest rekabeti kısıtlayarak, sermayenin tahakkümünü daha da ileri götürüyor gibi gözüken, ama aynı zamanda sermayenin ve ona dayalı üretim tarzının çözülüşünün habercileri olan biçimlerden medet umar.

  

YABANCILAŞMA

 

… Nesnelleşmiş emekle canlı emek arasındaki,    değerle değer yaratıcı faaliyet arasındaki … mutlak ayrılık ve dolayısıyla emeğin içeriğinin de işçiye karşı mutlak yabancılığı; tüm bunların, bu yabancılaşmanın tümünün, bizzat emeğin kendi ürünü, kendi emeğinin nesnelleşmesi olduğu görülmektedir. … canlı emek kapasitesine karşı yabancı ve özerk bir değer, emek kapasitesini salt kullanım değerine indirgeyen mübadele değeri olarak vazedilmiştir.

… Bir yandan… sermayenin emeğin ürünü olduğu görülürken, emek ürünü de öte yandan aynı şekilde sermaye olarak, yani eskisi gibi, basit bir ürün, ya da mübadele edilebilir bir meta olarak değil, sermaye olarak ortaya çıkmakta, nesnelleşmiş emek, canlı emek üzerinde canlı emek üzerinde hüküm süren bir egemenliğe, bir kumanda hakkına dönüşmektedir. Emeğin ürünü ama … ; canlı emek tarafından bağımsız bir ruh ve hayatiyetle donatılan ve canlı emeğin karşısına yabancı bir kudret olarak dikilen, nesnelleşmiş emek anlamında ekmeğin ürünü.

[Bu tespit: kendi ruhunu totem atadan aldığını sanan ilkel insanı hatırlatıyor.]

… Canlı emeğin rahminde yatan potansiyeller, üretim sürecinin sonunda, onun dışında gerçek bir varlık kazanırlar, -ama geldiği rahme yabancı olan ve mülkü onun antitezi olarak oluşturan bir varlık.

…İşçi çalışmakla, emeğin kendi emeği değil, sermayenin emeği olduğunu kabul ve tasdik etmekte, böylece kendini yeniden, mülksüz ve çıplak bir güç, bir kapasite, bir potansiyel soyut bir özellik olarak vazetmektedir. Bir yandan mülk üretirken, bir yandan da kendi mülksüzlüğünü yeniden üretmektedir.

[Tıpkı: ilkel insanın alt bilinç tabanlı bilincinde var olan zihinsel soyutlamanın, algılamanın, kutsallaşma yoluyla, onun dışında bir varlık kazanması gibi.]

…Üretim sürecinde nesnel koşullar, emeğin gerçekleşmesinin koşulları olarak realize edilecekleri yerde, tam tersine süreç, emeği salt onların değerlenmelerinin ve kendi kendilerini yeniden üreten değerler olarak, korunmalarının koşulu haline getirir. İşlediği hammadde yabancı bir maddedir, kullandığı araç yabancı araçtır; emeği ise bu öznelerin tümleci, tamamlayıcısı niteliğindedir. Dolayısıyla nesnelleştiği üründe kendisine ait olmayan bir nesnedir. Giderek canlı emek kapasitesi için, kendi emeği, kendi hayatiyetinin dışa vurumu olan canlı emek bile yabancıdır, çünkü alınmış olan nesnelleşmiş emek karşılığında, bizzat emeğin nesnelleşmiş ürünü karşılığında sermayeye teslim edilmiştir. Emek kapasitesi için kendi emeği yabancı bir emektir ve bu nedenle sermaye kendisine çalışmadan para ödemek isterse, teklifi memnuniyetle kabul etmeye hazırdır.

 

…Üretim süreci, emeğin egemen birleştirici öğe olarak süreci kucaklaması olmaktan çıkmıştır. … Emek sürecinin sermayenin değerlenme süreci haline gelişi, emek aracının ve canlı emeğin de bu makinenin salt canlı bir eklentisine [eyleminin aracına] dönüşmesiyle, maddi planda da gerçekleşmiş olur.

…Sermayenin dinamiği üretime bilimsel bir nitelik kazandırmaktadır ve dolaysız emek bu süreçte salt bir öğe düzeyine indirilmiştir.

[Reel sosyalizmde de emek bir “öğe” olmaktan kurtulamamıştı. Üretici-insan zihniyeti yeterince kollektiviteleşememişti.]

…Başlangıçta üretim aracı insanla doğa arasında aracı bir uzuv gibiydi. Makineli üretimde ise insanın kendisi aracı bir uzuv haline gelmekte.

 

 …Toplumsallaşan emeğin, tüm emekçilere yabancı bir toplumsallık biçiminde, tikel emeklerin karşısına dikilmesi: Sermayenin üretim sürecinde emek, bireysel birimlerinin her birine yabancı olan, bir bütünlük (emekler kombinasyonu) oluşturur; öyle ki işin bütünlüğü bireysel işçinin eseri değildir. … Emeğin birleşip bütünleşmesi, yabancı bir iradeye ve zekâya hizmet eden onun tarafından yönetilen, -hayat verici birliği kendi dışında olan- bir bütünleşme olarak gözükür; … tıpkı  … makinenin bireysel işçi için bir araç olmaktan çıkıp, tersine işçinin hayat verilmiş bir zerrecik makinenin canlı bir eklentisi haline gelmesi gibi. Demek ki emeğin kombinasyonu, iki bakımdan salt dışsal bir bütünleşmedir; ne karşılıklı çalışan bireylerin karşılıklı bağlantıları anlamında, ne de ister tikel ve yalıtık işlevlerine ve emek araçlarına hâkim olmaları anlamında bir bütünleşme değildir. İşçi için kendi emeğinin ürünü yabancı bir ürün olursa, aynı şekilde emeğin kombine bütünlüğü de yabancı bir bütünlük ve bizzat kendi emeği de, kendisine ait bile olsa, yabancı ve zorla kullanılan bir yaşam faaliyeti olacaktır.

[Sosyalizmin de aşamadığı bir güçlük asıl güçlük burada olmalı. Yani üreticinin kendi emeğinin ürününe kendisine yabancı olmayan, kendine ait bir ürün olarak bakamayışı… Çünkü: kendi bireyselliğini aşıp, tıpkı komünde olduğu gibi, modern toplum kollektivitisinde eriyecek olgunluğa (zihniyete) ulaşmış değil. Kültür devrimine ihtiyaç ve zaruretin kaynağı da burada.]

…Emeğin emekle mübadelesi, emekçinin mülksüzlüğüne dayanır.  … emeğin yabancılaşmasına dayanır.

  

 

MÜLKİYET

 

…İnsanlar toprağı (hem iş araçlarını ve malzemesini ve hem de yerleşim yerini, topluluğun temelini sağlayan büyük laboratuarı, cephaneliği) topluluğun mülkü, -bu noktada sürünün belirli coğrafik alanı, kendisine ait kullanım alanı sayması akla geliyor,- kendini canlı emekle üreten ve yeniden üreten topluluğun mülkü sayarlar.

…Birey ancak böyle bir topluluğun üyesi olduğu sürece kendisini mülk sahibi, ya da zilyedi sayar.

…Emek süreci yoluyla gerçek mülk edinme bu ön koşullar altında yer alır ki bunlar emeğin ürünü olmayıp, onun doğal ya da tanrısal ön koşulları olarak görünürler.

…Mülkün (zenginliğin) tanrıdan geldiği, tanrının vergisi olduğu kanaatinin, (yüzeysel bilginin)  köklerinin uzandığı alan.

…Asyatik temel biçimde: genellikle gerçek topluluklar, sadece mirasçı, (kullanım hakkına haiz) mülk sahipleri olarak görünmekte, bütün bu küçük toplulukların üzerinde duran ve herkesi kapsayan, birlik en yüksek ya da tek mülk sahibi olarak görünebilmekte.

… Bu durumda birey mülksüzdür, ya da bütünü kucaklayan birliğin, bireye belirli bir topluluk aracılığıyla ilettiği bir bağış olarak görünmektedir.   

Despot –birliği sağlayan baba- “Demokratizimle” birliğin sağlanamadığı yer ve zamanın tarihi kişilikleridir.  Demokratizim ferdi kişiliğin yeterince gelişmiş olmasını ön koşul almak zorunda.  TOPLULUK KİŞİLİĞİNİN AĞIR BASTIĞI-BELİRLEYİCİ OLDUĞU DÖNEMİN KİŞİLİĞİ İSTER İSTEMEZ TOPLULUK KİŞİLİĞİ İÇİNDE ERİMEKTE. Topluluğun kişiliği tek tek kişilerin kişilik toplamı olmayıp, başlı başına bir nitelik olduğu için de, üyesinin kişiliğini (davranış tarzlarını)  belirlemekte.

 

… Artı ürün bu en üst birliğe aittir.

…Artı emeğin ortak çalışma olarak ortaya çıktığı nokta … Beylerin egemenliğinin ortaya çıktığı nokta…

…Slav ve Romen topluluklarında serfliğe geçiş… artı ürün-artı emek birliğin, despotun,  hayali kabilesel varlık olan tanrının yüceltilmesine yönelik ortak çalışma olarak sağlanır.

 

…Savaş herkesi ilgilendiren büyük bir görev, büyük bir komünal uğraştır veya canlı var oluşun nesnel koşullarını elde etmek, ya da böyle bir elde edişi korumak ve sürdürmek için gereklidir.  … Akdeniz kentleşmeleriyle birlikte, toprak doğrudan temel olmaktan daha çok, kentleşen yukarı barbarlığa coğrafi alan olarak hizmet verir.

…Tarlalar kentin arazisi olarak görünür. 

…Kan gruplarından oluşan topluluk daha baştan savaşçı temeller üzerinde, savaşçı askeri bir güç olarak örgütlenir ve bu onun mülk sahibi olarak var oluşunun koşullarımdan biridir.

…Kan grupları bilahare üst ve alt gruplar olarak farklılaşacaktır ve toplumsal farklılaşma istila eden ve istila olan kabilelerin v.b. kaynaşmasıyla daha da ilerler.  Ortak toprak (komün mülkü)  -devlet mülkü olarak-  özel mülkten ayrıdır.

…Bireysel mülkiyeti değerlendirmek için,  (örneğin doğunun sulama sisteminin gerektirdiği gibi)  komünal emek gerektirmeyen durumlar çıkar; kabilenin tamamıyla ille olan niteliği … tarihin hareketiyle ya da göçle parçalanabilir;

…Toprak kişisel mülke dönüşürken bile, bir topluluğun üyesi olmak, toprağı mülk edinmenin ön şartı olarak kalır; birey ancak topluluk üyesi olarak özel mülk sahibidir.

…Bütün eski yasa koyucular, hepsinden çok da Musa, erdem, adalet ve iyi ahlak konusunda yaptıkları düzenlemelerde ki başarılarını, toprak mülkiyetine, ya da hiç değilse olabildiğince çok sayıda yurttaş için, güvenceli miras yoluyla geçen toprak tasarruflarına dayandırdılar. … Kişinin kendi emeğine sahip oluşu, emek koşullarının sahipliği ile …  [mümkündür.]   

 

…Sermayeye dönüştürülmüş toprak rantının, toprağın fiyatı ya da değeri gibi görünesi, öyle ki böylelikle toprağın herhangi bir mal gibi alınıp satılması gerçeği, bazı savunucuların toprak mülkiyetini haklı göstermelerine bir neden olmuştur, çünkü tıpkı diğer mallarda olduğu gibi alıcı toprak için bir karşılık ödemektedir ve toprak mülkiyetinin büyük bir bölümü bu yolla el değiştirmiştir. Bu durumda aynı neden köleliği haklı göstermek için de kullanılabilinir, çünkü köle sahibince satın alınan kölenin emeğinin getirdiği kazanç, yalnızca bu alana yatırılan sermayenin faizini temsil etmektedir. Toprak rantının varlığını haklı gösterecek nedeni, onun alım ve satımından çıkarmak, genel olarak onun varlığını, gene kendi varlığı ile haklı göstermek anlamına gelir.

…Bir şeyi satmak için, bu şey tekel altına alınmak ve yabancılaştırılmak olanağını taşısın yeter, başka bir şeye gerek yoktur. …

  

Sarp ağabey, okuduklarımdan çıkardığım notlar aşağı yukarı bunlar… bu notlar ne kadar birilerinin işine yarayacağının takdirin bana ait olmadığını biliyorum. İnşallah, senin az çak işine yarayacaktır. Bu notları çıkarırken arada bir kopuk, kopuk karalamalarım oldu.  Onlardan bazılarını da aktaracağım, en azından paylaşma adına…

  Bazı karalamalar: 

—Komün ortak mülkiyetten çıkmayıp, tam tersine ortak mülkiyet komünden çıktığına göre, yüksek komün kurulurken de üretim araçlarının ortak mülkiyetinden kamu mülkiyetinden daha önde ve daha önce gelen de, komünal ahlak-insan olma ahlakı, yani düşünce-davranış tarzı, olacak. Modern komün doğal-hudayinabit olmayacağından öncüleri, yani işçi sınıfı devrimcileri, yani proleter aydınlar dejenerasyondan yakalarını sıyırdıkları ölçüde yani nefis savaşını kazandıkları ölçüde yenidünyanın kurucuları olacaktır.

—Hayvan bireyciliğinin günümüzde ki tezahürü olan özel mülkiyet tutkusu önceleri, -basit üretim döneminde- az çak olumluluk idi, artık toplum insanı olmayı kemiren, azgın bir kanseri andırmakta.

—Doğadaki evrimin temsilcisi insan ise, … o zaman insan oğlunun temsilcisi olduğu yaratıkların, davranış tarzlarını sergilemesinde fazla yadırganacak bir şey olmayacağı kendiliğinden anlaşılır. Şayet konumuz bu noktaya dek, (dinler-tarihsel devrimler, sınıflar savaşı-sosyal devrimler, felsefe-bilim v.b.g.) yollardan geçerek bilince çıkarıldı ise, artık konu bilinçle güdülebilecek, yani doğa ve toplum kanunlarına uygun düşünce-davranışların programlaştırılıp-tezleştirilip davranışa dönüşeceği, (teşkilatlanacağı) konağa gelindiği anlamı çıkar.

—Ustalar örneğinde olduğu gibi, toplumun ve çağlarının önünde, örnek kişilikleri ve tezleriyle günümüzde, (tıpkı dünün peygamberleri gibi) insanlık tarihinde rol alacaklar, ancak sosyalizme-proleter devrimciliğine gönül vermişler arasından gerçek sözcülerini öne çıkarabilir. O halde insanlık gerçek önderlerinin, (gelgeç öne fırlayanların ya da fırlatılanların değil)  kılavuzluğunda derlenişe yöneldikçe doru yörüngesini yakalar-ayırt eder. Yazgıdan sapmanın getirebileceği bozgunlara tek olumlu bakış, ancak gelecek adına alınacak-çıkarılacak derslere bağlıdır. Gerekli dersler çıkarılamadığı sürece, ancak son derece nankör ve ağır aksak birikime yaptığı katkıya nispet bir kıymeti har-biyesi söz konusu olabilir.   

    

 

                       
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: FELSEFENİN TEMEL SORUSU ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4828938
Syndicate
 
left
Top! Top!
right