left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Thursday, 09 September 2010
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Gençlik Meclisi
Bize Ulaşın
SİNCAN'DAN DIŞARIYA AÇILAN PENCERE-4 Yazdır E-posta
Yazar Mustafa Kemal GÜLTEKİN   
Tuesday, 06 July 2010


SARP KURAY’LA F 2 TİPİ DİYALOGLAR -  İSLAMİYET


Sarp Ağabey’in 19 Ağustos 2009 tarihinde Ömer Gürcan Ağabey’le İslamiyet diyaloglar


Önümüzdeki günlerde elimdeki kitapları bitirdiğim zaman Ali Şeriati’nin kitaplarını okumaya başlayacağım. Ali Şeriati’nin varlığını bende M.Kemal’in daha önce yazdığı mektuptan öğrenmiştim. Sen “ 60 yaşıma geldim, o kadar okurum hala eksiğimi gördükçe kendi kendime kızıyorum” diyorsun. Peki ama ben ne yapayım? 65 yaşıma geldim. Demek ki sen benden beş yaş öndesin, eksiklerine benim kadar kızmaman gerekiyor.
Mektubundaki kısa alıntıdan sezebildiğim kadarıyla; Ali Şeriati’nin insan olabilmek için kurtulunmasını şart koştuğu dört zindan tespiti, mistik tasavvuf ekolünün aşılmasını gerekli gördüğü kapıları ( Şeriat kapısı – Tarikat Kapsı – Marifet Kapısı – Hakikat Kapısı ) bazı soyut felsefi yorumlardan arındırıp, ayakları üzerine oturtma içeriği taşıyor. Burada Mevlana ve Şemsi Tebrizi’nin Konya’da ilk karşılaştıkları noktayla “ Merec- el Bayreyn “ ilgili bir kitap geçti elime. Hepsi oldukça soyuttu.
 
Ali Şeriati’nin zindanların en kötüsü olarak belirlediği dördüncü zindandan kurtulma yolunda yaptığı tespitlerde, üst paragrafta aktardığım sezimi destekler mahiyette göründü bana: “ bu zindandan nasıl kurtulmalı? Aşk ile. Tasavvufi irfanı aşkı veya bunun diğer anlamlarını kastetmiyorum. Bunlar da başlı başına başka zindanlardır.”


Hoş bu dönemlerde hep “ odun taşımak “ düştü hepimizin kısmetine. Ama çilekeş dervişler olmadığımızı ve olmamamız gerektiğini düşünüyorum. “ Odun taşıma” geleneğimizi daha doğrusu mahkumiyetimizi mistik bir havada meşrulaştıran bütün yorumlar rahatsız ediyor beni. Bu konularda , son zamanlarda piyasaya çıkan iki roman okudum. Gördüm ki mistik bir anlayış toplumun bilincine yerleştirilmeye çalışılıyor. Ali Şeriati’yi okudukça sanıyorum çok yazışacağız.
M.Kemal kardeşime yazdığım gibi İran gerçekliğini yeniden incelemeye başladığım anda izler beni ister istemez Hz. Ali ve Şia düşüncesine taşıyıverdi. Bu konular üzerinde 71 sürecinde de epey emek harcamıştım. Çoğu birikimlerimiz zamanında yazıya dökmediğimiz için kaybolup gidiyorlar.
 
Şimdi Ali Şeraiti ve İran İslam rejimini de araştırmaya başladığımıza göre; bir yandan da Hz.Ali’nin hayatını, diğer yandan da Şia düşüncesini ve onu belirleyen dönemin sosyo – ekonomik koşullarını iyi bilmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum. BU yönde yapacağımız araştırmalar aynı zamanda da göçebe Türk Boylarının İslamiyet’e giriş koşullarının da alt yapısını öğrenmemize yardımcı olacaktır. Bilebildiğim kadarıyla; Hz. Ali öncülüğündeki Şia düşünce sistematiği ile Safevi Şia anlayışı arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Bugün İran İslam rejiminde, yaşanılan olaylarla artık iyice su yüzüne çıkmış, din adamları arsındaki çatışmanın temeli de burada aranmalıdır. 1979’da Yol dergisinde İran İslam Rejimi ilgili yazımızda; sosyo- ekonomik alt yapı (Çarşı esnafı – Kırsal alanlar v.b) ve Şia meselesi doğru konulmuş olmasına rağmen, Hz. Ali Şia’sı ile  Safevi Şia’sı arasındaki farkı derinlemesine bilmediğimden yazı eksik olmuştur.
 
Hz.Ali’nin hayatıyla ilgili çeşitli kitaplar okuyorum. Hayatının çok kaba çizgilerle ayrılabilecek üç evreden oluştuğunu gördüm. Müsaade edersen, sana yardımcı olabileceğini de düşündüğümden bu üç dönem hakkında “ çok kısa” düşüncelerimi aktarmak istiyorum:
 
1.      Dönem: Hz.Muhammede’le ilk ilk andan itibaren vefatına kadar çok yakın olduğu dönem.
Bu dönemde “ Hicret  olayının”  ve bunun teolojik gerekçelerinin çok iyi bilinmesi gerekiyor. Çünkü sonraki süreçlerde “ Hicret olayı” ideolojik bir muhtevaya sokularak “  hicret teorisi” ve “ HUBB-ül vatan min- el- iman” ( vatan sevgisi imanın cüzüdür) gibi hadislerle beslenerek toprak – sadakat- vatan üzerinde yapılan tartışmaların belirleyici bir unsuru haline dönüşmüştür.
 
Son okuduğum kitaplardan bir örnek verecek olursam. “ Osmanlı’dan günümüze Kimlk ve İdeoloji” kitabında Prof. Kemal Karpat bu konuda şu tespitleri yapmaktadır.
“ Aslında gerek İslam, gerekse ilk dönemlerdeki Osmanlı Devleti belli bir toprağı, kavmi, veya dili hiçbir zaman kendi uyruklarının siyasal kimliğinin ve sadakat ve bağlılığının temeli olarak kabul  etmedi.
İslam’da devletin toprak karşısındaki önceliğinin en iyi ifadesi, beli bir toprak Müslüman olmayan hükümdarın eline geçtiğinde buradan ayrılarak Müslüman topraklarına yerleşmeyi şart koşan Hicret teorisidir. Bu teori, insanın temel ilkelerinden biri olarak kabul edildi ve 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar uygulandı.”
 
Ömer , belki konuyu uzatmış olacağım ama, ülkemizin gündemindeki tartışmalara da ışık tutması açısından yazarın 19.yüzyılın ikinci yarısı ile ilgili tespitlerini de aktarmak istiyorum.
“Osmanlıcılık, toprağın rolü ve devletle ilişki,si açısından büyük bir değişikliğe yol açtı. Klasik Osmanlı siyasetine göre toprak ve üzerindeki her şey hanedan- Sultan’a aitti. Buna karşılık Osmanlıcılığa göre Osmanlı Milleti devletin sınırları tarafından belirlenen bir toprak- ülke üzerinde yaşayan bir topluluktu ve hanedan devletin sahibi değil korucusuydu…
1856’dan sonra Tanzimatçıların karşılaştığı ilk sorun uyrukların Sultan’a gösterdikleri geleneksel şahsi sadakatin nasıl devlete ve ülkeye bağlılık ve sadakate dönüştürülebileceğiydi. Ülkeye bağlılık ve Vatan sevgisi “ Vatanım Şeraitin hüküm sürdüğü yerdir” diyen geleneksel İslam anlayışıyla çatışıyordu.”
 
1908 Meşrutiyet devriminden sonra Osmanlı Milletinin dinden başka dayanağı olmayacağını savunan din milliyetçiliğiyle, milletin dil, etnik köken üzerine de kurulacağını savunan Türk Milliyetçileri arasında sert tartışmalar başlamıştır. 1908 sonrası milliyetçilik akımları ayrı bir konu başlığı olarak mutlaka incelenmelidir diye düşünüyorum.
 
b) Hz. Muhammed’in vefatı üzerine Hz. Ebubekir’in halife seçilmesi sonucunda, içine kapandığı yoğun biçimde Kur’an- ı Kerim ve ilimle uğraştığı ve kendisine haksızlık yapıldığını düşündüğü dönem. İslam coğrafyasında Hz. Muhammed yaşarken de kendini gösteren tarihi gerçekler ve büyük çelişki artık bu dönemde iyice ortaya çıkmaktadır. İslamlık “ bir yandan Araplığı barbarlıktan medeniyete geçirdiği için; Arap toplumunun tarih öncesindeki ilkel komuna, yani sosyalizm ilişkilerini, sınıflı toplumun kişicil ilişkilerine çeviriyor. Öte yandan gelmiş geçmiş medeniyetlerin korkunç yıkılışları” tarih sahnesini dolduruyordu. Sonraki yıllarda Hz. Muhammed’in torunlarına bile kıyan zalim Emevi Saltanatının ayak sesleri duyulmaktadır. Hz. Ali sakin ve kararlı biçimde bu dönemde, sonu belli, bir büyük mücadeleye hazırlanmaktadır.
 
Hz. Ebubekir’e biyatı biraz tartışmalı ve gecikmeli de olsa, kendinden önceki Üç Halifeye de beyat etmiştir. Bütün bu dönem boyunca kendisine yapılan telkinleri ve kışkırtmaları sabır ve metanetle dinlemiş ancak asla çatışmacı bir eylem içine girmemiştir. Hz. Muhammed’in kızı olan sevgili karısının  ölümü acılarına büyük acı katmıştır. Kendisi ile ilgili okuduğum kitaplarda Hz. Ali bu dönemde büyük imkansızlıklar içinde kaldığı ve geçimini sağlamak üzere Medine Kentinin hurmalıklarını suladığı, su kanallarını tamir ettiği ve kuyular açtığı anlatılmaktadır.
 
c) Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife olması ve çok yanlı bir muhalefetle karşılaşması.
 
Unutmamak gerekir ki Muhalefet adını verdiğimiz Hz. Ali’nin karşısına çıkan onu yok etmek isteyen bu unsurlar; kurnaz ve muhafazakar Ebu Sufyan oğlu Muaviye’nin, Hint ticaret yoluna en hakim stratejik mevkiinde yani Şam’da Emeviye Saltanatını kurma girişimlerinin kanlı başlangıçlarıdır.
 
Bu dönemle ilgili birkaç kısa tespit yapmadan önce, yüksek ahlaklı ve yiğit babanın onurlu yaşamıyla benzerlikler gördüğüm için bir noktayı aktarmak istiyorum. İnsanlık tarihinde büyük mücadelelerden sonra, haksızlığa uğrayıp ve dirliğin bozulmaması adına kendisine yapılan onca yanlışlığa katlanıp, sonradan devrimci eylem içine giren çok az sayıda lider bulunmaktadır. Hz. Ali sahip olduğu erdemlerle bu çizginin anıt isimlerinin başında yer alan liderlerden birisidir.
 
Uzun tarihi süreçleri birebir ilgilendirmesi açısından Hz. Ali’ye karşı çıkmış muhalif unsurların sınıfsal ve toplumsal yapıları üzerinde söz etmek gerekirse, bunları üç ana başlık altında toplayabiliriz.
1.     Mısırlı asiler, kabilecilik temeline dayalı muhalif unsurlar ve Yahudi bezirganlar.
        Mutlaka bilirsin, Hicret’le birlikte, yeni Müslüman olmuş Medine Halkı, Müslümanlık                  kendilerini tefeci – Yahudi Evs ve Hazrec kabilelerinin ipoteklerinden kurtardığı için; Mekke eşraf, ayan ve mütagallibesi Kureyş ağalarının işkencelerinden kaçıp gelmiş Hz. Muhammed Sahabe’lerini bağrına basmıştı. Şimdi bu Yahudi- tefeciler yine ortalığı karıştırmak üzere iş başındadır.
2.            Halife Osman’ın öldürülmesinde, meselenin içyüzünü bilmelerine rağmen Hz. Ali’nin payının  olduğunu iddia eden Hz. Muhammed’in eşlerinden Aişe Hanım ve Sahabe’den Talha ve Zübeyr’in öncülük yaptığı muhalif unsurlar , (Cemel Savaşı) . Bu unsurlara Hz. Ali, Hz.Muhammed’e olağanüstü bağlılığı nedeniyle son öldürücü darbeyi vurmamış ve neticede aracıların oynadığı ortaoyununu kabul etmiştir. Bu olayda beni çok etkileyen bir durumu sana aktarmak istiyorum. Basra’da artık savaşı kazandığı bir noktada yanındakilerin ganimeti nasıl pay edeceğiz önerisini “ Hz. Muhammed’in eşi kime düşecek” diyerek reddetmiştir.
3.            Mekke bezirganlığı ve toprak ağalığının genç temsilcisi Şam Valisi Muaviye’nin muhalefeti. Kurnaz Muaviye başlangıçta muhalefet cephesini genişletmek amacıyla, kendisinin de içinde bulunduğu cinayetten Hz. Ali’nin sorumlu olduğunu ısrarla öne sürmüştür. Bu bir bezirgan taktiği ve bahanesidir. Sonradan kurulan zalim ve despot Emevi Saltanatıyla tarih bize, çatışmanın hangi sınıfsal, toplumsal, kültürel ve ilah. Nedenlere dayandığını acı bir biçimde göstermiştir (Sıffin Savaşı).  
Hz. Ali Ordularını durdurmak için mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim sayfalarını geçiren bu kurnaz bezirganlar, sonraki yıllarda aynı mızrakları bu defa da Hz. Muhammed’in torunlarını katlederken kullanmışlardır.
Bu savaşlarda, Dünya ticaretinin tıkanmış orta yolunun ( Bağdat -  Basra şahdamarı) Basra ayağının yani Basra kentinin ve diğer Küfe, şam, Mekke, Medine Kentlerinin toplumsal- sınıfsal yapısı ve Şia düşüncesi ile ilişkileri açısından ciddi bir tasnife tabi tutulmaları gerekmektedir. Aynı zamanda Mısır ekolü ve Yemen ekolü incelenmelidir, diye düşünüyorum. İleriki yıllarda Abbasi Halifesi olup, bezirgan Emevi Saltanatına son veren Ebu Müslim Horasani’de Yemen ekolüne yakındır ve gençlik yıllarında Küfe Kentinde manifaktür içinde yetişmiştir. Bu damar tarih içinde takip edildiği takdirde bizi Ahmet Yesevi’ye ve Horasan Erlerine götürecektir. Bilirsin, göçebe Türk Boylarının İslamiyet ile buluşmaları, Orta Dünya Ticaret Yolu üzerinde barbarlık – medeniyet ilişkileri içinde başlamıştır. Arap İslamlığı ile Türk Şamanlığı, bezirgan saltanatını bütün kalleşliği ve zalimliği ile yeniden canlandırılan Emevi Hükümdarlığı döneminde kıyasıya savaş yapmışlardır. Ancak Emevi Saltanatını yerle bir eden yaman Türk İhtilalcisi Ebu Müslim önderliğindeki Abbasiler döneminde İslamiyet tasavvuf düşüncesi yolu ile Türkler üzerinde etkili olma yolları bulmuştur..
Değerli Kardeşim.
M.Kemal mektubunda sağolsun Sabahattin Ali’den hapishane şiirleri göndermiş bana, beğendiğim bir dörtlüğü sana yazmak istiyorum.
“ Dışarda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor.”
Hemen belirtmek isterim ki beğendiğim bu dörtlük benim buradaki ruh halime pek uymuyor. Çünkü mevsim bahardan döndü neredeyse yaz bitiyor, hem de  ben şair kadar karamsar değilim, günler geçiyor ve her geçen gün beni size daha yaklaştırıyor. Bu noktada da şunu hiç unutmayın ki, sizleri tanımaktan ve birlikte olmaktan hep onur duydum. Gerisi hikayedir.
 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: SİNCAN'DAN DIŞARIYA AÇILAN PENCERE-... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1582
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 2173796
Syndicate
 
left
Top! Top!
right