left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mecit Öztekin arrow Ordu Ve Türkiye
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Ordu Ve Türkiye Yazdır E-posta
Yazar Mecit Öztekin   
Monday, 19 December 2005

Deveye demişler ki; niye boynun eğri? O da demişki; nerem doğru ki? Türkiye için en doğru söylenecek söz herhalde budur. Traji komik hadiselerin hergün yaşandığı ülkemiz, herhalde dünyanın en enteresan ülkelerinden biridir. Genellikle bu konu komedi yazanlar için inanılmaz bir hazinedir. Devlet var olduğunu her dakika hissettirmek için olmadık uygulamalar yapar. Bu uygulamaların çoğu halka eziyet gibi gelir. Çünkü devletin elinde varlığını hissettirebilecek başka bir şey yoktur. Ne ekonomik acıdan nede sosyal acıdan halka bir şey verememektedir. Bir şey veremeyen devletler doğal olarak iktidarlarını meşrulaştırmak için sistemli baskı kurarlar. Bu sistem hemen hemen tüm gelişmemiş ülkelerde aynıdır ve bu ülkelerde hep demokrasi sorunu vardır.

Türkiye’de yapılan istatistiklere göre halkın en güvendiği kurum ordudur. Ama yine işin enteresanı seçim zamanında ordu hangi partiden yana tavır koysa o parti doğru düzgün oy alamıyor veya hangi parti, orduya karşı olduğu sinyalini verse oy patlaması yapıyor. Bu durum demokratik çerçevede değerlendirmek oldukça güç. Bu tamamıyla sosyolojik bir vakadır. Daha doğrusu bu durum yine ülkemize has bir durumdur.

Tarihte ordunun işlevine iyi bakmak gerekir. Osmanlı, kuruluş dönemi itibarı ile halkının tamamı asker olan bir devlettir. Aynı zamanda ekonomisinin de buna bağlı olduğu bir toprak düzeni kurmuşlardır. Ama ilerleyen zamanla imparatorluğa geçişte değişen yapı daha uzun yıllar israr ve inatla değiştirilip, geliştirilmemiştir. Duraklama devrinde bu konu ile ilgili çalışmalar yapanlar olmuş ama her seferinde asker ayaklanmaları ile hüsrana uğramışlardır. Bir çok padişahın kellesi bu uğurda gitmiştir. Bu tür ayaklanmaların sebeplerinin başında, kuruluş aşamasında oturtulan toprak düzenine bağlı olan askeri sistem, yine aynı bu gün olduğu gibi yönetenlerce bozulmuş, buna ayak uyduran askerde bu bozuk düzeni körüklemekten başka bir şey yapmamıştır. Zira bozuk düzenden en fazla nemalanan doğal olarak askerler olur.

Dirlik düzeni basit, basit olduğu kadarda istismara açık bir düzendir. Osmanlı, İmparatorluk aşamasına gelinceye kadar bu sistemi doğru ve kolay uygulamıştır. Bu sistemde özel mülkiyet ve dolayısı ile miras yoktur. Bir toprak parçasının babadan oğula geçmesi için ancak babanın şehit düşmesi gerekmektedir. Buna ragmen o kişi yine toprağın kalıcı sahibi olamamaktadır. İmparatorluğa geçip, devşirme düzeni ile birlikte toprak düzeni ikinci plana düşmüş, onun yerine ordunun ganimet sistemi öne çıkmıştır. Toprak vergiside yine devşirme olan defterdarların insafına bırakılmıştır. Bundan yararlanan defterdarlar kendileri ile işbirliği yapan toprak kullanıcıları ile birlikte devlet hazinesini dolaylı olarak soymaya başlamışlardır. Böylece toprakta kalıcı sahipleniş başlamıştır. Devlet içinde tamamen güvene dayalı sistem olduğundan ve bunu bozanlara karşı padişahların acımasız olmalarından dolayı bu kara paralar batıdaki gibi üretime değil tamamen tefecilik ile kullanılıp coğaltılmaya başlamıştır. Bu sistem özellikle Osmanlı’nın çok üzerinde durmadığı Anadolu’da hat safhaya çıkmıştır. Gerileme döneminde tekrar topraklara dikkatini çeviren devlet aynı sistemi bir daha kuramamıştı. Çünkü idare baştan sona çürümüştü. 1858 de yapılan toprak reformu, bu sistemi batı tarzına yaklaştırmaya çalışsa da, sistem Avrupa’ya uymadığı için bir türlü oturmamıştır. Toprak sisteminin bozulması, doğal olarak ordunun düzenini de bozmuştur.

Yeniçeri sistemini kaldırıp nefes almaya çalışan devlet, yine Batı tarzı çözümlerle ordu problemine çare aramaya devam etmiştir. Zira ordu tarihsel olarak kendini devletin sahibi olarak görmeye devam etmekte ve bütün devlet şekillenişini kendi sistemine göre yapmaktaydı. Bu da gayet doğaldı, zira ordu dışında ilerici veya devrimci hiçbir unsur yoktu. Değişimlerin tümü tek değişim sağlayacak güç olan ordu tarafından yapılmakta idi. Devlet ekonomisi asker ve memur üçretlerini ödeme üzerine kurulmuş, topraktan sağlanan paranın çoğu karapara olarak defterdarların cebine iniyordu. Sonraki yıllarda bu paylaşıma mülki erkanın hepsi dahil oluyordu. Kapitülasyonlar vasıtası ile dış ticareti de Batılılara bırakan devlet, içerideki sermayeyi sadece batılıların acentası olmaya mahkum etmiştir. Osmanlılar söylenenin aksine sömürgeci bir devlet olamamıştır. Aldıkları ülkeleri kendilerine katarak , halkını da kendi tebası olarak kabul etmiştir. Oysa aynı dönemde Avrupalılar fethettikleri ülkeleri kendi topraklarına katsalar da halklarını asla kendi halkları olarak görmemiş, bunun sonucu elde ettikleri ganimet ve vergileri kendi topraklarına götürmüş, sermaye haline getirip üretime aktarmış, yine bu halkları köle gibi kullanarak çalıştırmış ve ürettiği malları yine bu ülkelere zorla satmıştır. Bu günki Avrupa’nın zenginlik kaynağı budur.

19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde iyice dağılan Osmanlı imparatorluğunun elinde kalan en doğru düzgün kurum ordu idi. Ordunun en büyük sıkıntısı ise kendi içindeki okullu ve alaylı ayrışımı idi. Sadece padişah güveni ile paşa olanlar aynı zamanda mutasarruf yani vali olabiliyor, savaş sırasında daha bilgili okullu subayların önlerinde olabiliyorlardı.

Osmanlının değişiminde en önemli dönüm noktası İttihat ve Terakki Cemiyetidir. Bu cemiyet kurucuları ve sonraki dönemde etkili isimlere bakıldığında okullu (kurucuları askeri tabiplerdir.) subaylardır. Bu güne gelinceye kadarki döneme damgasını vuran aslında o günlerde geliştirilen doktrinlerdir. Bu tarihin onlara verdiği, geleneklerinde var olan müdehaleci ruhtan başka bir şey değildi. Her ne kadar bu cemiyet içinde siviller de ağırlıklı olsa, asıl omurga askerdir. İttihat ve Terakki’nin iç çekişmeleri aslında doğru düzgün çözüme kavuşmadığı için daha sonraki dönemin sancılı geçmesine neden olmuştur. Özellile yurt dışında yaşayan İttihat ve terakkicilerin özde birleştikleri millicilik, hürriyet ve tam bağımsızlığa karşın, hedefe gidecek olan yolda farklılıklar gösteriyordu. Bunda gerek dönemsel gerekse geleneksel olarak şanslı olan taraf askerci çözümler üreten taraf olmuştur. Gerçi salt askerlerden müteşekkül olmayan, sivilleride içinde bulunduran bu yapı, daha radikal ve sertlik yanlısı bir yapı idi. Hürriyet denilen şey; içine bakıldığında batı tarzı demokrasiden başka bir şey değildir. Ama hiçbir şeyi batı tarzı olmayan bir devlette askerlerin veya askercil olanların batı tarzı demokrasi istemesi çok doğal bir durum değildi. Bu konu hakkındaki iç çekişmeler günümüze kadarda devam etmiştir.

Günümüze kadar gelen sorunlar, ordunun bu topraklardaki tarihsel fonksyonları anlaşılmadan çözümlenemez. Ordu 1963 yılına kadar, özellikle kurtuluş savaşında halkın ordusu idi. 1960 yılına kadar Türk ordusunu batı tarzı ordu olduğuna inanan NATO devletleri ilk defa ordunun geleneksel müdehaleci tavrı ile karşılaştılar. Sovyetler Birliği’nin hemen yanı başında ve birliğin içindeki bir çok Cumhuriyet ile ırksal bağı olan bir devletin ordusunun, demokrasiden yana tavır koyması acil müdehale edilmesi gereken bir durumdu. Öncelikle ordudaki ekonomik sorunlar kaldırılmalı idi. Ordu hala halk ordusu olduğu için öncelikle kişisel problemler değil ordunun işlevsel kabiliyetinin ekonomik acıdan yükseltilmesi gerekmekte idi. Bu durumda NATO hemen tedbirler almaya başladı. Türkiyenin NATO daki mali katkı payı %5 olmasına karşılık aldığı yatırım payı bunun en az dört- beş misli daha fazla idi. Bugün Türkiye’nin askeri tesislerinin önemli bir kısmı Nato parası ile yapılmıştır. Bu arada “ binbaşıma bir gazoz, dört bardak” cümlesi ile simgeleşen kişisel ekonomik sorunların çözümü içinde atılımlar başladı. Bunun ilk örneği lojmanlar idi. NATO yardımlarının, özellikle NATO-ENF dairesinin yaptıgı inşaat yatırımlarında yüksek fiyatlandırmaya karşılık, askerlerin yaşama standartlarını yükselten yatırımlar da bunların içine yedirilmiştir. Özellikle ordu, lojmanlarla halkın yaşam alanlarından, ordu pazarları ile halkın ekonomik alanlarından, ordu evleri ile halkın sosyal alanlarından kopartılmıştır. Kendi içlerinde yardımlaşma amaçlı kurulan OYAK, hükümetlerin orduya yalakalık yapmak için ve özellikle 12 Eylül darbesi ile de direkt olarak devlet hazinesinin yardımları ile gelişmiş ve bu gün Türkiye’nin en büyük holdinglerinden biri olmuştur. Böylece OYAK Askeri, sermayedar ile yakınlaştırmış ve onlarla organik bağ kurarak, halktan tamamen uzaklaştırmıştır.

Ordu artık NATO suz yaşayamaz hale gelmiştir. NATO uyuşturucusunun bağımlılığından kurtulamayan ordu artık diyet ödeme dönemine gelmiştir. Tıpkı uyuşturucu madde satıcıları gibi, önce illete alıştırılmış sonrada potansiyel alıcı haline getirilmiştir. Bunun içinde yine ordunun en üst kademeleri kullanılmıştır. NATO yatırımları ülkemizde azımsanmayacak boyutta idi. Bu yatırımlar Milli Savunma Bakanlığına bağlı NATO-ENF dairesi tarafından yönlendirilmekte idi. Bu yatırımlar genellikle inşaat sektöründe yapılıyordu. Bu yatırımlar bildiğimiz tarzda yapılmıyor, ihalelere sokulan firma sayısı kısıtlanarak, yüksek fiyatlandırma yapılıyor ve yüksek iş artışları ile fazla para sokularak ordunun ihtiyacı olan başka yatırımlara kaynak aktarılıyordu. 1999 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı buna müdahale etti. Artık bağımlı olan bünye alıcı olmaktan çıkartılarak verici olmaya zorlandı. NATO-ENF Dairesi, İnşaat Emlak Dairesi ile birleştirilerek, ihaleler yüksek fiyatlandırma bir yana yüksek kırımla, her müteahhitlere verilmeye, NATO dan gelen paralar geri gönderilmeye başlandı. Bu durum Türkiye’ye milyarlarca dolarlık zarara neden olmuştur.

Tüm bu gelişmelere rağmen halktan kopartılsa da ordu geleneksel müdehaleci tavrını değiştirmemiştir. Bunun en güzel örneği Harp Akademilerinde okutturulan derslerdir. Harp Akademilerinin kuruluş amaçı ordunun savaşcı yani gerçek görevini yerine getirmek için kurmay subay yetiştirmek olsa da, bu gün ekonomiden halk mühendisliğine, hatta dış işlerine kadar bir çok konuda savaşla ilgisi olmayan alanlarda ders verilmektedir. Bunun nedeni ordu kendini ayrı bir hükümet gibi görerek (veya göstererek) hükümetlere müdehaleye devam etmektedir. Bu durum doğal olarak halkın kafasında alternatif bir secenek olarak güven yaratmaktadır. Ama yine unutmamak gerekir ki sadece alternatif olarak. Bu yüzden normal secimlerde asla ordunun işaret ettiği kurumlara itibar etmemektedirler. Bunu da iyi çözen ordu artık dezenfermasyonla halkı farklı olarak yönlendirmektedir. Bunun en güzel örneği de bu günkü AKP iktidarıdır. Bu iktidarı ABD ve ordunun üst kademeleri işbaşına getirmiştir. Ama hala kendini halk ordusu olarak gören daha alt rütbeliler de bundan memnun değillerdir. Bunlara karşı da üst rütbeliler özellikle düşmanlık seneryoları öne sürerek herhangi bir müdehalenin önüne geçmektedirler. Bu durum daha ne kadar sürer onu zaman gösterecek. Ama şurası bir gerçek ki olabilecek bir müdehalenin önünü kesmek için tüm emperyalist güçler elbirliği etmektedir.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Ordu Ve Türkiye ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right