left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
YERDE SÜRÜKLENEN VE KALÇA KEMİĞİ KIRILAN KADIN MİLLETVEKİLİ Yazdır E-posta
Yazar SUVARİ   
Wednesday, 09 June 2010

Bakın, çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Buradan uyarıyorum AK PARTİ Hükûmetini. Burada, seçilmişlerimize, milletvekillerine -ve ben dâhil- bize saldırmak isteyenler ne yapmak istiyordu, hangi planın provokasyonunu hayata geçirmek istiyordu, hangi karanlık senaryoyu, tezgâhı devreye koymuştu söyler misiniz? Yoksa olağanüstü hâl mi ilan etmek istiyorsunuz veya savaş hâli veya sıkıyönetim? Zaten, aciz içinde kalındığı zaman, bakıyoruz, F 16, beş altı tane uçak sınır ötesine çıkıyor, uçuş yapıyor, birkaç silah patlıyor sınırda ama otuz senedir bu kardeş kavgasını etkin bir şekilde bitirmenin yöntemi aranmıyor ama biz bunun mücadelesini, hesabını bu alçakça saldırının arkasında kim varsa sahibi ve imzası çıkana kadar… Ben söz verdim Cizre'de mitingde halkıma, bunun peşini bırakmayacağım. Kim ki bu saldırının altında imzası var, dobra dobra çıksın, üstlensin, sorumluluğunu da üstlensin. Çıkamıyorsa alçaktır, çıkamıyorsa… Artık, seviyem, terbiyem müsaade etmiyor. Eğer sizin vicdanınız, eğer sizin insanlığınız yerde sürüklenen milletvekillerine ve kadın milletvekillerine ve çocuklara tahammül ediyorsa ve Meclis olarak susuyorsanız ben ne diyeyim?

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına 114 sıra sayılı Asya-Pasifik Uzay İşbirliği Örgütü (APSCO) Sözleşmesi'nin onaylanmasıyla ilgili söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İşte Meclisin ciddiyeti bu! Bu kürsü halkın kürsüsü ve 72 milyon insanımıza buradan sesleniyorum: Şu an, konuştuğum zaman Mecliste sadece 2, 4, 6, 8, 10, 12, 14, 16 milletvekili var ve Sayın Bakan. Evet, Meclisin çalışma ciddiyeti bu kerteye düşmüş. Asya'da, Pasifik'te Uzay İşbirliği Örgütü'yle ilgili çalışmalar yapacağız, sözleşmeler onaylayacağız. 2006 yılında bu sözleşme TÜBİTAK Uzay Enstitüsü'nün önerisiyle imzalanmış, onaylanması için de tam tamına dört sene bekleyeceğiz.

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına 114 sıra sayılı Asya-Pasifik Uzay İşbirliği Örgütü (APSCO) Sözleşmesi'nin onaylanmasıyla ilgili söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

İşte Meclisin ciddiyeti bu! Bu kürsü halkın kürsüsü ve 72 milyon insanımıza buradan sesleniyorum: Şu an, konuştuğum zaman Mecliste sadece 2, 4, 6, 8, 10, 12, 14, 16 milletvekili var ve Sayın Bakan. Evet, Meclisin çalışma ciddiyeti bu kerteye düşmüş. Asya'da, Pasifik'te Uzay İşbirliği Örgütü'yle ilgili çalışmalar yapacağız, sözleşmeler onaylayacağız. 2006 yılında bu sözleşme TÜBİTAK Uzay Enstitüsü'nün önerisiyle imzalanmış, onaylanması için de tam tamına dört sene bekleyeceğiz.

Böyle bir çalışma tarzıyla tabii ki uzayda iş birliği de sağlanmaz, hayata da geçirilmez. Öncelikle, uzayda iş birliği aramaktan öte bu konuda sosyal, uzay bilim ve teknoloji konularındaki çalışmalardan öte her nedense Türkiye'deki politikacılar havada, havaya çıkınca, yurt dışına gidince önemli açıklamalar yaparlar. Bu da bir uzay politikası. Nedense, yurt dışına çıkışlarda, bir basın locası var orada toplanırlar, bir şey atarlar ortaya, üç gün-dört gün yurt dışında gezerler, toplumu bununla meşgul ederler.

Değerli milletvekilleri, ben bugün bu konuda, sözleşmeyle ilgili söz alırken bir ironiye dikkat çekmek istiyorum. Bugünkü Meclis araştırma önergeleri okunduğu zaman bir araştırma önergesi kadınlara yönelik şiddetle ilgiliydi. Bu önergeyi veren arkadaşımız Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır. Kendisi şiddete maruz kaldı, kemikleri kırıldı, şu an hastanede yatıyor.

Biz 4 Haziran günü Şırnak'ın Silopi ilçesinde "Savaşa geçit vermeyeceğiz" adı altında bir basın açıklaması yapmak üzere parti örgütümüzün düzenlediği bir etkinliğe 3 milletvekili olarak katıldık; ben, Sevahir Bayındır, Hakkâri Milletvekili Hamit Geylani. Katılmadan önce, uçaktan indik, yolumuzu uzattık, Şırnak Valisini ziyarete gittik, yeni atanmıştı hem hayırlı olsun hem de etkinlikle ilgili olarak herhangi bir sorunun yaşanmaması için özellikle milletvekilleri olarak burada olduğumuzu, böyle bir sorun karşısında mutlaka hiçbir olaya mahal vermeden… Parti binasının çıkışının -Silopi'de tek yol var merkezinden geçen gidişli-gelişli- 500 metre ötesinde bir meydanda bir basın açıklaması. Fakat bu basın açıklaması için valiyle görüşmemize rağmen… Bir saat sonra da Silopi'de indik, doğrudan etkinlik için partiden çıktık ve en önde seçilmişler vardı, 3 milletvekili vardık, hemen arkamızda 12 belediye başkanımız vardı ve otobüs, parti otobüsü, arkada da 10 binin üzerinde bir kitlemiz. Biz orada bir yetkiliyle konuşmak üzere yola çıktığımızda, daha 100 metre gitmeden, yolun gidiş ve gelişinin çevreden de, çevre illerden de getirilen Çevik Kuvvet, özel tim, panzerler, zırhlı araçlar ve akreplerle yolun iki tarafının da kesilmiş olduğunu gördük ve bu konuda -üç adım attık ki hiçbir uyarı yapılmadan, hiçbir slogan atılmadan, hiçbir şekilde bir hareketlilik olmadan direkt 3 milletvekilinin üzerine gaz bombaları, gaz fişekleri, tazyikli, biberli su, tazyikli su ve üç milletvekilini direkt hedef alan üç ayrı araçtan saldırıyı güvenlik güçleri gerçekleştirdi.

Biz milletvekiliyiz, Meclisin bir üyesiyiz, Türkiye'nin milletvekiliyiz, Meclisi temsil ediyoruz ve orada seçilmişler, 12 tane belediye başkanı, Şırnak il dahil ilçe belediye başkanları var ama karşımızda bulamadığımız bir muhatap, bir yetkili, güvenlik güçlerine birileri emir veriyor ve direkt milletvekillerine saldırıyor. Şimdi, bu saldırının şu fotoğrafları çok net. Bakın, en önde 3 milletvekiline saldırının fotoğrafıdır bu. Bu, referandum afişidir aynı zamanda, AK PARTİ'nin önüne çıkacak bir afiştir, kendi icraatıdır. Burada milletvekillerine saldırı o kadar sistemli yapılıyor ki ve sadece milletvekillerinin bulunduğu nokta hedef alınıyor. Bu saldırının anında tazyikli suyla Sevahir Bayındır düşüyor, kemikleri kırılıyor. Arkasından saldırı devam ediyor. Yaralı bir şekilde parti otobüsüne geliniyor, parti otobüsüne gaz bombaları atılıyor. Yetmiyor -sanki parti binası içeride, yolun 100 metre ilerisinde. Kadınlar sığınmış partiye, parti binasına defalarca gaz bombası atılıyor.

Şimdi, bu saldırının fotoğrafları, Meclisin üyelerinin şerefinin, haysiyetinin, onurunun ne derece ayaklar altında olduğunun göstergesi. Ben bunları Gazze'de çekmedim. Bunlar Filistin'de İsrail saldırısıyla olan bir saldırının sonucu değil. Her gün, her saat, her televizyon konuşuyor, devlet terörü diyor İsrail'de. Silopi'dekinin bundan farkı yok arkadaşlar. İster kabul edin ister etmeyin, eğer bir halkın özgür iradesiyle sandıktan seçilmişlerine saygı duymuyorsa birileri, atanmışlar, tayin edilmişler namlularını, gaz bombalarını çeviriyorsa, bu halkın seçilmişlere saygı göstermeyenlere saygı göstermeyeceğini birilerinin bilmesi lazım ama ben onun bu noktasında değilim.

Şu saldırı: Zırhlı araçlar, gaz atan araçlar, yandan atan araçlar; hepsinin CD'lerini, çekimlerini ajanslardan aldık. Yarın bir basın toplantısıyla orijinalini vereceğim etkili, yetkili ve tüm ilgili kişilere.

Şimdi, bu saldırıda ne var? İnsanların önünde bir önlük: "Savaşa geçit vermeyeceğiz." Bir yürüyüş kolu. Buradaki saldırının arkasından 30'u aşkın insan yaralı, milletvekilleri yaralı, hastanede. Ne bir kaymakam ne bir emniyet müdürü ne bir savcı ne bir yetkili ne bir vali, hiç kimse ortada yok. Ayrıca, mahalleler abluka altına alınıyor, yaralıların hastaneye gitmesi engelleniyor. Şimdi, burada insanlık ayaklar altına alınırken, milletvekillerine saldırı olurken, belediye başkanlarına, çocuklara, kadınlara, halka, birileri sağır, birileri görmüyor, birileri duymuyor ama biz, Silopi halkına sağduyu çağrısı yaptık. Tek bir olay yaşanmadı bu arbedeye rağmen, bu yaralanmaya rağmen, bu tahrike rağmen, bu provokasyona rağmen, bunu engelledik.

Bekliyorduk ki, bu vahim olay karşısında birileri çıkıp bu manzaraya, bu fotoğraflara bakıp "Ben Meclis Başkanıyım, benim milletvekilim, bu Parlamentonun 3 tane üyesi gaz bombalarıyla saldırıya uğradı, yaralandı ve bununla ilgili bir resmî açıklama yapayım…" Meclis Başkanından bir

48
açıklama yok. Meclis Başkanından bir açıklama yok. Meclis Başkanı, sanki bir başka parlamentonun milletvekilleri yerde sürükleniyor, hastanede tedavi görüyor, görmüyor, duymuyor, sağır. Böyle bir şey demokratik bir ülkede olur mu arkadaşlar?

 

Arkasından, beklerdim, Meclis İnsan Hakları Komisyonu var, Başkanı, Profesör Üskül, çıkıp bir açıklama yapsın, desin ki: "Barışçıl bir eylemde, silahsız, çatışmasız, arbedesiz yürüyen bir kitlenin önünde milletvekilleri saldırıya uğradı." Öncelikle, Meclis İnsan Hakları Komisyonun görevi, insan hakları konusunda buraya bir inceleme heyeti gönderip -her partiden birer kişi- gidip halkı dinlemekti, olayları yerinde görmekti. Tık yok, tık!

İçişleri Bakanından da tık yok! Ondan da tık yok, ses yok!

Kim yaptı bu alçakça saldırıyı, soruyorum şimdi? Sayın bakanlar burada, Hükûmet üyeleri burada, soruyorum: Vali mi yaptı? Emniyet Müdürü mü yaptı? Müsteşar mı emir verdi? Bakan mı emir verdi? Kabine komple birlikte mi karar verdiniz? Merkezi bir karar mı?

Dobra dobra, AK PARTİ Hükûmetinin çıkıp, "Ben bunu, bunun için yaptım." demesini bekliyorum, bunu istiyorum. Zaten avukatlarımız gereği için müracaatlarını yapacaklar hem cezai hem hukuki hem idari. Ben beklerdim ki İçişleri Bakanı iki müfettiş gönderip orada görev ihmali var mı bir araştırsın; yok. Ben beklerdim ki savcılık, kemiği kırılmış bir milletvekili değil bir insan, 30'un üzerinde çocuk, kadın hastanede, yaralı, gidip yerinde olay tespiti yapsın, delilleri toplasın ve orada bir yasa dışılık, bir aşırı güç kullanma, görevi kötüye kullanma var mı soruşturma açsın; o da yok. Adalet Bakanından ses yok, İçişleri Bakanından ses yok ve Başbakandan ses yok. Başbakan tutturmuş, açıyor ağzını, yumuyor gözünü, İsrail'e yönelmiş, ha bire durmadan bağırıyor Başbakan, bağırıyor, başka bir şey yok, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, tehdit ediyor, bağırıyor, tehdit ediyor. Belki bu uzay sözleşmesini imzalarsak uzay gemileri alır Başbakan, Heronları, meronları İsrail'den kiralamaz. Bu uzay sözleşmesi, uzayda dönen o aletler, teknik edevat, var ya casus uçakları veya F16'ların tahkim edilen aletleri -havada bunlar uçuyor- veya tanklar, bunlar İsrail bütçesine akan paralar. Bu paralar karşısında, bu kadar konuşan bir Başbakan çıkıp… Silopi'nin Gazze'den Ankara'ya çok daha yakın olduğunu, orada yaşayan Kürtlerin de, oradaki halkın da, oradaki insanların da bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğunu, eşit, özgür vatandaşı olduğunu, oradaki bir haksızlığa karşı sesini duymak isterdik, ses yok ama ben tecrübeli bir avukatım, cezacıyım. Bakın, çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Buradan uyarıyorum AK PARTİ Hükûmetini. Burada, seçilmişlerimize, milletvekillerine -ve ben dâhil- bize saldırmak isteyenler ne yapmak istiyordu, hangi planın provokasyonunu hayata geçirmek istiyordu, hangi karanlık senaryoyu, tezgâhı devreye koymuştu söyler misiniz? Yoksa olağanüstü hâl mi ilan etmek istiyorsunuz veya savaş hâli veya sıkıyönetim? Zaten, aciz içinde kalındığı zaman, bakıyoruz, F 16, beş altı tane uçak sınır ötesine çıkıyor, uçuş yapıyor, birkaç silah patlıyor sınırda ama otuz senedir bu kardeş kavgasını etkin bir şekilde bitirmenin yöntemi aranmıyor ama biz bunun mücadelesini, hesabını bu alçakça saldırının arkasında kim varsa sahibi ve imzası çıkana kadar… Ben söz verdim Cizre'de mitingde halkıma, bunun peşini bırakmayacağım. Kim ki bu saldırının altında imzası var, dobra dobra çıksın, üstlensin, sorumluluğunu da üstlensin. Çıkamıyorsa alçaktır, çıkamıyorsa… Artık, seviyem, terbiyem müsaade etmiyor. Eğer sizin vicdanınız, eğer sizin insanlığınız yerde sürüklenen milletvekillerine ve kadın milletvekillerine ve çocuklara tahammül ediyorsa ve Meclis olarak susuyorsanız ben ne diyeyim?

Burada arayan arkadaşlarımız oldu, teşekkür ediyorum; hatta, hastaneye ambulans uçakla arkadaşımızı gönderdiğimizde telefon edenler oldu, teşekkür ediyorum ilgilerine, ama Meclis, 1 milletvekili değil, 3 milletvekili saldırıya uğradığında susuyorsa çok vahim bir noktadayız arkadaşlar.

Bu ülkenin geleceği parlak değil, bu ülkenin geleceği karanlık. Bu ülkenin geleceğinde duygular kırılıyor, sevgi kırılıyor, umutlar kırılıyor. Giderek umutsuz olan bir toplumda, ümidin tükendiği bir toplumda şiddet egemen olmaya başlıyor ve sosyal çürümüşlük aldı başını gidiyor. Hırsızlık, fuhuş, işsizlik, yoksulluk, açlık aldı başını gidiyorsa inanın bu ülkede hiç kimse Türk-Kürt savaşını çıkartamayacaktır, buna izin vermeyeceğiz ama korkarım sosyal patlamalar olacaktır, kötü şeyler olacaktır. Bu kafayla, bu yöntemle gidemezsiniz, "Gideriz" diyorsanız; kim ki bize ne kadar saygı gösteriyorsa biz de o kadar saygı gösteririz; kim ki bize ne kadar elini uzatıyorsa biz de o kadar uzatırız; kim ki insan, vatandaş, eşit yurttaş olarak bakıyorsa biz de o kadar bakıyoruz yoksa mücadelenin meşru, hukuki, demokratik parlamenter alandaki her türlü yöntemini -söz veriyorum burada, halkımın karşısında- sonuna kadar kullanacağım ve burada bir söz veriyorum halkıma: Ben, ilk kez Birleşmiş Milletler mekanizmasını harekete geçireceğim bu olayda. Susun bakayım, örtbas edin bakayım, bu saldırganları koruyun bakayım. Eğer bu saldırganları korumaya devam ederseniz, Birleşmiş Milletlerin -çok net- Kadına Karşı Komisyonu, İşkence Komisyonu, Ayrımcılık Komisyonu harekete geçecektir. Ben Strasbourg'dan bahsetmiyorum bu sefer. Ben getireceğim bunu. Ben mağduruyum bu davanın. Ben bunun mağduru olduğum sürece bu Mecliste ve ben bunun hesabını soramadığım zaman bu Mecliste, nasıl onurlu bir milletvekilliği burada sürdürebilirim ve sizler nasıl benim yüzüme bakabilirsiniz, nasıl rahat olabilirsiniz, nasıl rahat uyuyabilirsiniz, bana söyleyebilir misiniz? Çok mu kolay, çok mu rahat, bir ülkede bir şehrin milletvekillerini gaz bombalarıyla, fişekleriyle yerlere sermek ve boyalı biber gazlarını sıkıp rencide etmek, kötülemek, işkence etmek, haysiyetini kırmak? Peki, bu Meclisin görevi ne? Neden korkuyorsunuz düşünce açıklamaktan? Neden

49
partilerin etkinliğinden korkuyorsunuz? Neden gazlı, saldırgan, bombalı güçleri sürüyorsunuz? Neden? Neden? Ve neden?

 

Şimdi, burada Uzay Anlaşması'nı korumanın, anlatmanın bir gereği yok. "Devlet terörü var mı?" diyor Başbakan, İsrail'e "Devlet terörü var." diyor. Gönderilen gemiyi, 9 tane insanımızın hayatını kaybettiği gemide, onları koruyan politikaları geliştiremeyen bir anlayışın hesabını veremezlik içinde bağırıp duruyor. Bağırmakla olmuyor mücadele, dış politika bağırmakla olmuyor. Bakın, devlet terörüyle ilgili, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun deklarasyonu var, diyor ki…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaplan, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Buyurun.

HASİP KAPLAN (Devamla) - Bağlıyorum.

Kendi kaderini tayin hakkı: "Eğer, bir ülkenin hükûmeti toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse ve işgalci gibi davranıyorsa halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır." diyor Birleşmiş Milletler 2625 sayılı Deklarasyonu. Bakın, devlet teröründen bahsediyor Birleşmiş Milletler, diyor ki: "Bu devletlerin teröre destek vermesi söz konusu olduğu gibi, bazı muhalif grupların bastırılmasında da antidemokratik yapılı devletlerin yasa dışı şiddete başvurduğu görülmektedir."

Biz, bugün bu yasa dışı şiddeti yaşıyoruz arkadaşlar ve bir şey daha söyleyeyim, 159 sayılı Karar: "Irkçı, antidemokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları, işgal ettikleri…" Evet, belki İsrail de buna tıpatıp Filistin halkı konusunda giriyor ama unutmayın, Orta Doğu'da İsrail'in Filistin'e saldırısı ile Orta Doğu'da yaşayan Kürtlerin kaderi arasında hiçbir fark yok ve Orta Doğu'da 50 milyonun üstündeki Kürt halkının temsilcilerine bu saldırıları yaparsanız ateşle oynarsınız, ateşle!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) - Yazık edersiniz kendinize de, partinize de, ülkenin geleceğine de ve ben şiddetle kınıyorum…

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Devamla) - …ve muhatap istiyorum ve istiyorum ki Hükûmet çıksın, saldırının arkasında kim var, imza sahibi çıksın istiyorum.

Bunun sonunu bırakmayacağım arkadaşlar. Bunun sonunu bırakırsam söz veriyorum siyaseti bırakacağım burada. (BDP sıralarından alkışlar)

Böyle bir çalışma tarzıyla tabii ki uzayda iş birliği de sağlanmaz, hayata da geçirilmez. Öncelikle, uzayda iş birliği aramaktan öte bu konuda sosyal, uzay bilim ve teknoloji konularındaki çalışmalardan öte her nedense Türkiye'deki politikacılar havada, havaya çıkınca, yurt dışına gidince önemli açıklamalar yaparlar. Bu da bir uzay politikası. Nedense, yurt dışına çıkışlarda, bir basın locası var orada toplanırlar, bir şey atarlar ortaya, üç gün-dört gün yurt dışında gezerler, toplumu bununla meşgul ederler.

Değerli milletvekilleri, ben bugün bu konuda, sözleşmeyle ilgili söz alırken bir ironiye dikkat çekmek istiyorum. Bugünkü Meclis araştırma önergeleri okunduğu zaman bir araştırma önergesi kadınlara yönelik şiddetle ilgiliydi. Bu önergeyi veren arkadaşımız Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır. Kendisi şiddete maruz kaldı, kemikleri kırıldı, şu an hastanede yatıyor.

Biz 4 Haziran günü Şırnak'ın Silopi ilçesinde "Savaşa geçit vermeyeceğiz" adı altında bir basın açıklaması yapmak üzere parti örgütümüzün düzenlediği bir etkinliğe 3 milletvekili olarak katıldık; ben, Sevahir Bayındır, Hakkâri Milletvekili Hamit Geylani. Katılmadan önce, uçaktan indik, yolumuzu uzattık, Şırnak Valisini ziyarete gittik, yeni atanmıştı hem hayırlı olsun hem de etkinlikle ilgili olarak herhangi bir sorunun yaşanmaması için özellikle milletvekilleri olarak burada olduğumuzu, böyle bir sorun karşısında mutlaka hiçbir olaya mahal vermeden… Parti binasının çıkışının -Silopi'de tek yol var merkezinden geçen gidişli-gelişli- 500 metre ötesinde bir meydanda bir basın açıklaması. Fakat bu basın açıklaması için valiyle görüşmemize rağmen… Bir saat sonra da Silopi'de indik, doğrudan etkinlik için partiden çıktık ve en önde seçilmişler vardı, 3 milletvekili vardık, hemen arkamızda 12 belediye başkanımız vardı ve otobüs, parti otobüsü, arkada da 10 binin üzerinde bir kitlemiz. Biz orada bir yetkiliyle konuşmak üzere yola çıktığımızda, daha 100 metre gitmeden, yolun gidiş ve gelişinin çevreden de, çevre illerden de getirilen Çevik Kuvvet, özel tim, panzerler, zırhlı araçlar ve akreplerle yolun iki tarafının da kesilmiş olduğunu gördük ve bu konuda -üç adım attık ki hiçbir uyarı yapılmadan, hiçbir slogan atılmadan, hiçbir şekilde bir hareketlilik olmadan direkt 3 milletvekilinin üzerine gaz bombaları, gaz fişekleri, tazyikli, biberli su, tazyikli su ve üç milletvekilini direkt hedef alan üç ayrı araçtan saldırıyı güvenlik güçleri gerçekleştirdi.

Biz milletvekiliyiz, Meclisin bir üyesiyiz, Türkiye'nin milletvekiliyiz, Meclisi temsil ediyoruz ve orada seçilmişler, 12 tane belediye başkanı, Şırnak il dahil ilçe belediye başkanları var ama karşımızda bulamadığımız bir muhatap, bir yetkili, güvenlik güçlerine birileri emir veriyor ve direkt milletvekillerine saldırıyor. Şimdi, bu saldırının şu fotoğrafları çok net. Bakın, en önde 3 milletvekiline saldırının fotoğrafıdır bu. Bu, referandum afişidir aynı zamanda, AK PARTİ'nin önüne çıkacak bir afiştir, kendi icraatıdır. Burada milletvekillerine saldırı o kadar sistemli yapılıyor ki ve sadece milletvekillerinin bulunduğu nokta hedef alınıyor. Bu saldırının anında tazyikli suyla Sevahir Bayındır düşüyor, kemikleri kırılıyor. Arkasından saldırı devam ediyor. Yaralı bir şekilde parti otobüsüne geliniyor, parti otobüsüne gaz bombaları atılıyor. Yetmiyor -sanki parti binası içeride, yolun 100 metre ilerisinde. Kadınlar sığınmış partiye, parti binasına defalarca gaz bombası atılıyor.

Şimdi, bu saldırının fotoğrafları, Meclisin üyelerinin şerefinin, haysiyetinin, onurunun ne derece ayaklar altında olduğunun göstergesi. Ben bunları Gazze'de çekmedim. Bunlar Filistin'de İsrail saldırısıyla olan bir saldırının sonucu değil. Her gün, her saat, her televizyon konuşuyor, devlet terörü diyor İsrail'de. Silopi'dekinin bundan farkı yok arkadaşlar. İster kabul edin ister etmeyin, eğer bir halkın özgür iradesiyle sandıktan seçilmişlerine saygı duymuyorsa birileri, atanmışlar, tayin edilmişler namlularını, gaz bombalarını çeviriyorsa, bu halkın seçilmişlere saygı göstermeyenlere saygı göstermeyeceğini birilerinin bilmesi lazım ama ben onun bu noktasında değilim.

Şu saldırı: Zırhlı araçlar, gaz atan araçlar, yandan atan araçlar; hepsinin CD'lerini, çekimlerini ajanslardan aldık. Yarın bir basın toplantısıyla orijinalini vereceğim etkili, yetkili ve tüm ilgili kişilere.

Şimdi, bu saldırıda ne var? İnsanların önünde bir önlük: "Savaşa geçit vermeyeceğiz." Bir yürüyüş kolu. Buradaki saldırının arkasından 30'u aşkın insan yaralı, milletvekilleri yaralı, hastanede. Ne bir kaymakam ne bir emniyet müdürü ne bir savcı ne bir yetkili ne bir vali, hiç kimse ortada yok. Ayrıca, mahalleler abluka altına alınıyor, yaralıların hastaneye gitmesi engelleniyor. Şimdi, burada insanlık ayaklar altına alınırken, milletvekillerine saldırı olurken, belediye başkanlarına, çocuklara, kadınlara, halka, birileri sağır, birileri görmüyor, birileri duymuyor ama biz, Silopi halkına sağduyu çağrısı yaptık. Tek bir olay yaşanmadı bu arbedeye rağmen, bu yaralanmaya rağmen, bu tahrike rağmen, bu provokasyona rağmen, bunu engelledik.

Bekliyorduk ki, bu vahim olay karşısında birileri çıkıp bu manzaraya, bu fotoğraflara bakıp "Ben Meclis Başkanıyım, benim milletvekilim, bu Parlamentonun 3 tane üyesi gaz bombalarıyla saldırıya uğradı, yaralandı ve bununla ilgili bir resmî açıklama yapayım…" Meclis Başkanından bir

48

--------------------------------------------------------------------------------
 
açıklama yok. Meclis Başkanından bir açıklama yok. Meclis Başkanı, sanki bir başka parlamentonun milletvekilleri yerde sürükleniyor, hastanede tedavi görüyor, görmüyor, duymuyor, sağır. Böyle bir şey demokratik bir ülkede olur mu arkadaşlar?

Arkasından, beklerdim, Meclis İnsan Hakları Komisyonu var, Başkanı, Profesör Üskül, çıkıp bir açıklama yapsın, desin ki: "Barışçıl bir eylemde, silahsız, çatışmasız, arbedesiz yürüyen bir kitlenin önünde milletvekilleri saldırıya uğradı." Öncelikle, Meclis İnsan Hakları Komisyonun görevi, insan hakları konusunda buraya bir inceleme heyeti gönderip -her partiden birer kişi- gidip halkı dinlemekti, olayları yerinde görmekti. Tık yok, tık!

İçişleri Bakanından da tık yok! Ondan da tık yok, ses yok!

Kim yaptı bu alçakça saldırıyı, soruyorum şimdi? Sayın bakanlar burada, Hükûmet üyeleri burada, soruyorum: Vali mi yaptı? Emniyet Müdürü mü yaptı? Müsteşar mı emir verdi? Bakan mı emir verdi? Kabine komple birlikte mi karar verdiniz? Merkezi bir karar mı?

Dobra dobra, AK PARTİ Hükûmetinin çıkıp, "Ben bunu, bunun için yaptım." demesini bekliyorum, bunu istiyorum. Zaten avukatlarımız gereği için müracaatlarını yapacaklar hem cezai hem hukuki hem idari. Ben beklerdim ki İçişleri Bakanı iki müfettiş gönderip orada görev ihmali var mı bir araştırsın; yok. Ben beklerdim ki savcılık, kemiği kırılmış bir milletvekili değil bir insan, 30'un üzerinde çocuk, kadın hastanede, yaralı, gidip yerinde olay tespiti yapsın, delilleri toplasın ve orada bir yasa dışılık, bir aşırı güç kullanma, görevi kötüye kullanma var mı soruşturma açsın; o da yok. Adalet Bakanından ses yok, İçişleri Bakanından ses yok ve Başbakandan ses yok. Başbakan tutturmuş, açıyor ağzını, yumuyor gözünü, İsrail'e yönelmiş, ha bire durmadan bağırıyor Başbakan, bağırıyor, başka bir şey yok, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, tehdit ediyor, bağırıyor, tehdit ediyor. Belki bu uzay sözleşmesini imzalarsak uzay gemileri alır Başbakan, Heronları, meronları İsrail'den kiralamaz. Bu uzay sözleşmesi, uzayda dönen o aletler, teknik edevat, var ya casus uçakları veya F16'ların tahkim edilen aletleri -havada bunlar uçuyor- veya tanklar, bunlar İsrail bütçesine akan paralar. Bu paralar karşısında, bu kadar konuşan bir Başbakan çıkıp… Silopi'nin Gazze'den Ankara'ya çok daha yakın olduğunu, orada yaşayan Kürtlerin de, oradaki halkın da, oradaki insanların da bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğunu, eşit, özgür vatandaşı olduğunu, oradaki bir haksızlığa karşı sesini duymak isterdik, ses yok ama ben tecrübeli bir avukatım, cezacıyım. Bakın, çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Buradan uyarıyorum AK PARTİ Hükûmetini. Burada, seçilmişlerimize, milletvekillerine -ve ben dâhil- bize saldırmak isteyenler ne yapmak istiyordu, hangi planın provokasyonunu hayata geçirmek istiyordu, hangi karanlık senaryoyu, tezgâhı devreye koymuştu söyler misiniz? Yoksa olağanüstü hâl mi ilan etmek istiyorsunuz veya savaş hâli veya sıkıyönetim? Zaten, aciz içinde kalındığı zaman, bakıyoruz, F 16, beş altı tane uçak sınır ötesine çıkıyor, uçuş yapıyor, birkaç silah patlıyor sınırda ama otuz senedir bu kardeş kavgasını etkin bir şekilde bitirmenin yöntemi aranmıyor ama biz bunun mücadelesini, hesabını bu alçakça saldırının arkasında kim varsa sahibi ve imzası çıkana kadar… Ben söz verdim Cizre'de mitingde halkıma, bunun peşini bırakmayacağım. Kim ki bu saldırının altında imzası var, dobra dobra çıksın, üstlensin, sorumluluğunu da üstlensin. Çıkamıyorsa alçaktır, çıkamıyorsa… Artık, seviyem, terbiyem müsaade etmiyor. Eğer sizin vicdanınız, eğer sizin insanlığınız yerde sürüklenen milletvekillerine ve kadın milletvekillerine ve çocuklara tahammül ediyorsa ve Meclis olarak susuyorsanız ben ne diyeyim?

Burada arayan arkadaşlarımız oldu, teşekkür ediyorum; hatta, hastaneye ambulans uçakla arkadaşımızı gönderdiğimizde telefon edenler oldu, teşekkür ediyorum ilgilerine, ama Meclis, 1 milletvekili değil, 3 milletvekili saldırıya uğradığında susuyorsa çok vahim bir noktadayız arkadaşlar.

Bu ülkenin geleceği parlak değil, bu ülkenin geleceği karanlık. Bu ülkenin geleceğinde duygular kırılıyor, sevgi kırılıyor, umutlar kırılıyor. Giderek umutsuz olan bir toplumda, ümidin tükendiği bir toplumda şiddet egemen olmaya başlıyor ve sosyal çürümüşlük aldı başını gidiyor. Hırsızlık, fuhuş, işsizlik, yoksulluk, açlık aldı başını gidiyorsa inanın bu ülkede hiç kimse Türk-Kürt savaşını çıkartamayacaktır, buna izin vermeyeceğiz ama korkarım sosyal patlamalar olacaktır, kötü şeyler olacaktır. Bu kafayla, bu yöntemle gidemezsiniz, "Gideriz" diyorsanız; kim ki bize ne kadar saygı gösteriyorsa biz de o kadar saygı gösteririz; kim ki bize ne kadar elini uzatıyorsa biz de o kadar uzatırız; kim ki insan, vatandaş, eşit yurttaş olarak bakıyorsa biz de o kadar bakıyoruz yoksa mücadelenin meşru, hukuki, demokratik parlamenter alandaki her türlü yöntemini -söz veriyorum burada, halkımın karşısında- sonuna kadar kullanacağım ve burada bir söz veriyorum halkıma: Ben, ilk kez Birleşmiş Milletler mekanizmasını harekete geçireceğim bu olayda. Susun bakayım, örtbas edin bakayım, bu saldırganları koruyun bakayım. Eğer bu saldırganları korumaya devam ederseniz, Birleşmiş Milletlerin -çok net- Kadına Karşı Komisyonu, İşkence Komisyonu, Ayrımcılık Komisyonu harekete geçecektir. Ben Strasbourg'dan bahsetmiyorum bu sefer. Ben getireceğim bunu. Ben mağduruyum bu davanın. Ben bunun mağduru olduğum sürece bu Mecliste ve ben bunun hesabını soramadığım zaman bu Mecliste, nasıl onurlu bir milletvekilliği burada sürdürebilirim ve sizler nasıl benim yüzüme bakabilirsiniz, nasıl rahat olabilirsiniz, nasıl rahat uyuyabilirsiniz, bana söyleyebilir misiniz? Çok mu kolay, çok mu rahat, bir ülkede bir şehrin milletvekillerini gaz bombalarıyla, fişekleriyle yerlere sermek ve boyalı biber gazlarını sıkıp rencide etmek, kötülemek, işkence etmek, haysiyetini kırmak? Peki, bu Meclisin görevi ne? Neden korkuyorsunuz düşünce açıklamaktan? Neden

49

--------------------------------------------------------------------------------
 
partilerin etkinliğinden korkuyorsunuz? Neden gazlı, saldırgan, bombalı güçleri sürüyorsunuz? Neden? Neden? Ve neden?

Şimdi, burada Uzay Anlaşması'nı korumanın, anlatmanın bir gereği yok. "Devlet terörü var mı?" diyor Başbakan, İsrail'e "Devlet terörü var." diyor. Gönderilen gemiyi, 9 tane insanımızın hayatını kaybettiği gemide, onları koruyan politikaları geliştiremeyen bir anlayışın hesabını veremezlik içinde bağırıp duruyor. Bağırmakla olmuyor mücadele, dış politika bağırmakla olmuyor. Bakın, devlet terörüyle ilgili, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun deklarasyonu var, diyor ki…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaplan, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Buyurun.

HASİP KAPLAN (Devamla) - Bağlıyorum.

Kendi kaderini tayin hakkı: "Eğer, bir ülkenin hükûmeti toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse ve işgalci gibi davranıyorsa halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır." diyor Birleşmiş Milletler 2625 sayılı Deklarasyonu. Bakın, devlet teröründen bahsediyor Birleşmiş Milletler, diyor ki: "Bu devletlerin teröre destek vermesi söz konusu olduğu gibi, bazı muhalif grupların bastırılmasında da antidemokratik yapılı devletlerin yasa dışı şiddete başvurduğu görülmektedir."

Biz, bugün bu yasa dışı şiddeti yaşıyoruz arkadaşlar ve bir şey daha söyleyeyim, 159 sayılı Karar: "Irkçı, antidemokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları, işgal ettikleri…" Evet, belki İsrail de buna tıpatıp Filistin halkı konusunda giriyor ama unutmayın, Orta Doğu'da İsrail'in Filistin'e saldırısı ile Orta Doğu'da yaşayan Kürtlerin kaderi arasında hiçbir fark yok ve Orta Doğu'da 50 milyonun üstündeki Kürt halkının temsilcilerine bu saldırıları yaparsanız ateşle oynarsınız, ateşle!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) - Yazık edersiniz kendinize de, partinize de, ülkenin geleceğine de ve ben şiddetle kınıyorum…

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Devamla) - …ve muhatap istiyorum ve istiyorum ki Hükûmet çıksın, saldırının arkasında kim var, imza sahibi çıksın istiyorum.

Bunun sonunu bırakmayacağım arkadaşlar. Bunun sonunu bırakırsam söz veriyorum siyaseti bırakacağım burada. (BDP sıralarından alkışlar) 
 

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul Tutanağı
23. Dönem 4. Yasama Yılı
113. Birleşim 08/Haziran/2010 Salı

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: YERDE SÜRÜKLENEN VE KALÇA KEMİĞİ KI... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4828723
Syndicate
 
left
Top! Top!
right