|
Türk Dil Derneği sözlüğüne göre zırva, “Saçma, saçma sapan, boş, anlamsız (söz)” demek.
Türk Dil Kurumu’na göre de öyle. Lakin sözlüklerde ‘zırvadar’ ya da ‘zırvakâr’ı ara ki bulasın. Zırvadar da zırvakâr da nedir, nereden çıktı diye sormayın. Saçmalamıyorum, zırvalamıyorum. Sadece, zırvalayan birine ne diyeceğiz, nasıl bir kulp takacağız, onu merak ediyorum. Türk Dil Kurumu “boşboğaz” diyorsa da, bana göre doğru bir karşılık değil. Çünkü, boşboğaz, zırvalayana değil, gevezelik edene denir. Bu bapta, gevezeye zırva anlamında boşboğaz demek, biraz biraz zırvalamak gibi duruyor.
Benim önerim, zırvalayan kişiye “zırvadar” ya da “zırvakâr” denmesi. Malum, Kılıçdarzade’nin siyaset sahnesinde parlamasıyla birlikte, sonu –dar ekiyle biten sözcükler kulaklarımızda daha çok yankılanacak anlaşılan. Eh, sosyal hayatımızda, siyaset ve medya dünyamızda zırvalayandan, boş, saçma ve anlamsız konuşandan yazandan geçilmiyor. Zırvalayanlara karşı şimdiden tedbir almakta, yığınak yapmakta yarar var. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ‘zırvadar’ ve ‘zırvakâr’ aklınızın bir köşesinde bulunsun. * * * Üstelik, sözcük türetme adabımıza da son derece uygun. Mesela dilimizde havadar diye bir sözcük var. Bir yerin havasının bol ve temiz olması, kolayca yenilenip temizlenmesi anlamına geliyor. (Havadar hatıratçı Zeki’nin kulakları çınlasın!) Mihmandar, misafiri olan, misafir ağırlayan kişi demek. Sermayedar, sermayesi olan kişi. Sancaktar da, sancak tutan kişi. (Ezeli ve ebedi sancaktarımız Niyazi’nin kulakları çınlasın!) Dilimizde böyle daha nice sözcük var. Sahtekâr da var, hürmetkâr da var. Sahtekâr, sahteciye; hürmetkâr da saygılı olana deniyor. Bakmayın siz, onlarca yılın yazarı Hasan Pulur’un bu sözcüklerden habersizliğine. Geçenlerde aklına gelmiş: “Kılıçdar ne demek?” Sözlüklerde aramış taramış bulamamış. Bulamayınca da kendi kavlince racon kesmiş: “Sözlüklerde ‘dar’ın değişik anlamı var ama ‘Kılıç’ın sonuna gelen ‘dar’a en yakışanı şu: Ev, yer, yurt.” Elbette anında fırçayı yedi. Hem okuyuculardan hem Hakkı Devrim’den. O fırçanın üstüne, yıllık izin numarasına yatıp arazi oldu. Okuyucular ve Hakkı Devrim, nezaketlerinden olsa gerek, onlarca yılın yazarı Hasan Pulur’un saçmaladığını, yani zırvaladığını yüzüne vurmadılar. * * * Tabii nezaketin de bir sınırı olmalı. O sınır aşıldığında nezaket hükümsüz, saçma ve anlamsız hale gelir. O sınırın ötesinde hâlâ nezaket, artık saçmasapanlaşır, yani zırvaya varır. Kendi kendine ya da samimi arkadaşlar arasında zırvalamanın, saçma sapan işler yapmanın başkalarına zararı dokunmuyorsa, kime ne? Lakin bir cemaat ya da cemiyet içinde, siyasette, sözüm ona dördüncü güç medyada zırvalamanın bir bedeli olmalı değil mi? Mesela, zengine han hamam, çalışana din iman siyaseti güdenlere nezaket aymazlıktır. Sadece kendine demokrat, sosyal demokrat olanlara da öyle. Çiftliklerinde faşizan bir çalışma düzeni uygulayıp, ahaliye demokrasi nutukları satan medya ağalarına ve kâhyalarına haydi haydi öyle. * * * Türk Dil Kurumu’na göre zırvanın Artvin yöresindeki bir anlamı da, “ishalli hayvanın dışkısı”. Bizim Çorum yöresinde dışkının fışkının bu türüne vırık deriz. Bu bapta, eskiler, verbal ishalin anal ishalden daha tehlikeli olduğunu söylerler. Yani, insan kıçından çıkandan çok ağzından çıkana dikkat etmeli manasına. Eskiler haklı. Haklı olmasına haklılar da bunca zırvadarla, zırvakârla nasıl başa çıkacağız? * * * Zırvadar Şehzade Keşke bütün zırvadarlar, zırvakârlar, fıkradaki gibi masum ve zararsız olsa! Fıkra, Dumanzade Selahattin Efendi’den (Sabah: 27 Ekim 2001): Şehzade idiot çıkmış. Padişah farkında ama ne yapsın, evladı. Üstelik yaşlı, zürriyetten de kesilmiş. Lalasını çağırmış, “Şunu biraz yanında gezdir, cemaatlere sok ki görgüsü bilgisi artsın.” diye tembihlemiş. Bunun üzerine Lala nerde şehzade orda. Bir Ramazan günü başvezirin konağına iftara gitmişler. Sofrada ulemadan seyfiyeye, kimi ararsan var. Halk arasında Şehzade’nin aklına dair rivayet çıktığından herkes yan gözle onu süzüyor. Arada birileri “Maşallah çok akıllı, çok kâmil” deyip, şehzadenin şahsında padişaha yağ çekiyor. Konuşmalardan bunalan şehzade aniden başını kaldırıp, - “Bir ok attım, kebap oldu.” demiş. İftar misafirleri şaşkın. Lala durumu kurtarmak için “Efendiler, şehzademiz hikmetli laf etmeyi sever” deyip başlamış sallamaya: - “Geçenlerde ava gittik. Şehzadem tavşan kovalıyordu. Yayını gerip okunu attı. Lakin ok kayaya çarptı. Çeliğin taşa vurmasından çıkan kıvılcım otları tutuşturdu. Derken orman yandı, tavşancık da ateşin içinde kalıp kebap oldu.” Sofra ahalisi, “Bravo Şehzadeye. Bravo aklına. Cinaslı laf bu kadar olur.” deyip iltifat etmiş. İltifatlardan cesaret alan Şehzade, bir kez daha yumurtlamış: - “Bir ok attım, çorba oldu.” Sofra ahalisi Lala’ya bakıp bu lafın hikmetini beklemiş. Lala çaresiz. İçinden “Senin çorbana da aklına da” diye geçirmiş; ahaliye de ‘Canım her sözde hikmet aramayın, şehzadem eğlenmek istedi zahir” diyerek vaziyeti idare etmiş. * * * Zırvadan, zırvadarlardan, zırvakârlardan arınmış bir dünya dileğiyle! Rahmi Yıldırım 5 Haziran 2010 |