|
SARP KURAY’LA F-TİPİ YAZIŞMA- GÖRÜŞME DİYALOGLARI- 3 ORTADOĞU Sarp Ağabey’in en son 15 Temmuz 2009’da yazdığı mektupta kalmıştık.Aynı tarihlerde Celal’e (ÖZCAN) yazdığı mektupla devam ediyoruz..
“ Hatırlar mısın? 1979 yılı 23 Nisan Bayramı dolayısıyla siyasi parti liderleri verdikleri demeçlerde; bugün olduğu gibi, rejim üzerinde sert atışmalar yaptıkları bir noktada; YOL dergisinde parlamento dışı muhalefetin ülkemizdeki varlığından söz ederek, onun tarihi kökleriyle birlikte tanımını yapıp bir meşruiyet tartışması açmaya çalışmıştık. Biliyorsun o günlerde solcularımız küçük- burjuva bilmişlikleri içinde, alafranga sosyalizm tartışmaları yaptıklarından bu açılımları hiç dikkate almamışlardı. Sonradan ben bu yazının devamı olabilecek bir takım denemelere Avrupa’da da devam etmeye çalıştım, onlar da o günlerin tozu dumanı içinde yok olup gittiler.
Bir süre önce Nur, Amin Maulouf’un ‘ Çivisi Çıkmış Dünya’ adlı yeni çıkan kitabını getirdi cezaevine. Dışarıdayken aynı yazarın ‘ Yüzüncü Ad ‘ romanını okuyup beğenmiştim. Bunu bildiği için yeni kitabı almış getirmiş. Yazar, Lübnan doğumlu halen Fransa’da yaşıyor, kitaplarında da bu coğrafya ile ilgili konuları işliyor.
Ben sıcak bir yaz akşamı roman okuma niyetiyle kitabı elime aldığımda baktım ki; yazar adından da anlaşılacağı gibi çivisi çıkan bir dünya değerlendirmesi yapıyor. Kitap ilk satırından itibaren epey ilginç geldi, kısa bir sürede okuyup bitirdim.
Kitabın ‘ Yoldan çıkmış Meşruiyetler‘ bölümünde Yazar; meşruiyeti : ‘ halkların ve bireylerin, insanlar tarafından var edilen ortak değerlerin taşıyıcısı olarak görülen bir kurumun yetkesini, aşırı zorlama olmaksızın kabul edilmesini sağlayan şey meşruiyettir ’ diye tarif ettikten sonra; eski zamanlardan beri Ortadoğu Coğrafyasında meşruiyet sorununun, İslam Aleminde de her zaman önemli bir rol oynadığını belirtip, bütün bu duruşları ‘geleneksel meşruiyet’ üst başlığı altında toparlıyor.
Bu noktadan devamla: ‘ Günümüzde, soy ağacıyla ilişkili meşruiyetin hala belli bir önemi bulunmakta; ama buna ‘yurtsever’ ya da ‘savaşçı’ olarak adlandırılabilecek başka bir bir meşruiyet daha eklendi, kimi zaman onun yerini aldı ‘ demektedir.
Savaşçı meşruiyet diye tanımladığı bu yeni meşruiyet biçiminin yaratılması konusunda iki temel köşe taşı belirlemektedir.
Kurtuluş Savaşımız ve Gazi Mustafa Kemal Paşa 1952 yılından , ölüm tarihi 1970 yılında kadar Mısır’ı yöneten Cemal Abdülnasır. Mustafa Kemal Paşa hakkında şu tespiti yapıyor: ‘ Yurtsever meşruiyet kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum.Özel, hem de çok özel, hatta belki de İslam Aleminde bir eşine daha rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzden de savaşçı meşruiyetini hak etmiş, böylesi bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu. Atatürk’ten söz etmek istiyorum.’ Yazar’ın ‘savaşçı meşruiyet’ dediği olgu, egemen sınıf tarafından adım adım nasıl geriletilmiş ve içi boşaltılmıştır? 1923’ten 1950’ye kadar olan dönemi derinlemesine inceleyeceğim dediğim olay budur.
Diğer yandan ; 27 Mayıs dahil olmak üzere ülkemizdeki bütün darbeler, Amerika desteğiyle ve egemen sınıfın yolunu açmak üzere, ordunun vurucu güç karakteri yönlendirilerek ve hiyerarşi örgütlenerek gerçekleştirilmiştir. Bütün bu darbelerde de adım adım ordunun içindeki yurtsever – devrimci genç subaylar ve Harbiyeliler tasfiye edilmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa’nın bölge jeopolitiğini çok iyi değerlendirerek Anadolu Ordusu ile hayata soktuğu meşruiyet anlayışı 1962- 63 ‘de yeniden güncelleştirilmeye çalışılmıştır. İsmet Paşa’nın liderliğinde egemen güçlerin bütün engellemelerine rağmen, 1963’de tasfiye edilen güçlerin toplumsal uyanışa yaptıkları katkı , yeni bir devrimci meşruiyet anlayışının yaratılmasına neden olmuştur. Bu yeni dalganın da başına gelenleri hepimiz yaşayarak biliyoruz. Bazıları darbeleri ve darbecileri konuşacaklarsa; öncelikle hangi sınıfın darbeci olduğunu ve mensup olduğu gelenek itibariyle ‘ kapitalist olmayan kalkınma’ tezini, bu tez çevresinde 12 Mart – 12 Eylül karşısında ağababalarının aldığı tavrı açıklayarak işe başlamaları gerekmektedir. Bu tiplerin boyları ve düşünce yapıları cüce kaldığından, baktıkları seviyeden ancak Kıvılcımlı’nın takım takla vatlarını görebilmektedirler. Allah zihin açıklığı versin diyelim ve geçelim.
Şimdi , Amin Moulouf’un savaşçı meşruiyete köşe taşı olarak koyduğu Nasır ve sonrası üzerine yaptığı bir iki tespiti aktarıp konuyu kapatacağım.
‘ Araplar Nasır’la birlikte onurlarına yeniden kavuştuklarını, öteki ulusların arasında yeniden başları dik biçimde yerlerini aldıklarını hissediyorlardı. O zamana dek, kuşaklardır, hatta yüzyıllardır, yaşamlarında bozgunlar , yabancı işgalleri , eşitsiz anlaşmalar, kapitülasyonlar, aşağılamalar ve dünyanın yarısını fethettikten sonra bunca alçalmanın utancı vardı yalnızca.
Her Arap içinde düşkün bir Kahramanın ruhunu taşır ve kendisini hiçe sayanlara karşı intikam arzusuyla yanıp tutuşur.’
Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın, Davos’ta İsrail Devlet Başkanına sergilediği ‘one minute’ tepkisinin bir anda Arap Halkı bünyesinde bulduğu karşılık, yazarın bu tespitini doğrular mahiyettedir diye düşünüyorum.
1956 Süveyş Krizi, Macaristan olaylarının diplomatik alanda Nasır’ın imdadına yetişmesi, sırasıyla Irak, Suriye ve Cezayir Baas Darbeleri ve 1965 yılından itibaren yoğunlaşan >Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İsrail’e yönelik yaptığı eylemler; bütün bunları Arap Dünyasında, yazarın savaşçı meşruiyet dediği olgunun ortaya çıkan örnekleri olarak izleyebiliriz.
1966 yılında, Harbiye’den Subay olarak mezun olduğumuz zaman, kısa bir süre önceye kadar kumarhane olarak kullanılan Atatürk’ün Savarona Yatı bizim okul gemimizdi. Mezuniyet ödülü olarak bizi bir aylık Akdeniz gezisine çıkmışlardı. Savarona’yla Lübnan’da, Tunus’ta, Mısır’da, Cezayir’de, liman şehirlerine yaptığımız ziyaretler sırasında bu siyasal iklimi bire bir izleyebilme şansına sahip olmuştum. Bu ülkelerin Askeri Öğrencileri bizim Harpokullarında okudukları için de bazı komutanlarla bu arkadaşlar aracılığıyla tanışma ve tartışma ortamımız da olmuştu.
Yazar 1967 yılında çok kısa süren Arap – İsrail Savaşında yaşanılan bozgunla birlikte savaşçı meşruiyet anlayışının ağır bir darbe yediğinin altını çizmektedir. Golan tepelerinin, büyük bir direniş örgütlenmeden altı gün içinde düşmesi, bozgunun ertesinde Araplar ve dünya üzerindeki Müslümanların bir çoğu üzerinde şok etkisi yaratmış ve kendilerini sorgulamaya başlamışlardır.
Bundan sonraki tarihsel süreçlerdeki yaşanılan hikayeyi hepimiz biliyoruz ; Filistin mücadelesinde geleneksel ulusalcılıktan, devrimci ideolojiye geçiş, ‘Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ deneyi, 1967 savaşına katılmama kararı alan Lübnan’daki gelişmeler ve parçalanma, ülkenin güneyine çekilen Filistin Fedailerinin İsrail’e karşı mücadeleyi yükseltmeleri ve halkın büyük kesiminin Şii olduğu bölgede Hizbullah’ın doğuşu … ve nihayet Sovyetler Birliğinin çözülmesi ardından Irak İşgali….Obama’nın Başkan olması….
Kısaca özetlediğim bu çerçevede bir kitap çalışması yapılabilineceğini düşünüyorum.
Son olarak kitapta dikkatimi çeken bir konuyu daha aktarmak istiyorum; Fransa’nın güneyinde ortaya çıkan, kendi dillerinde – oksitan – ayinler yapan Ketharlar ‘la , Şeyh Bedreddin’in de öğrenim gördüğü Bosna’daki Bogomil’lerin Mani öğretisi ile olan ilişkilerine değinilmektedir. Biliyorsun bu konu çok bakir durumdadır. Ben kitabımda bir parça bu konuya temas etmeye çalıştım.
Çok iyi bildiğiniz gibi, 1971 Mart’ı ile başlayan cezaevi sürecinden sonra, henüz sol cenahımızda farkına varılmamış bir ideolojik-teorik mücadeleyi göze batırıp, İdris Küçükömer, Ali Gevgili ve bunların sol içindeki izdüşümleri olan Birikim Dergisi üzerinde durmuştuk. Sonrai süreçte özellikle 1980 Eylül’ünü takip eden yıllarda bu anlayışın Taha Akyol, Murat Belge, Çetin Altan, ve Ecevit öncülüğünde yeniden ortaya çıkışının altını çizmiş ve ideolojik teorik düzeyde elimizdeki imkanlarla bu düşünce akımına karşı bir takım değerlendirmeler yapmıştık. Ne kadar anlaşılmıştır ve değer verilmiştir bu ayrı bir tartışma konusudur. Bizim gerçekliğimiz açısından, kurulmuş olan tuzakların bugün artık duru biçimde ortaya , açığa çıkması ile birlikte bu değerlendirmelerin boğulmasının ve oyalamaya sokulmasının kaçınılmaz olduğunu görebiliyorum.
İdiris Küçükömer ve Murat Belge gibiler derinlemesine bir tarih bilincinden yoksun ve ülkemize has meseleleri kavramsal ve metodolojik olarak Batının düşünce sınırları içinde ele alan aydınlardır. Murat Belge’nin tarih bilincini sergilemek üzere yazdığı kitapları; İstanbul Tarihi, Osmanlı Mutfağının Yemekleri ve Çorbaları, Saraylar vb. gibi konuları içermektedir. Belki dikkatinizi çekmiştir; aşağı yukarı her gün bu kitaplardaki konular HaberTürk gazetesinde ve televizyonunda Murat Bardakçı tarafından terbiyeye tutulmaktadır. Bana göre iyi de olmaktadır.
Sana bundan önceki mektuplarımda da konu ettiğim Prof.Kemal Karpat, bu düşünce sistematiğinin daraldığı ve köksüz kaldığı noktada adeta kurtarıcı olarak sahneye çıkarılmıştır, bunun bilincindeyim. Ama ben bu gelişmeden büyük yararlar görmekteyim. Yoksa senin de belirtiğin gibi, kökü Sümer tapınaklarına kadar dayanan pre-kapitalist tefeci-bezirgan sermayenin varlığını tespit etmeden bir yandan, gökten iner gibi bir ‘orta sınıf ‘ icat etmek, diğer yandan da; Doğu Gericiliğini temsil eden bu zümreleri demokrasiyi geliştiren güç olarak tasnif etmek ve modernleşme hareketimizin tetikleyicisi ilkel komuna kaynaklı gelenek- göreneklerimizi de Osmanlı’da ve Modern Türkiye’de otoriter anlayışın yaratılmasında yegane müsebbip olarak göstermek kabul edilebilir çözümlemeler değildir. Ve bütün bunların ötesinde, Osmanlı’da Hürriyet anlayışının kökünü aşiretlere ve göçebeliğe bağlayıp, tarihi süreçler içinde bunların izini takip etmemek, ayrıca eleştirilecek noktalardandır. Ancak unutmayalım ki karşımızda, meselelere Batı gözlüğü ile bakıp, göçebelikle toprak beyliğini birbirine karıştırmayan yerli bir düşünce vardır. Bu tarz bir birikimle bilimsel anlamda meseleleri tartışabilmek her bakımdan fayda üretir. Prof. Kemal Karpat’ın yukarıda saydığım nedenlerden dolayı hiç olmazsa temel kitaplarını okumak gerektiği düşüncesindeyim.
Son olarak yazar’ın ‘Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji’ kitabını okuyorum, bitirmek üzereyim. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde: ‘ Hiç şüphe yok ki Türkiye’deki ülkesel kimliğin oluşum süreci ideolojik bir modele; yani Avrupa tipi ulus- devlete göre nispeten yakın tarihte gerçekleşmiştir. Ne var ki bu süreç çok uluslu bir Müslüman devletten tek uluslu bir ülkesel devlete geçişi sağlarken kendine has bir yol izlemiştir. Bu yüzden en baştan söylenmelidir ki Modern Türkiye’yi oluşturan Müslüman ve Osmanlı unsurlar Avrupa’daki benzerlerinden belirgin bir şekilde farklı bir ulus-devlet yaratmıştır ‘ diyerek söze başlamakta ve İslamiyeti, Osmanlılığı ve Türklüğü zaman zaman birbirine ilişkilendirerek kimlik ve ideoloji bakımından incelemektedir.
İkinci bölüm ise, 27 Mayıs ve Yön Hareketinin eleştirisidir! Ben Karpat’ın ‘İslam Siyasallaşması’ kitabını da bitirdikten sonra, Doktor’un ‘Osmanlı Tarihinin Maddesi’ ve ’27 Mayıs Yön Hareketi’ , ‘Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi’ ve ‘Milli Birlik Komitesine Açık Mektup ‘ kitaplarını yeniden ele alacağım.
Prof. Kemal Karpat’ın tarihsel süreçler içerisinde Kimlik ve İdeoloji meselelerini incelerken, araştırmalarının temeline İslamiyet koyması ve ‘ İslam, Mekke ticaret aristokrasisinin putperestliğinden ve zulmünden kurtulmuş bir eşit insanlar topluluğu olarak ortaya çıkan bir dindir.İlk İslam cemaati devlet işlerini yürütürken cemaatin katılımını ve rızasını sağlayan kanallar olarak şura ( heyet, meclis), meşveret ( danışma) ve icmaya ( cemaatin ortak fikri) başvurdu.
İslam’ın bu demokratik yönleri, kendi mutlak yönetimlerini meşrulaştırmak için dinden faydalanan çeşitli tipteki yöneticilerin zulmü ve baskıcı yöntemi yüzünden yüzyıllarca görmezden gelindi ve unutuldu’ diyerek ‘ İslam’ın başlangıcındaki katılımcı ruhtan’ söz etmesi, önem verilmesi gereken noktalardır.
‘Ruh’ kavramını bilindiği gibi, Kıvılcımlı tarafından ‘Osmanlı Tarihinin Maddesi’nde ‘yer verilmektedir: ‘ Ruh , sınıflı medeniyetten önceki sınıfsız ‘ ilkel komuna (communisme primitive) denilen toplum biçiminin insanlık gidişine vurduğu alınyazısıdır.’ Kimlik ve İdeoloji üzerindeki düşüncelerimi bundan sonraki mektuplarımda detaylı biçimde ele alacağım.
Cezaevi kütüphanesinden, Necip Fazıl Kısakürek’in ‘ Hazreti Ali’ kitabını aldım ve okudum. Senin de bu kitaba göz gezdirmeni isterim. İslamiyetin çıkış koşulları, Hicret, Medine’deki teşkilatlanma, Mekkeli zenginlerle yapılan savaşlar, Hz. Muhammed’in ölümü, Halife seçiminde izlenilen yol, bütün bu konular işlenmiş kitapta. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Halife’nin seçiminde Hz. Muhammed’in mensup olduğu Kureyş Kabilesi’nden gelme şartını değil, İslam’a hizmetin belirleyiciliğinin kıstas olarak konulması üzerinde durulması gereken çok önemli bir gerçekliktir.
Bu konuları burada kesiyorum. Bundan sonraki mektuplarımda yeniden ele alacağım.
|